'Uğur Mumcu bir Cumhuriyet ordusudur'

Yazarımız Mustafa Balbay, Uğur Mumcu'nun katledilişinin 27. yıldönümü için hazırladığı yazı dizisinin ikinci bölümünde; yakın arkadaşı Ali Sirmen ve Sakıncalı Piyade’yi sahneye koyan sanatçı Rutkay Azİz ile 'gelmiş geçmiş en büyük gazeteci'yi konuştu...

25 Ocak 2020 Cumartesi, 07:30
'Uğur Mumcu bir Cumhuriyet ordusudur'
Abone Ol google-news

Ali Sirmen’le İstanbul Cihangir’de, Uğur Mumcu’nun da İstanbul gelişlerinde çok sık kaldığı evinde söyleştik...

- Uğur Mumcu’nun en yakın arkadaşlarının başında geliyorsunuz.Onun toplumsal doğumu Hukuk Fakültesi’ndeki münazaralar sanki. Yaşamını yazmaya oradan başlamalı...

İsabet olur... Daha liseden başlıyor siyasetle ilgilenmeye ama fakülte münazaralarında müthiş.

- Siz de bir münazarada tanıştınız...

1964’tü... Uğur müthiş bir konuşmacı, müthiş bir yazardı... Bir de mizah yazarı Uğur Mumcu var... Aziz Nesin’in, Sakıncalı Piyade’nin önsözünde yazdığı gibi gerçeğin dokusu kurguyu da aşmış mizahta... Hiçbiri kurgu değildir, yaşanmış olanlardır. Yaşanmıştaki mizahı bulup çıkarmak meseledir, bunu da başarmıştır. En kötü anda bile gülerek, mizahı yakalayarak kendini ortaya koymuştur.

- Bunların yanında gerçekçiliği, araştırmacılığı var...

Herkes Uğur Mumcu’da, onun araştırmacılığında bir polis hafiyesi arar... Oysa kendisi de söylemiştir, açık istihbarattır en büyük kaynağı... Gizli belgelerden çok, herkese açık olan istihbarattan yakalayıp, ortaya koymuştur. Bir de bütün bunları toplumun ve dünyanın içinde bulunduğu konjonktüre oturtması önemlidir.

- Bunlarla uğraşan, her türlü olumsuzluğun üstüne giden bir kişinin tertemiz olması gerekir...

Ben Uğur’a arada şöyle takılırdım: “Allah’tan içki içmiyorsun... Bir akşam içsen... Yanlış bir iş yapsan, rüşvet alsan, ertesi gün yazarsın, Adı Uğur soyadı Mumcu, mesleği gazeteci deyip, onu da yazarsın...” Fakat hiçbir şeyi sakınmadan yazarken yine de bazı kurallara dikkat ederdi. Olayı kişiselleştirmezdi. Uğur hiç belden aşağı vurmadı. Özel hayata saygı gösterdi.

- Ama kendisinin bütün yaşamı gözaltındaydı adeta değil mi?

Telefonlarını dinliyorlardı. Ne yaptığını, kimlerle görüştüğünü kayda alıyorlardı. O yüzden telefon ederken, bu telefonu dinleyenler diye sunturlu küfür ediyordu. Bir gün onlardan biri Uğur’a gelmiş, “Yapmayın arkadaşlar çok kötü oluyor” demiş. Uğur da “Dinlemeyin o zaman” demiş. O da “Nasıl dinlemeyelim, Uğur Bey çok ilginç bilgiler, değerli haberler geliyor” karşılığını vermiş...

- Dinleyen belli tabii...

MİT... Uğur Mumcu’ya gelen haberleri dinliyordu...

- Bunları namlunun hedefinde olduğunuzu bilerek yapıyorsunuz...

Uğur Mumcu öldürüleceğini biliyordu. Sıklıkla şunu söylüyordu; yarın, öbür gün beni öldürürler, çoluk çocuk perişan olur. Yanılmadı ve yanıldı... Uğur Mumcu’yu öldürdüler... Kitaplarının satışıyla, eşinin dirayetiyle üretmeye devam etti...

- Onu nasıl tarif edersiniz?

Kemalistti, kuvvacıydı, emekten yanaydı, sosyalistti, antiemperyalistti. Bütün bunlar bir arada olur mu sorusuna cevabı kendi kişiliğiydi... Cumhuriyet’te onu hem Ankara temsilcisi hem Genel Yayın Yönetmeni yapmak istedi Nadir Bey. Ama Uğur bunu kabul etmedi. O hep gerçeğin peşindeydi... Haber için çok çalışırdı. Ama haber için taviz verenlere çok kızardı... Zaten Uğur Mumcu’luk olay diye bir deyim olmuştu...

- Katledilmesini nasıl okuyorsunuz? 

Uğur Mumcu’nun o kadar yaşamış olması şaşırtıcıdır. Terörün onu hedef olarak seçmesi şaşırtıcı değildir. Kim yarar sağladı diye bakılsa herkesin dahli olması mümkün, CIA’dan Mossad’a, İslamcı akımlar, mafya da yapmış olabilir. Hepsinin tekerine çomak sokmuştur...

- Korunabilir miydi?

Devlet ona koruma vermedi. Mazeret de “koruma istemedi” şeklinde oldu. Devletin Uğur gibi çok değerli vatandaşını kurtarmak için talebe mi ihtiyaç var. Korumaya teşebbüs etmediler. 

- Önceki yıllarda verilen korumalarla ilgili ilginç durumlar oldu...

Önceki evinde apartmanın iki giriş kapısı var. Uğur’da silah var. O dönem koruma da vermişler, bir bekçi. Bir gün arka kapıdan girmiş. Çekmiş silahı, bekçiyi derdest etmiş. “Eller yukarı” demiş. “Sen burada ne yapıyorsun” diye sormuş. O da “Uğur Mumcu’yu koruyorum” demiş. “Kim Uğur Mumcu tanıyor musun, tanımıyorum”. Devletin koruması da bu...

- Cumhuriyetçiliğine gelirsek...

O bir Cumhuriyet ordusudur. Cumhuriyet kendisini savunacak kadroları da yetiştirmeyi becermiştir. Cumhuriyet kendisini çökertmek isteyenlerin doğmasını engelleyememiştir. Ama kendini savunacak güçleri de yetiştirmeyi becermiştir. Uğur Mumcu bunların en parlaklarından biridir. 

- Mücadele hocalarının başında Prof. Muammer Aksoy geliyordu... 

 Aksoy’a müthiş bir bağımlılığı vardı... Bir Aksoy hikâyesi var. Halit Çelenk’in evindeyiz. Birinden söz ediyoruz. Uğur, “İyidir ama biraz delidir” dedi. Muzip güldü. Bir şey patlatacağı belliydi. Aksoy’a deli Muammer derlerdi. Aksoy, “Uğur’cum bütün doğru dürüst  adamlar biraz delidir” dedi. Onlar kuvvacıydılar... Kuvvacılar devleti yoktan var ettiler. Devleti devlete rağmen ayakta tuttular.

- Bunu açar mısınız?

Devleti devlete rağmen ayakta tutmak, devleti vatandaşı için, insan için, birey için savunmak...

- Biraz önce Cumhuriyet kendini savunacakları da yetiştirdi, dediniz. Bugün nasıl Cumhuriyet?

Eğer Cumhuriyet kendisini koruyacak olanları yetiştirmemiş olsaydı şimdiye çoktan yok olup gitmişti. AKP, 17 yıldır iktidarda... 17 yıldır direnen, Cumhuriyeti savunan bir taban var. Bu da Cumhuriyetin kendisini savunacak kadroları yetiştirdiğini gösteriyor. Cumhuriyetin sorunu miktarı kâfi sorunudur. Yemek yaparken ne kadar tuz biber koyalım, miktarı kâfi derler. Cumhuriyet yetiştirmiştir, fakat miktarı kâfi gelmemiştir. Gelseydi bunları yaşamazdık. Başka bir şey daha var. Bugün Cumhuriyetin değerleri tartışılıyor. Özellikle laiklik olmak üzere. Uğur Mumcu bunların ayırdında olan bir kişiydi. Ve Cumhuriyeti savunacak donanıma sahipti. 

BAŞKA TÜRLÜ BİRİ OLAMAZDI

- Arkadaş Uğur Mumcu’ya geçersek...

Uğur insani yanları çok gelişmiş biriydi. Biri hapse düşse, hastaneye düşse, işinden olsa, bir devrimci demokrat öldürülse... İnsan olarak da onun yanındaydı... Hapisten çıktım karşımda karım ve Uğur vardı... Uğur Mumcu, hapse düşenin yanında dururdu. Yazılarıyla destek olmakla yetinmezdi. Fizik olarak da yanında dururdu. O başka türlüsü olamayacağı için Uğur Mumcu olmuştu. Verdiği mücadelenin bedelini ödeyeceğini bildiği halde başka türlü yapamayacağı için bildiği yolda yürümüştür.

Hayatı bütün olarak ele alırdı. Eğlenceli bir adamdı. Uğur’la çok güldük... Zaman zaman konuşurken roman kahramanlarını andırırdı...Mücadeleyi mizahla yaşardı. Bir gün Kenterler Tiyatrosuna Sakıncalı Piyade’yi izlemeye gittik. Ankara Sanat Tiyatrosu sahneye koyuyor, Rutkay Aziz... Uğur Mumcu’yu Rana Cabbar oynuyor. Rana Cabbar anlatmaya başladı, Uğur yanımda mı sahnede mi şaşırdım. Sakıncalı Piyade’de her şeyi mizahla anlatır... Yürekler acısı olayları büyük bir mizah içinde, ihaneti, korkaklıkları, yolsuzlukları güldürerek verirdi... Uğur çok ciddi bir resmi yazıdan bile mizah çıkarır...

KAPI GİBİ SÖZLÜ ANLAŞMASI VARDI

- Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet gazetesinin çizgisini korumak için verdiği amansız mücadeleden söz eder misiniz?

Cumhuriyet’le Mumcu’nun yaşamlarının kesişmesi kaçınılmazdı. Her ikisi de aydınlanmacı, laik, bağımsızlıkçı, Cumhuriyet devriminin ürünü ve savunucusuydular. Bu durumda Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet’i geliştirmek için elinden geleni yapmasından daha doğal bir şey olamaz. 

- Onun birikiminden siyaset, devlet yararlanabildi mi?

Değil devletin yararlanması, onun birikimlerinden Cumhuriyet bile yeterince yararlanmadı. O yazıları, o haberleri Uğur Mumcu’nun köşesine saklayacak yerde manşete çekilmesini öneriyordum, haber olmasını öneriyordum... Bunlardan Cumhuriyet bile yeterince yararlanmadı...

- Hasan Cemal’e gönderme yapıyorsunuz...

Hasan Cemal gazetede iyi işler de yaptı. Ama Hasan Cemal, yetmez ama evetçilerin ağababalarından oldu. Ve zaten Cengiz Çandar, Şahin Alpay yakın adamlarıydı... 

- Fikir gazeteleri için çizgi ne kadar önemli...

O çizgi Cumhuriyet çizgisi değildi... Nadir Bey Cumhuriyet’e girerken nasıl gazetecilik yapması gerektiğine dair bir şey söylemedi. Çünkü aralarında bir mukavele vardı. Uğur Mumcu daha önce Cumhuriyet’in ikinci sayfasına yazılar yazardı. Yarışmasına katılmıştı. Ödül aldı. Aralarında kapı gibi bir anlaşma vardı. Bu yazılı olmayan zımni bir anlaşmaydı. Uğur’un yukarıda saydığım özellikler konusunda zaten anlaşma vardı. 

- O anlaşmanın birinci maddesi?

Cumhuriyetti, laiklikti, aydınlanmaydı, bağımsızlıktı, kuvvacılıktı... Cumhuriyet’in çizgisi buydu. Ama içeride değişik düşünceler savunulurdu... Özgürlük demek herkesin her yerde her istediğini ulu orta savunması demek değildir. İşveren derneği başkanına grev gözcülüğü yap demek demokrasi değildir. Demokrasi her fikrin özgürce savunulacak imkânı bulması, her anlamda hukuki ve ekonomik olarak bulması demektir. Ben liberal partiye gitsem, bana yer verin sosyalizmi savunacağım desem gülerler. Düşüncelerinizde özgürsünüz ama yanlış yere geldiniz, iki sokak ötede bir parti var, oraya gitseniz daha iyi olur diye sosyalist partinin adresini verirler. Demokrasi budur.

HERKESİ SAVUNUYORDU

- Cumhuriyet’in bugünkü durumu, Türkiye mücadelesindeki yeri için neler söylemek istersiniz?

Ünlü şair, Cumhuriyet yazarlarından Melih Cevdet Anday, “Nadir Bey önemli adam. Türkiye’de bazı şeylere olmuyorsa, o ve onun gibiler olduğu için” derdi. Bugün Türkiye’de bazı şeylerin olmaması, Cumhuriyet’in olması dolayısıyladır. Cumhuriyet olmasa, onlar daha rahat olabilir... Uğur Mumcu ile Cumhuriyet’in ittifakı tabii bir ittifaktı. Aynı şeyleri savunuyorlardı. Her ikisi de hem Cumhuriyet hem Uğur Mumcu aynı zamanda karşıtlarının haklarını da savunuyordu. Laikliği savunmak bütün kesimlerin inanç özgürlüğünü savunmaktır. Demokrasiyi savunmak herkesin söz ve örgütlenme özgürlüğünü savunmaktır. Uğur Mumcu, Cumhuriyet böylelikle yalnız yandaşlarının değil, herkesin hakkını ve özgürlüğünü savunuyordu. Uğur Mumcu bütün ömrü boyunca, Cumhuriyet yaşamalıdır, derken yalnız Cumhuriyet gazetesini kastetmiyordu aynı zamanda aydınlanma, tam bağımsızlık, demokrasi, özgürlük, emeğe saygı demek olan Cumhuriyetin kendisini de kastediyordu. Cumhuriyet yaşamalıdır derken haksız mıydı? 

- Son sözünüz Uğur Mumcu’yu yeni kuşaklara özetlemek olsun...

Ödünsüz bir sosyalist, demokrat, bağımsızlıkçı, kuvvacı... Uğur Mumcu, Cumhuriyete sosyal boyutu katanlardan biriydi.

İÇİNDE YANARDAĞ COŞKUSU VARDI

Rutkay Aziz’le 1984 oyunu için geldiği Ankara’da Tunus Caddesi üzerinde görüştük. 1967 yılında Asaf Çiğiltepe ve arkadaşları tarafından kurulan Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) çok uzun yıllar sanat yönetmenliğini üstlenen Rutkay Aziz’le, Mumcu’nun Sakıncalı Piyade kitabını sahneye koyuş öyküsü etrafında her şeyi konuştuk. 

- Sakıncalı Piyade’den başlayalım mı?

Tabii tanışmamız onunla başladı... AST’tan çıktım, İstanbul’a gidiyorum. Aldığım kitaplardan biri Sakıncalı Piyade’ydi. Yıl 1976 olmalı... Okuyorum otobüste, bu oyun olur dedim durup dururken. Fakat Uğur’la tanışmıyorum. Biliyorum tabii ki kendisini ama tanışmıyorum... Bir arkadaşım kanalıyla izini buldum. Ayvalık’ta babasından kalma bir yazlığı vardı... Bu arada kitaptan bazı bölümleri oyunlaştırdım bile. Evinde tanıştık. Dedim böyle böyle... “Ben oyundan anlamam” dedi... “Beraber yapacağız” dedim. Heyecanlandı. Zaten coşkulu bir insandı... Ben Uğur’u şöyle tarif edebilirim; sanki içinde bir yanardağ var da lavları püskürtmeyi bekliyormuş gibi bir coşku vardı.Heyecan vardı... Çok keyiflendi... 

Döndük Ankara’ya... Çalışmaya başladık. Uğur’un eski evine gidip geliyorum... Oyunu hazırlamanın uzun süreceğini hissettim. Vasıf Öngören’in Zengin Mutfağı’nı koydum sahneye. O bizi döndürürken ilerlemeye başladık. Evine gidip gelirken yaşlı bir bekçi koymuşlardı. Genellikle uyuklar görürdüm. Bir gün şöyle dedi; “Bu arkadaş anayasanın uyuyan ben de uyanık bekçisi olarak eve giriyorum.” Gülüştük... Çok da eğlendik. İki aylık bir çalışma oldu. Müziklerini Timur Selçuk yaptı. Çiğdem Talu sözlerini yazdı. Çok heyecanlıydı Uğur. Sahneye kendisi çıkmış gibiydi. Uğur’u Rana Cabbar oynuyordu. O da oyuna geliyordu. Bizimle birlikte selama çıkıyordu. 

Bir tek bir şey vardı çok ilginç. Oyun bir türlü bitmedi. Bitiremiyorum, nokta gelmiyor. Kitabını karıştırıyorum... Rana da daktilonun başında... Rana “Bitti ya” dedim... Bitti de, sonra seyirciye bak “mi acaba” de... Müzikle bitirelim dedim. Sonra 12 Eylül geldi malum...

- Maalesef bitmedi...

Uğur’la karşılaştığımızda “Bak gördün mü, bitmemiş” diyordu... Ondan sonra silah taşımaya başladı... Ölümünde Amerika’daydık. Piyano Piyano Bacaksız diye bir oyunla... Konsolos geldi, Uğur’u öldürdüler diyebildi... 

 Sonra bize büyük baskıları gelmeye başladı, oyunu koyun, oyunu koyun... Bu oportünizme girer, duygu sömürüsüne girer, diye endişe ettim... Baskılar devam edince ilk iş Güldal’a gittim. İzin vereceksin, yeniden düşünmem lazım dedim. Biliyorsunuz, oyun 12 Mart’a dair... Ama 94’e geldik... Benim bunu döşemem lazım, Uğur’a saygımdan... Oyun belli bir yere otursun. Ve 12 Mart’la Memduh Tağmaç’la başlayan konuşma, finalde geliyor Kenan Evren’in malum konuşmasıyla 12 Eylül’e bağlanıyor... Cenazede yoktum ama çok dinledim... Çok büyük yağmur yağmış. Yağmur yağmur ve şemsiyeler... O beni çok etkiledi... Finalde bütün oyuncu kadrosu, siyah şemsiyeler ıslatarak sahneye çıkıyorlar... Er kişi niyetine parçasını söylerken Uğur’un gülen bir resmi... Yaşamımda böyle bir alkış görmedim. Bence o alkış oyuna değil, Uğur’un kavgasınaydı... 

- Güzel tanımladınız... Tek tek açmak gerekirse... Mizah gücü?

Çok yüksekti. Sakıncalı Piyade’de görülüyor. Yazıları da öyleydi...

- Mücadele gücü?

Onu göstermedi mi... Her an da vurulmayı bekliyordu. Bunu söylerken insan zorlanıyor ama... Güldal ve çocuklara “Siz durun, ben arabayı çalıştırayım, siz sonra geleceksiniz” deyişi, bunun parçasıydı. Bir kavga adamıydı. Atatürk sevgisi, sevdası da çok büyüktü. Bizi buluşturan noktalardan biri, başlıcası buydu...

- Sakıncalı Piyade’nin en çok hangi bölümü sizi etkiledi?

Mizah, güçlü bir anlatım... Ama bunların yanında ordunun ilk kez bu şekilde tiyatro sahnesine çıkması beni çok heyecanlandırdı, çarptı açıkçası... Saçkıran olayı... Pijamalarla banyo... Her şeyiyle ordunun da değişik bir şekilde sahneye çıkmasıydı. Askerler oyuna çok geldi. Sivil geliyorlardı ama... 

- Oynarken sorun yaşadınız mı?

Bir gün oyunu kaldırmamız haberi geldi... Dolaylı ama... 100. oyunu geçmişiz. Nasıl kaldıracağım ki... Bana yazılı gönderin dedim. Ben onu kapının önüne asayım... Sonra oyunu kaldırayım dedim, yoksa ben kendi kendimi nasıl yasaklarım. O yazı gelmedi.

- Uğur Mumcu’dan sonra bir bakıma Uğur Mumcu’nun mücadelesi devam ediyor. Halk onu unutmadı. Toplumsal direnişin devam etmesini neye bağlıyorsunuz?

Ben Mustafa Kemal’e bağlıyorum... Mustafa Kemal’in varlığı, Cumhuriyetin değerleri... Bizi hep ayakta tutacağına inanıyorum... Mustafa Kemal’in değerlerine döndüğümüzde bu ülke gerçek anlamda aydınlığı da görür.  Bunların Atatürk düşmanlığı bizim Atatürk sevdamızı da büyütüyor. 

- Uğur Mumcu’nun kimliği de kalpaksız kuvvacı...

Onunla övünüyordu zaten... Atatürk’ün mücadelesi onda çoğaldı...

- Uğur Mumcu’yu sahneye koymak da onunla her şeye ortak olmak gibi...

Biz onu seçtik... Çağımız seçme çağı... Şimdi 1984’ü oynuyoruz... Güneyli Bayan’a çalışıyorum. Hatırlarsınız 1982’de oynamıştık... McCarthy dönemi... İstanbul’da başlayıp Anadolu’yu dolaşacağız. Bu anlamda kavgaya devam ediyoruz. Yoksa ben kimliğimi reddederim.

- Sakıncalı Piyade’yi bugünlere taşımayı düşünür müsünüz?

Düşünmedim... O kadroyu kurmak zor... Ama yine de söylenecek sözü olur, bir dönemi anlatması açısından... Tadında kalmalı mı? Bilemedim... Bu sorunun içinden çıkamadım şimdi...

- Mumcu’nun katli Türkiye’nin bugünlere gelişinin hazırlanmasında bir kilometre taşıydı... Sanatçı gözüyle yakın tarihimizin bu yönünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugünkü Türkiye’nin hazırlığı çok önceden başladı... Köy Enstitülerinin kapatılması, ezanın Arapçaya dönmesi... Darbeler de bunu tetikledi... Dediğim gibi ben bir Nâzımsever olarak umutsuz değilim. Nâzım hiç umutsuzluğu yakıştırmaz kendine. 

- Atatürk de yakıştırmaz... Umutsuz olan bizden değildir, diyor...

Tabii... Biz hep umuttan yana olduk. Umudu eyleme dönüştürmek... Onun için inanıyorum ki bu demokrasi cephesi daha bir genişlerse, bir çözülme olmaz dilerim, bu iktidar gidecek... Buna inanıyorum...

- Bu inancı besleyen bir toplumsal dirilik de görüyorsunuz...

Her şeye rağmen evet... Demokrasiye inanan geniş bir yelpaze var. Buna merkezin sağından soluna, onun dışına bütün kesimlerden katılım var. Büyükşehir belediye başkanları da iyi gidiyor...


SÜRECEK