Yurtseverlik içi boş, palavra bir sevgi değildir

Yurdunu sevmek, ülkenin şeftalisini, kirazını, güneşini, soğuğunu, sıcağını, berbat rüzgârlarını, fırtınalarını sevmektir. Yamuk yılık armutlarını da...

23 Ağustos 2021 Pazartesi, 14:32
Abone Ol google-news

Cumhuriyet gazetesinin 25 Temmuz 2021 tarihli Pazar ekinde, Mustafa Kemal Erdemol armağan verme adabı konusunda bir yazı yazdı. Çok bereketli bir konu bu. Biraz da ben devam edeceğim.

Bilirsiniz, armağan verme adabı diye bir şey vardır. Öğrenilmesi gereken bir adap değildir çünkü insanlar nedense bu adabı kendiliğinden bilir. Nasıl bilir bilmem ama kimse öğretmese de bilir. Zaten her şeyi öğretmek başa mı çıkar?

Örneğin vermek istediğiniz armağanı hiç kimsenin kafasına atmazsınız -armağanı vereceğiniz kişi her zaman şakalaştığınız çok yakın bir arkadaşınız değilse-. Birine armağan seçmenin çok zor olduğunu da bilirsiniz. Düşünürsünüz, bunu alsam acaba çok mu abartılı kaçar, şunu alsam acaba hiç mi ilgisiz kaçar, diye.

Yanınızda çalışan yoksul bir kadını sevindirmek için ona pullu payetli tül bir entari almak aklınızdan geçmez. Küçücük bir çocuk bile, örneğin bir ilkokul öğrencisi bile kadın öğretmenine ruj armağan etmeye kalkışmaz. Kalkışırsa ne olur? Adapsızlık olur. İnsanlar armağan verirken adapsızlık etmekten çekinirler. Çünkü gönlünü almak istedikleri kişiyi öfkelendirmek, büsbütün kaybetmek tehlikesi vardır.

Tarihte olmuştur, devletlerin başka devletlere afralı tafralı bir şekilde gönderdiği abartılı armağanlar yüzünden savaş bile çıkmıştır. 

M. Kemal Erdemol yazısında çok hoş bir soru sormuş. Bir kadın arkadaşınıza, “Parfümün çok berbat kokuyor, sana iyi bir parfüm alayım der misiniz?” diyor.

Armağan konusu çok daha fazla uzatmaya elverişli bir konu ama bu kadarı yeter, ben başka bir konuya geçeceğim.

Yine aynı tarihli Pazar ekinde Vecdi Seviğ’in “Lozan Antlaşması ve şeftali” konulu bir yazısını okudum. O da çok verimli ve çok sevimli bir konu.

Seviğ, Lozan Antlaşması’nın yıldönümü dolayısıyla yazdığı bu yazıda, İnönü’nün Lozan toplantılarına katılan delegelere bir yemek verdiğini ve yemekte konuklara “minik kestane şekerleri eklenmiş şeftali” ikram edildiğini anlatmış .

Bir Lozan anısı olarak anlattığı şeyin hepsi bu kadar, daha sonra sözü şeftaliye getirmiş. Türk yazın tarihinde şeftali için hangi şairlerin hangi şiirleri, hangi yazarların hangi öyküleri yazmış olduklarını, kimlerin anılarında şeftaliden, şeftali ağaçlarının gölgesinden söz ettiklerini bize tek tek sayıp döküyor. Lozan anısı yazısının dörtte üçü şeftaliyle ilgili.

Ama hakkını yemeyeyim, Vecdi Seviğ, Lozan’da İnönü’nün verdiği yemekte ikram edilen şeftalilerin Edirne şeftalisi olduğunu da belirtmiş ve Edirne’den “Koca bir ülkeyi besleyecek kadar şeftali” çıktığını belirten Cumhuriyet gazetesinin eski yazarlarından rahmetli Mehmet Kemal’in bu sözünü aktarmayı ihmal etmemiş.

O yemeğin verildiği günlerde Lozan Konferansı’nda Edirne ilinin tarım arazilerinin bir kısmının Yunan topraklarında mı kalacağı yoksa tamamıyla Türk topraklarının sınırları içine mi alınacağı tartışmalarının sonuçlanmamış olduğunu da belirtiyor. Konferans sona erdiğindeyse Edirne’nin şeftali ağaçlarını sulayan Meriç Irmağı’nın artık “genç Türkiye’nin Batı sınırını” oluşturacağının kesinleştiğini haber veriyor. 

Kör kör parmağım gözüne der gibi, Vecdi Seviğ, elbette İnönü yemekte Edirne şeftalisi ikram ettiği için Edirne bize bırakıldı falan demeye getirmiyor ama “Ey, Lord Curzon, aklını başına topla” diye bas bas bağırmanın siyaset olmadığını göstermek için bu çok incelikli diplomasi örneğinden, yemekte şeftali ikramından daha güzel bir şey bulabilir miydi?

Vecdi Seviğ’in şeftaliyi anlatması neden acaba bana bir yurdu sevmenin ne olduğunu anlatmak gibi geldi?

Neden acaba bana yurtseverliğin öyle soyut, içi boş, tumturaklı, palavra bir sevgi olmadığını, somut sevgilere dayandığını düşündürdü?

Yurdunu sevmek, işte böyle, dedim, ülkenin şeftalisini, kirazını, güneşini, soğuğunu, sıcağını, berbat rüzgârlarını, fırtınalarını sevmektir. Aradığınız her şeyi bulduğunuz bir ülkede örneğin yurdunuzun o yamuk yılık armutlarını özlemektir, dedim.

O armutlar hiçbir zaman yalnızca “armut” değildir çünkü.