“Zamana Düşüş” ya da zamandan düşüş

Emile M. Cioran, Çürümenin Kitabı ile ülkemizde hatırı sayılır bir ilgi gördü. Cioran’ın nihilist değilim ama inançlı da değilim şeklinde bir açıklaması bulunsa da yazdığı metinlerde Tanrı’ya dair göndermelerin olması, bu düşünceden çok da kopamadığının bir göstergesidir. Burada şunu da ekler: “Muhtemelen bir reddediciyim.” Her şeyin zamanla eskidiği ve tükendiğini de söyleyen Cioran’a göre, yazma sanatı da bir tür dünyevîleştirmedir. Yakın zamanda çıkan ve dokuz bölümden oluşan kitabı Zamana Düşüş, Cioran’ın bakış açısındaki farklılığı - dinamikliğinden bir şey kaybetmeden - hissettirir niteliktedir.

19 Eylül 2020 Cumartesi, 02:15
Abone Ol google-news

Emile M. Cioran (1911-1995) her ne kadar deneme yazarı ve ahlakçısı olarak tanımlanmış olsa da yazdığı metinler bu tanımlamanın çok üzerindedir. Bir röportajında şunları söyler: “Hayatta bütün aşağılanmaları kabul ediyorum çünkü özgürlüğün yolu da tam buradan geçmektedir.”

Yaşam içinde kendine has krizler yaşayan yazar, bunu açıkyüreklilikle eserlerine yansıtmıştır. Fransa’da yayımlanan ve ülkemizde de hatırı sayılır bir ilgi gören ilk yapıtı Çürümenin Kitabı da bu tür hesaplaşmaların ürünüdür. Basit bir yaşam tarzını benimseyen Cioran’a göre, sorunlu karakterler kendilerine âşık filozoflardan her zaman daha çekicidir. Bu konuda entelektüel çevreler de onun bakış açısı içinde çok da iyi konumlanmamıştır.

Yaklaşık otuz yıl tanınmadan yaşam üzerine deneme tadında yazılar kaleme almış, büyük yazarların aksine sokaklarda, barlarda daha derine inebilen, insanları daha iyi aydınlatan ve büyük meselelerden bahis açan kişilerin olduğunu dile getirmiştir. Yine kendi anlatımıyla, onun düşünce dünyasını etkileyenler genel hayatın akışında hiç kitap okumamış kimseler olmuştur.

BİR REDDİYECİ

Cioran’ın nihilist değilim ama inançlı da değilim şeklinde bir açıklaması bulunsa da yazdığı metinlerde Tanrı’ya dair göndermelerin olması, bu düşünceden çok da kopamadığının bir göstergesidir. Burada şunu da ekler: “Muhtemelen bir reddediciyim.” Her şeyin zamanla eskidiği ve tükendiğini de söyleyen Cioran’a göre, yazma sanatı da bir tür dünyevîleştirmedir.

Dokuz bölümden oluşan kitabı Zamana Düşüş, Cioran’ın bakış açısındaki farklılığı - dinamikliğinden bir şey kaybetmeden - hissettirir niteliktedir. Kitabın ilk bölümü Hayat Ağacı’nda, insan olmanın şaşkınlığından dem vuran yazar, insanın kendine varması konusunda şunları söyler:

“Kendimizi bilip insan olduğumuzu hisseder hissetmez, devliği hedefleriz, olduğumuzdan daha büyük görünmek isteriz” (s. 20). İnsanın bu yapısına teolojik bir gönderme de yaparak görüşüne şu eki yapar: “Tanrı bir anormallik olsa dahi ilahiyat bizim halimizi zoolojinden daha iyi açıklar” (s. 22).

Bu bağlamda Tanrı ve insanın yalnızlığı konusunda akraba olduğuna vurgu yaparak bir benzerlik ilişkisi kurmaya çalışır.

İkinci bölüm, Uygarlaşmışın Portresi’nde insanın inanç mücadelesinde başkalarıyla kurduğun bağın çok olumlu zeminde gelişmediğinin altını çizer ve bu durumu, kendi derdinin başkası üzerindeki görünümünün merakından başka bir şey olmadığı şeklinde açıklar. Onun düşüncesine göre, “Her ileri adım, her dinamizm biçimi şeytani bir şey içerir: ‘İlerleme, düşüş’ün modern muadilidir. Lanetlenmenin din dışı versiyonudur” (s. 33).

Üçüncü bölüm, Kuşkucu ile Barbar’da yaşam, zihin ve uygarlık üzerine eğilen Cioran, hakiki şüphenin de iradî olmadığı görüşündedir. Bu konuda kendi ölçümüze engel olan, bizi tüketen ve hüsranların eline bırakan içimizdeki şüphecidir.

Bunun bir ürünü olarak aptalca ve gülünç tek bir soru kalır geriye: “Hiçbir şey yapmadığı sırada Tanrı ne yapmaktaydı? Yaratılıştan önce, müthiş boş vakitlerini ne ile geçiriyordu? (s. 56). Ayrıca Cioran, dinin kendi başına bir şey ifade etmediğini söyleyerek dinin kaderini de ona inanlara bağlamıştır.

İBLİS KUŞKUCU MUDUR?

Dördüncü bölüm, İblis Kuşkucu mudur?’da hayli ilginç fikirler ortaya atar. İblis oyuncudur, hileli yollar kullanarak şüpheciliğin yollarını açar. Bu minvalde inkâr bir çıkış yoludur, istenilene kapı açar fakat şüphe ettiğimizde, sonunda bilmez oluruz ne istediğimizi. Kuşkucu bağımlı olmayı ve kullaşmayı reddeder. Bu kesinliğe karşılık şüphe bozulmaz bir tazelik korur (s. 69-70).

Beşinci bölüm, Zafer Arzusu ve Dehşeti’nde insanın toplum içindeki parlama hevesine değinilir. Cioran bu hevesi şöyle temellendirir:

“Deliler hariç tutulursa, övülmeye ya da kınanmaya kayıtsız kalan hiç kimse yoktur; biraz normal kaldığımız müddetçe, her ikisine karşı da hassasızdır; buna gönlümüz el vermiyorsa hemcinslerimiz arasında daha ne arıyoruz?” (s. 78).

Tanınır, bilinir olmaya mesafeli duran Cioran, arkasında ebediyet bulunsa zaferin bir anlamı olabileceğini savunur. Aslında zafere susamışlık heveslerin kurumasına yol açacağından, bu yükü üzerinden atan insan arzusuz bir çağa açılacaktır (s. 87).

Altıncı bölüm, Hastalık Üzerine’de kaleme aldıkları bir hayli ilginçtir. Ona göre hastalık uzuvların fark edilme biçimidir. Geçmiş dertlerinin ürünü olan insan, gelecekten de endişelidir. Bu da bir tür iyileşmesi mümkün olmayan, yaşamının sonuna kadar içinde taşıdığı bir hastalıktır (s. 93). Cioran’a göre afiyette olan insan var olamaz. Böylelikle acı çekmek kendi olmaktır, bir “kendiliktir”. Acı çekmeyi sevmek yersiz olarak kendini sevmek, sakatlıklarımızın tadını çıkarmaktır (s. 101).

TOLSTOY’UN BUNALIMI

Altıncı bölüm, Korkuların En Eskisi / Tolstoy Hakkında’dır. Tolstoy’un son dönemdeki bunalımı ve dine dönüşü, sadece bir ilgi kaymasıdır. Bu durum onun yeteneklerinden bir şey götürmez (s. 108). Ölüm de bu konuda bir korku ise; ölüm üzerinde sürekli fikirler beyan etmek de anormal bir durumdur (s. 105).

Sekizinci bölüm, Bilgeliğin Tehlikeleri’ni konu alır. İnsanı ayakta tutan bilgi eksikliğidir Cioran’a göre; insan görünüşlere bağlandıkça üretkenleşir. Bir kısırlık olarak bilgelik de hırslarımız ve yeteneklerimiz üzerine çöken en büyük belâdır (s. 121). Bilgelik yaşam ve ölüm üzerine konuşlanırken bilgeliğin bozgunu olan efkârda aşağısına düşülür (s. 122).

Cioran şöyle devam eder: “Bir toplumda yaşayıp gitmeye mecburuz ki, cezaya çarptırılmadan uluyabildiğimiz tek yer tımarhanedir.” (s. 128). Şayet kendiniz değilseniz bir bilgenin adımlarını izlemek yoldan şaşmaktır. Er geç bezersiniz bundan, bıkarsınız, onunla ilişkiyi kesersiniz (s. 131).

Son bölüm, Zamandan Düşmek ise kitabın adına âdeta bir reddiyedir. Çünkü Cioran’a göre başkaları zamana düşmüş, o ise zamandan düşmüştür. Bu konuda kendine dönüş, kendini tanımanın bedeli her zaman çok yüksektir. İzah edilmiş bir evrende delilik daha anlamlıdır.

İnsanın derinliğine indiği her şey önemi yitirmeye mahkûmdur. Ama her olursa olsun, zaman insana bir bekleyiş tesellisi sunacaktır (s. 139). Zamandan düşenin gerçeği, kendi yazgısına duyarsızlık, dış dünyaya karşı bir hissizleşmedir (s. 141.) Bu da Cioran’a göre bir rekabet içinde de olmama gerçeğiyle baş başa kalmaktır.

SONUÇ

Cioran, bu kitabında dış dünyaya olan ilgisizliğini açık bir dille ifade etmiştir. Bir konuşmasında “en verimli yıllarım tanınmadığım zamanlardı” demesi zaten başka türlü açıklanamaz. Onun bu metni de öbür yazdıkları gibi insanın kendiliğine olan uzaklığının kelimelerde cesaretli bir şekilde can bulmuş hâlidir.

Esasında insan zamana düştüğü andan itibaren derin bir rekabetin mahsulüdür. Bundan sıyrılmaya başladığında, toplum nazarında başkalaşır ve değişir. Burada kişi toplum içindeki kapladığı hacimden ziyade kendi olmanın şaşkınlığı içindedir. İşte bunu fark etmek zamandan düşmektir. Sıradan olana reddiye okumak da denebilir buna.

Cioran, hayata dokunan “her şeye” korkmadan kılıcını sallar, klişe olanın üzerindeki perdeyi korkusuzca aralar. Çünkü onun nazarında bu çaba içinde olmak insani olma ile eşdeğerdir. Ona göre, bunu başarmak da çok insana nasip olmuştur.

Zamana Düşüş / E. M. Cioran / Çev: Haldun Bayrı / Metis Yay. / 143 s. / 2020.