Arayış içinde bir yaşam... Adnan Binyazar’ın yazısı...

Dr. Tuncay Özverim’in, anılarından oluşan Bir Heves Ben de Yazdım... Anılar Canlanır Sözlerimde ((Yeni Anadolu Yay) adlı ilginç özyaşamı, içeriğinde romanlar, öyküler, denemeler, ilginç olay izlenimleri barındırıyor. İstanbul’dan başlayıp İskenderun’a, Kırıkhan’a, oradan Almanya’nın Dortmund kentine uzayan; emekli olunca gençlik yıllarını geçirdiği İstanbul’da kendini bulan diş hekimi Tuncay Özverim, 85’ine erdiğinde, yaşadıklarını yazıya dökmeye başladı. Yazarın derin algı gücüyle dile getirdiği gerçekler, ironili üslubuyla, okuru da kendi dünyalarının girdaplarına sokuyor...

07 Ocak 2022 Cuma, 00:01
Abone Ol google-news

 

YAZMAYA YÖNELİM

Tuncay Özverim, A.J. Cronin’in Şapkacı’nın Şatosu adlı romanından aktardığı bir öyküyle adımını atıyor yazın dünyasına.

Bir doktor, gençliğinden beri roman yazmayı düşler. Yazmaya başlar da. Ertesi gün tanıştığı genç bir hanıma, üzerinden yük kalkmışçasına, yazdığını beğenmeyip çöp sepetine attığını söyler.

Doktordaki tedirginliği sezinleyen hanım, ona romanı neden bir yayınevine göndermeyi denemediğini sorar. Tez canlı doktor, yazdıklarını hemen çöpten çıkarır, bir yayınevine gönderir. Oradan olumlu yanıt alır, kitap basılır, büyük ilgi görür.

Özverim’in, eline kalemi alıp hevesle yazmaya başlaması Cronin’in öyküsünü çağrıştırdı bende. Özverim’in anılardan beslenen anlatıları, kanımca romana, öyküye adım atmasının başlangıcıdır.

Kitabına Bir Heves Ben de Yazdım... Anılar Canlanır Sözlerimde (Yeni Anadolu Yay., 2021) adını vermesi de bunu gösteriyor. Her şeyden bir şey olan bu anlatıları da kısa sürede yazın dünyasındaki yerini bulacaktır.

Tuncay Özverim’in, yazdıklarında üslup yaratma gibi bir derdi yok. Üslubu doğuştan, yaşananlardan edinilen izlenimler eleştirel yanı ağır basan ironili söylemi, onun anlatı yönteminin eti, kemiği, siniri...

Çok yanlı bir aydın izlenimi yaratan Tuncay Özverim’in algı gücünden beslenen gözlemleri, İstanbul’dan Dortmund’a, yerleştiği yerlerin kültüründen, sanatından izler taşır.

Örneğin İstanbul’da ise, çevresindeki bütün çemberleri kırıyor, duygu özgürlüğünün ona tanıdığı olanakları yaşıyor.

Bu yönden, Özverim’in yarattığı yaşamsal ortam beni Rus yazar Konstantin Paustovski’nin özgeçmişini anlattığı altı ciltlik dev romanı Bir Hayatın Romanı’na (E Yay., 1975) götürdü.

O da Paustovski gibi yaşamı ekseninde insanlık hallerini yansıtmaya çalışıyor. Onu da, birbiri ardınca yeni açılımlar sağlayan coşkulu anlatımıyla yarattığı kendi portresini çizmesine borçlu.

DUYGU DÜNYASI

Özverim hangi ortamda olursa olsun, yaşamı bir ucundan yakalayıp kendini insanların arasına katabiliyor. Gerçeğe varmak için, güçlü gözlemlerini, ironili söylemini, düşünselleştiriyor.

Olayların içinde olmasına karşın anlatımında kendini salıp koyuvermiyor, her gün belirsizlik içinde geçip giden bir yaşam ortamında, içinde yarattığı mutluluğu canlı tutabiliyor.

Yine de, içten içe, “Hey insanlar ben de varım!” dercesine, oyuncu yapısının etkisiyle, en azından iç dünyasında gösteriye çıkmaktan kaçınmıyor. Sanırım ona kitap yazdıran, bu cesareti gösterme güdüsüdür...

Bunda tiyatro, özellikle opera, müzik, sinema dünyasıyla kurduğu, dışarıdan herkesin ayrımına varamayacağı bağlantının etkisi düşünülebilir. Ne var ki, o konuya yönelik sorularla karşılaştığında sıradan bir olaymış gibi, suskunluğu yeğliyor.

Etnik yapı, din, milliyet, cinsiyet ayrımı yapan politikacıların, onların artodalarındaki bürokratların, yaranmak için lafa takla attıran gazetecilerin, düşünsel temelden yoksun kuru anlatımları roman sananların, dilinden dökülen her kafiyeli dizeyi şiir diye yutturmaya kalkanların, iyi bir okur olduğu etkisi uyandırmaya çalışanların Özverim’in yaşadıklarından, düşünce-duygu-yaratı dünyasından alacağı dersler var.

ATİLLÂ DORSAY’LA ARKADAŞLIĞI

Tuncay Özverim’in yazdıklarının ayrımına ilk varan, sinema kültürünün gelişiminde büyük emekleri olan Atillâ Dorsay olmuştur. Bir dergide onunla yaptığı uzun sohbette soruyor: “Ve ben doğrusu şaşıp kalıyorum; bu yaşa dek bu yazar nerelerdeydi; niye bu kadar gecikti?..”

Yaşamı İstanbul’a özlemle geçen Özverim’in, içsel dünyasını yazıya dökmesini Dorsay’ın bu uyarısına bağlıyorum.

Özverim açısından İstanbul’un yalnızca mekân değil, ilk gençliğinden yaşlı yıllarına değin sığınmak istediği bir ana kucağı olduğu, kenti algılayışından bellidir:

“Gördüklerinizle, dalgalı denizden gelen uğultulu karmakarışık seslerle, burnunuzu sızlatan yosunlu deniz kokusuyla, hemen bütün duygu organlarınız çalışmaya başlar. Aşağıda, merdivenlerin altında sizi büyük bir tevazu ile karşılayan bir mücevher kutusu kadar küçük iskelesine de hemen elinizi sürmek, dokunmak, kapılarını okşamak istersiniz!”

YAZMAK

Yazmak, kalemi ele alıp çiziktirmek, bilgisayarın başına geçip tuşlara dokunmak değil, sözcüklerle didişmektir. Önce iyice düşünülecek, düşünülen en uygun sözcüklerle anlatıma dönüştürülecek.

Ancak o zaman beyinde oluşan anlam sayfaları doldurur. Yeter ki insanın içinde yaratıcılık damarı kımıldasın. Kişi, 85 yaşına da erişmiş olsa, gecesini gündüze katarak kafasında kurguladıklarını etkili bir anlatıma dönüştürebilir.

Özverim, yıllarca okuyup, gerçekleri duyumsayarak, yazmanın bu aşamalarından bilinçle geçmiş olmalı ki, öz eleştirisini yapıp yaşlılığını verimli kılarak, kalemini yaratıcılığın mürekkebine daldırarak yazmaya başlar:

“İşim ne kadar kolay olurdu, aylarca ne yazacağım diye düşünmez, kırk kere yazdığımı, okuduktan sonra her seferinde yırttığım yazılarım için uykularımı feda etmezdim. Daha doğrusu bir şeyler yazmaya çalışmazdım, uğraşmazdım. Bir kitap yazmanın, insanın içinde yıllardır biriktirdiklerini, arzularını, düşüncelerini yazmanın ne kadar rahatlatıcı olduğunu bilmiyordum.”

Özverim, her gelişinde İstanbul’da turist gibi gezip, gerçekleri görmezden gelerek dolaşsa, doğası, insanı, gelişimleriyle dünyanın bu en görkemli kentini derin duygularla içinde yeniden yaratmasaydı böyle bir kitap yazmaya güç yetiremez, onu şu cümlelerle evrensel boyutta algılayamazdı:

“İstanbul’a Haydarpaşa’dan giriş, sadece köyden şehre geliş değildir. Çocukluktan delikanlılığa, basitlikten güzelliğe, geri kalmışlıktan çağdaşlığa, cahillikten olgunluğa geçiş demektir...”