Doğumunun 115. yılında Sait Faik ve Rum kahramanları! Rahmi Ali’nin yazısı...

Küçük insanların hikâyecisi Sait Faik Abasıyanık’ın hikâyelerinin başkişilerinin birçoğu İstanbul Rum’udur. Balıkçılardır, küçük zanaatkârlardır, pansiyon, dükkân sahipleridir, meşhur meyhanecilerdir. Bu kişiler Sait Faik’in kitaplarında öyle bir anlatılır ki bazı pasaj ve sokaklar balık ve deniz kokusunun yanı sıra Bizans kokar, fakirlik, merhamet; çoğu kez de eğlence kokar. Sait Faik, zamanın mekânlarını, bu insanları “bütün halleriyle” öyle bir sunar ki, hayran kalmanız bir yana, kendinizi tanımadığınız da kafanıza “dank eder”…

18 Kasım 2021 Perşembe, 00:06
Abone Ol google-news

YUNANİSTAN’DA YETERİNCE TANINMAMASI ŞAŞIRTICI!

Yunanca yerel bir gazetede (Paratiritis) “Sait Faik Abasıyanık’ın resmine bakarken yanında “Türk hikâyesinin büyük ustası Sait Faik’ten doğrudan Türkçeden Yunancaya çevrilen “O ????-?????????? (Sinagrit Baba) hikâyesi” başlıklı bir haber ilişti gözüme.

Gazetenin iç sayfalarında yer alan hikâyeyi merakla okudum. Kendisini tanımaktan gurur duyduğum söz konusu hikâyenin çevirmeni değerli akademisyen Georgios Salakidis’i tebrik ettim.

O da içten duygularla teşekkür ederek Sait Faik’i çok sevdiğini ancak bu değerli Türk hikâyecisinin Yunanistan’da yeteri kadar tanınmadığını söyledi.

Doğrusu şaştım. Oysa küçük insanların hikâyecisi Sait Faik’in hikâyelerinin başkişilerinin birçoğu İstanbul Rum’udur. Balıkçılardır, küçük zanaatkârlardır, pansiyon, dükkân sahipleridir, meşhur meyhanecilerdir.

Bu kişiler Sait Faik’in kitaplarında öyle bir anlatılır ki bazı pasaj ve sokaklar balık ve deniz kokusunun yanı sıra Bizans kokar, fakirlik, merhamet; çoğu kez de eğlence kokar. Sait Faik, zamanın mekânlarını, bu insanları “bütün halleriyle” öyle bir sunar ki, hayran kalmanız bir yana, kendinizi tanımadığınız da kafanıza “dank eder”…

‘BİRTAKIM İNSANLAR’

Örneğin “Birtakım İnsanlar” kitabında, Kir Dimitro’nun berber dükkânı, sabun kokuları, yerel Yunanca gazeteler, Atina’dan gelen gazeteler, müşteriler, şakalar, ihtiyar Rum kadınlarının, rıhtıma dizilmiş aç kedilerin balıkçı teknelerini beklemesi bizi o eski İstanbul’un bilmediğimiz daracık, yoksul sokaklarına götürür.

İnsanlar, sen nesin, kimsin derdinde değil, ekmek derdindedir. O “sıradan” insanlar hikâye edilirken Dimitro’nun babasının Patrikhanedeki memurluğundan, şiirler yazdığından, o güzel günlerden söz edilir.

 

DİMİTRO İLE FOTİKA… RUM MUHİTİNDE AŞK!

Bu arada Dimitro’nun Aslanlı Pasajın sahibinin kızı Fotika ile olan aşkları destanlaşıp “Rum Muhitinde” yıllar boyu dillerde dolaşır durur.

Kızını Dimitro’ya berber çırağı olarak vermeyi düşleyen Ali Rıza- Dimitro kendisine “Kondos” (köse) diye hitap eder- berberin yemek salonundaki çatalları, kaşıkları, pembeye yakın tabakları, kesme sürahileri, tavandaki avizeyi, yerdeki ayı postunu kendi kurduğu “ev alma” düşlerine misafir etmiştir.

Hikâyenin bir başka kahramanı Fahri, o eski yılların başka bir muhitini resmeder bize:

“Tuhaf, züppe bir muhit içine düştüm, çoğu zengin tacir mahdumu Rum gençleri, bir Avrupa plajının kozmopolit insanları gibi hareket ediyorlar; sinemayı taklit ediyorlardı.”

Şu var; bütün bunlar geçmişte kalsa da zamanla yaşanmış şeyler; kalkıp “geçmişe mazi derler” düşüncesi içinden kendimizi çıkaramazsak – öyleyse - tarih de okumayalım.

Fahri, daha sonra ahbaplık ettiği başka gruptan “Rum” gençler hakkında şöyle düşünür:

“Bunlar, ötekilere nazaran daha tabii; bayağı gülüşleri bol olmakla beraber, daha az sinirlendirici, jestleri daha serbest, çoğu güzel sesli, güzel yüzlü insanlardı.”

Nasıl, ne güzel ve ne gerçekçi bir anlatım; diyorsam çok nadir de olsa böyle gruplara rastlamış olmamda bunun büyük bir payı var elbet.

Onca balıkçı teknesi ve kayığının, satılamayıp tekrar denize dökülen balıkların çevreye yaydıkları o ağır koku, tavalarda kızarmış balıkların mideleri kışkırtmasının insan hayatının bir parçası haline gelen lodoslu havalarda “Odisia’nın burnunu bir şey koklar gibi yukarı tarafını buruşturarak, ağzı biraz açık, anlatılanı dinlemesi”; o nasıl bir anlatımdır?

“Civelek, çapkın, o kadar ne fazla çirkin, ne çok güzel” olarak anlatılan Eftihia’nın özlemle anılması, çoğu zaman sefalet kokan o semtleri nasıl güzelleştirmez?

Birkaç yıl önce aramızdan ayrılan “Huysuz Virjin”in unutulmaz “Katina’mın elinde makası…” kantosunun hatırlattığı İstanbul’un Türk, Rum, Yahudi, Ermeni ve Levanten gölgelerini taşıyan o Rumca kantoları tarih içinde yankılanıp durmaz da ne yapar?

TÜRKÇEDEN YUNANCAYA ÇEVİRİLER…

Türkçeden Yunancaya çevrilen eserlerin sayısı - pek yeterli - olmasa da bir hayli var. Her iki ülkenin yazarlarında böyle bir isteğin var olduğu da gözlemleniyor. Güzel, sevindirici bir durum…

Benim kafama takılan neden Türkçeden Yunancaya çevrilen yazarlar arasında Sait Faik Abasıyanık -neredeyse - unutulup gitmiş. Her neyse; Sait Faik adına değil de Yunan okuyucusu adına büyük bir kayıp.

O hikâyeler içinde ne insanlık dersleri, ne umutlar, ne umutsuzluklar var. Nostalji dersen çeşitli çağrışımlarla içimize oturan “Deniz Kızı Eftayalı günler, İstanbul Radyosundan Türk Sanat Müziği dinlerken kulaklarımıza dolan Yorgo Bacanos adı, 1950’li yılların Türk filmlerinde Yorga İlyadis, Kriton İlyadis yazıları o yılların insanlarının birçoğunda kalmış olan unutulmaz anılar.

Yıllar ötesinde kalmış bütün bu “soluk anıların” üstünde – bazen - koskoca bir gerçek birden karşımıza çıkar.

Türkçenin kulaklara ve “meskûn yerlere” hâkimiyeti, ta uzaktan bakınca nerdeyse gökyüzüne değermiş gibi görünen heybetli cami ve minareler, boğazın kıyısında o muhteşem saraylar, ay yıldızlı bayraklarla donatılmış kayıklar, gemiler gönül ekranlarımızı doldurmuştur.

Evlerde, iş yerlerinde, kahvehanelerde günlük gazeteler o renkli sayfalarıyla açılmış, evlerinin koltuklarında, balkondaki sandalyelerde, deniz kıyısındaki şezlonglarda zevkle - belki de bir alışkanlıkla - okunmaktadır.

Çizim: ETHEM ONUR BİLGİ

DEĞİŞEN, KALABALIKLAŞAN BİR HAYAL; İSTANBUL!

Eminönü insanla dolup taşmıştır. Mısır Çarşısı büyük bir insan seline, insanların genizlerini yakan bir baharat kokusuna mağluptur. Kapalı Çarşı altın kaplamalı bir güzellik, bu güzellik içinde nelere bakacağını şaşıran aceleci “kozmopolit” bir kalabalıktır.

Sirkeciden kalkan trenler gurbetle sevinci bir arada taşırlar, pencerelerden eller, mendiller sallanır, yorgunluklar uykulara yenik düşer, tatsız rüyalar görülür, o hamalların acınacak halleri yürekleri dağlar.

Artık İstanbul 15 milyonluk nüfusu, Boğaz köprüleri, bir masal gibi akıp giden trafiği, yollarda, alanlarda gezinen, koşuşturan, eğlenen, dinlenen insanları, vapur ve kayıklarıyla, martıları ve alanlarda yem araştıran sürülerle güvercinleri, müzeleri önünde sıraya girmiş ziyaretçileri, kalabalık kitap fuarlarıyla, ellerinden tutulmuş güzel çocuklarıyla inanılmaz bir gerçekliktir.

Ancak şu gerçekten kaçmamız da mümkün değil. O müzeleri, tarihi eserleri, estetikle yüklü mekânları, yeniliklerin unuttuğu daracık sokak ve mahalle aralarını gezerken o eski yılları da kendi hayallerimizle birlikte hatırlamak.

O “Büyük Postane”den kim bilir ne mektuplar, ne özenle seçilmiş kartpostallar gönderilmiştir sevdiklere, Cağaloğlu Yokuşu”ndan o güzelim eserlerini beğenerek okuduğumuz hangi şairler, yazarlar geçmemiştir?

O “Kız Kulesi”ne uzaktan bakıp da hayranlık duymayan var mıdır? İstanbul Surlarını gezerken hangimiz Cüneyt Arkın filmleri içinde kendini bulmamıştır?

‘SON KUŞLAR’LA, 70 YIL ÖNCE DOĞA KIYIMINA DİKKAT ÇEKTİ!

Kitaba adını veren “Son Kuşlar” hikâyesinin başkişisi de Konstantin Efendi’dir. Bir zahire tüccarı olan Konstantin Efendi görünüşte zararsız bir adamdır, sessiz, zenginliğini belli etmez, mütevazı bir adam. Konu komşusu tarafından da sevilir.

Yazarın anlatımıyla “sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz iriliğine sallapatiliğine, Karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama hesaplı fikirlerine, iki kadeh atmışsa yine basit, sevimli şakalarına karşı hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz.”

Şimdilerde hepimizin içini yakan büyük bir “doğa kıyımı” var ya; Sait Faik, tam yetmiş yıl önce bu “kıyıma” dikkat çekiyor. Hikâyenin bir yerinde “Seneler var ki, kuşlar gelmiyor” deniyor.

Oysa güzün o güzel günleri unutulacak gibi değildir. Kuş cıvıltıları, sonbaharın yakmayan güneşi, durgun maviliği kuşlarla beraber olunca insana sulh, edebiyat, resim, musiki ve mesut insanlarla sevgi dolu bir dünya düşündürüyor. Ne o; Konstantin Efendi ve onun gibilerin canları pilavlık kuş eti çekiyormuş. Evet, artık kuşlar yok, görünmüyorlar.

SAİT FAİK: ‘BİZİM İÇİN DEĞİL AMA ÇOCUKLAR, SİZİN İÇİN KÖTÜ OLACAK!’

Sanki hep öyle olmuyor mu? Hani o çocukluk yıllarımızın çayırları, o sarı, beyaz çayır çiçekleri, şırıl şırıl akan akıntılar, sazlar, kurbağalar, karabatak ördekleri, su kaplumbağaları, tahta balıkları, suyılanları, su üstünde kayak yapan parlak zırhlı böcekler, buz gibi sularıyla o kaynarcalar, pullukların ardı sıra giden onlarca leylek?

Yazar görevini yerine getirmek istercesine uyarıyor: “Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.”

Şaka yollu da olsa, “Balığı Rum’dan, eti Kürt’ten, ekmeği de Türk’ten alacaksın” diye söylenen bir söz var. Benim, hiç mi hiç balık kültürüm yoktur. Çayda tuttuğumuz balıklardan, sardalyeden, ara sıra da olsa hamsiden başka balık yediğim yoktur.

Öğretmenlik yıllarımda sık sık okul gezilerine giderdik. Daha çok Kavala taraflarına… Tavernaya oturur oturmaz Yunanlı meslektaşlar öncelikle deniz ürünleri ısmarlardı.

Masamıza benim hayatımda yemediğim acayip şekilli kızartılmış deniz ürünleri gelir, şakalarına bayıldığım meslektaşlardan biri “hadi Kiri Rahmi, başla,” derdi. “Çok lezzetidir.”

Ben gülümser, evet, doğrudur, derdim. Ama ben gözümle gördüğüm kör bir tavuğun etini bile yemem; bunlara gene dokunmam bile. Masa kahkahadan kırılıp geçerdi.

‘YAŞAYACAK’

Sözü nereye getireceğim… Sait Faik, “Yaşayacak” adlı hikâyesinde balıkçılığın bütün girdi çıktısını uzun uzadıya anlatır anlatır, kimselerden, hiçbir balıkçıdan özel olarak söz etme gereği duymaz yalnız bir tek kişiden, adını vermediği bir kişiden uzun uzun söz eder:

“Çalışanların içinde bir İmrozlu Rum vardı; elli yaşlarında kadar. Saçı dökülmüş kafasından, alelade boyu posundan umulmayan bir ustalıkla çalışıyordu. Adamı hayranlıkla seyretmemeye imkân yoktu. Çalıştıkça açıldı, gelişti. Çalıştıkça bir kudret heykeli hali aldı. Paltomun içinde üşüyen benliğime içimden bir tükürüş tükürdüm. Bir ara baktım ki adam Tanrı Zeus’un bir ölümlü balıkçı kızla macerasından doğma bir yarı tanrıdır. Onda birçok şeyler silinivermişti. Biz ölümlülerin çocukları ihtiyarlar, uyuşur, tembelleşir, sersemleşir, çirkinleşir, şu olur bu olurduk. O birdenbire elli yaşını vücudundan sıyırıp atmıştı. Çalıştıkça yüzü değişti, pazıları şişti…”

Benim Sait Faik Abasıyanık hakkında “hikâyelerini zevkle okudum” dememin dışında söyleyecek bir şeyim olamaz. Sanıyorum, Edebiyat derslerimizde adı sık sık geçen hikâyecilerden biriydi.

Edebiyat öğretmenimiz Zeki Tekel, Sait Faik Abasıyanık’la Nurullah Ataç adını dilinden düşürmezdi. “Son Kuşlar” kitabını o yıllarda almışım. Ya da birileri hediye etmiş olabilir.

Kitaba adım güzel bir el yazısıyla “Rahmi Türkkan” diye yazılmış; yazıyı bir arkadaş yazmış da hangi arkadaş; onca yıl geçmiş aradan.

Daha sonra Sait Faik’in hikâyeleri hakkında Mustafa Şerif Onaran’ın deneme tadındaki değerlendirmelerini okuyunca o güne kadar Sait Faik’in “hikâye sanatı” hakkında pek bir şey bilmediğimi de anladım.

Ondan sonra daha önce okuduğum bazı kitaplarını yeniden okudum. “Son Kuşlar” kitabı da onlardan biri.

BALIKÇI BARBA VASİLİ

Kitaptaki “Bir Kaya Parçası Gibi” hikâyenin başkişisi “Barba Vasili”, işini bilen, deniz ve kötü hava koşullarına alışık usta bir balıkçı. Sis, ortalığı bastırıp neredeyse on metre önlerini göremeyince, kendisiyle balığa çıkan arkadaşı - ihtimal yazarın kendisi - bir hayli tedirgin oluyor,

“Geri mi dönsek Vasili?” “Geri dönemeyiz artık, büsbütün şaşırırız…”

Durum daha da ciddileşir: “Vasili, bir şey göremez oldum.”-“Fena bastırdı.” - “Ne yapacağız? ”- “Ne yapacağız; gidiyoruz ya işte!”

Öylesine sakin, güven dolu bir balıkçıdır, Barba Vasili; sanki hiçbir şey yokmuş gibi tedirginliği gittikçe artan korktuğu bazı sözlerinden anlaşılan arkadaşına “Sen onun radarını bırak, oltana karidesi tak-daha sonra da “molivaryanı parlattın mı” diyecek kadar soğukkanlıdır.

İnsan bazen tarihi eserleri gezerken özellikle taş köprü, kale duvarları ya da taş yapı bir konak, eski bir ev görünce o “inanılmaz ustalıklara” hayran kalır; bu duvarları nasıl örmüşler böyle, nasıl ustaymış bunlar, diye içinizden sorar durursunuz.

“Barba Antimos” işte tam bu düşündüğümüz ustalardan. Yunanlı bir okur bu hikâyeyi okumamışsa o eski tarihi Yunan eserlerinin son ustalarından birinin varlığından bihaber bir talihsizdir bana göre. Çok şey kaybetmiştir.

Bakar mısınız? “Onun yaptığı duvarlar ne mozayıktır, ne kütük ve taş taklididir. Onun duvarları iki bin sene evvel yapılmış mütevazı ama arkasından ve içinde, kaba biçimde bir felsefe yahut da bir aşk efsanesi, belki de bir Yunan tanrısı, her zaman haksızlığa karşı koymuş bir kahraman saklar. Onun elini sürdüğü her duvar birdenbire iki bin sene evveline bir antika gibi gidiverir.”

Barba Antimos, ilginç bir hikâye kahramanı, yılmak bilmeyen, derdini açmayan biri. Hikâyesi bile güzel.

APOSTOL EFENDİ’YE AĞIT!

Bazı insanlar vardır; işlerine, mesleklerine adeta âşıktırlar; öylesine severler işlerini. Istakoz avcısı Apostol Efendi işte böyle biridir.

İşinin ustası, bir bilim adamı duyarlılığıyla ıstakoz avcılığını en ince ayrıntılarına kadar bilen, özel ıstakoz ağını kendi elleriyle ören Apostol Efendi, zenginlerin bayıldığı ıstakozlardan ihtimal kendisi hiç tatmamıştır.

Beğenmediğinden, sevmediğinden değil; yakaladığı bu ıstakozlarla belli, hayati ihtiyaçlarını karşılasın, diye. Yazar, Apostol efendinin ıstakoz avcılığından bahseden hikâyesine “Ağıt” başlığını koyar ki bu, gerçekten bir ağıttır.

“Filozofluğa kalktığı zaman, iki bin sene evvelki Yunanlı balıkçı suratını takınmakla kalmaz, Sokrates’in sohbetlerinde bulunmuş gibi paraya çatar, çelebiye-yazara- çatar, Allah’a, oğluna çatar, kibarca ıstakoza bile çatar. - “Yine başladın filozofluğa, Apostol…” - “Gel de başlama…”

Sonra; “balıkçının kefeni ağı olmalı çelebi efendi” diyen Apostol, sımsıkı sarılıp ölü bulunduğu ağından alınır, öyle toprağa verilir. Apostol’un kendi ördüğü ağı ile gömülmesini bekleyen yazar bu durum karşısında kendini tutamaz: “Eşşeklik ettiler, hem de eşşeoğlu eşşeklik” der.

ANILARLA RUM KÜLTÜRÜ…

Hayat, bal gibi bir alışkanlıklar manzumesi, hatıralarını da beraberinde taşıdığımız “hazla-elem dolu, her şeye karşın yaşama sevincini ayakta tutan bir umutlar dünyasıdır.

O eski yıllar içinde gezinirken bilmem hangi gazinonun yazlık bahçesinde Marika, Mariya adlarının geçtiği Rumca Kantolar, bütün gün balıkçı teknesinde diğer tayfalarla birlikte balık avlayıp da kendisine pay ayrılmayan gariban balıkçı çırağının ıstırabı, bir “kalimera” kelimesinin denizin o hırçın dalgaları arasında gönülleri ışıtması az şey değildir.

Meselâ, çok yıllar önce o büyük şehrin “Türkçe hâkimiyeti” arasında - galiba Bakırköy’dü - iki kadının Rumca konuşma sesleri beni alıp ta Bizanslı yıllar içine taşımıştı.

Daha sonraki yıllarda bir İstanbul ziyareti sırasında bindiğim bir taksinin radyosundan Yunanca: “Siko horepse kukli mu…” şarkısı kulaklarıma misafir olunca enikonu sevinmiş, Serez’deki askerlik yıllarımı hatırlamıştım.

Orada, Anadolu’dan gelen muhacir evlerinden yükselen Türkçe şarkılar içimi tatlı tatlı ısıtmış, o önleri kafesli evlerde yaşlılardan dinlediğimiz Rumeli göçlerinin acıklı hikâyelerinin hüzün dolu dünyaları içine düşmüştüm.

“Dondurmacının Çırağı” adlı hikâyeyi bitirdiğinizde içinizi - sanki ardı kesilmeyecek - bir hüzün kaplar; oysa o kadar acıklı bir hikâye de değildir.

Yazar, hikâyenin başkişisi dondurmacı çırağı İmrozlu “Todori”yi anlatırken, Rumcasına Rumlar gülerlerdi, Türkçesine ben bayılırdım” der bir yerde.

Ne kadar haklı; dondurmacı çırağının şu konuşması nasıl hoşunuza gitmez: “Yarın var izin, gideceğim var bir kahve Galata.”

Sait Faik’in başka hikâyelerini de okudum sanıyorum. Aradan altmış yıl geçmiş. O hikâyelerin birçoğunda da Rum kahramanlar vardı; emin de olmasam öyle hatırlıyorum.

Onları ben yazmış olmasam da okumuş olanlardan bazıları büyüklerinin anlattıkları hatıralarda o eski günleri muhakkak hatırlayacaklardır.

Bir de şu geliyor insanın aklına: Başka yerlerde de “Hikâyeleri yazılmamış” “ sayısız kahramanların” var olduğu…

Bu konuda başka bir yazı yazar mıyım, yazmaz mıyım; bilmiyorum. Şimdilik, yazımı tadında bırakayım, diyorum, Sait Faik Abasıyanık’ı ve çok sevdiği hikâye kahramanlarını sevgiyle, unutulmamaları dileğiyle, tatlı çağrışımlar içinde hatırlayarak…