Gonçalo M. Tavares, sıra dışı hayal gücü, yaratıcılığı ve kelimelere olan bağlılığıyla çağdaş Portekiz edebiyatında belirgin bir kırılma yarattı. José Saramago, Tavares’i yeni kuşağın en önemli temsilcilerinden biri olarak görmüş, bir gün Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanabileceğini dile getirmişti. Alberto Manguel ise Tavares’i, Fernando Pessoa ve Eça de Queiroz gibi büyük yazarların mirasçısı ve Portekiz’in en iddialı yazarlarından biri olarak değerlendiriyor.
Nitekim geçtiğimiz mart ayında Tavares’in, dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden Formentor Edebiyat Ödülü’nü kazanması bu öngörüleri daha da güçlendirdi. Buna karşın yazar, övgülerden etkilenmeden sessizce ve yoğun bir üretkenlikle çalışmayı sürdürüyor; ödüllerden mutluluk duyduğunu ancak asıl isteğinin sadece yazmaya devam etmek olduğunu vurguluyor.
Sıra dışı hayal gücü, yaratıcılığı ve kelimelere olan bağlılığıyla çağdaş Portekiz edebiyatında belirgin bir kırılma yaratmış, elliyi aşkın yapıtı bulunan Gonçalo M. Tavares, dilimize çevrilen Kudüs ve Beyefendiler gibi kitaplarıyla ülkemizde de geniş bir okur kitlesine ulaştı.
Yazar, geçtiğimiz aralık ayında yayımladığı ve henüz dilimize çevrilmeyen epik romanı O Fim Dos Estados Unidos da America ile yeniden okuyucularla buluştu. Tavares ile dilimizde yayımlanmış yapıtlarının temel dayanaklarından ve yeni kitabının felsefesinden yola çıkarak bir yazarın hayal gücünü nasıl beslediğini ve yaratıcı okuma-yazma biçimlerini konuştuk.
‘ASLA HİKÂYEYİ ÖNCEDEN BİLEREK YAZMAM’
AYŞENUR TANRIVERDİ - Yapıtlarınızda sıklıkla kötülük, hastalık, ölüm gibi klasik temaları çağdaş bir zeminde yeniden kuruyorsunuz. Sizin için klasik yapıtlarla çağdaş sanat arasında nasıl bir bağ bulunuyor?
GONÇALO M. TAVARES - Benim için özgün olmak, kökene başka bir yoldan geri dönmektir. “Özgün” (original) kelimesi köken anlamını (origin) etimolojisinde taşır. Dolayısıyla yeni bir şey yapmak her zaman aynı zamanda geçmişe dönmek demektir.
Geçmişi bilmeden yeni bir şey yapmak mümkün değildir. Bu bakımdan klasik ile çağdaş sanat arasında bir bağ görüyorum. Örneğin Marina Abramovic, Ulay ile yer aldığı bir videoda -saçlarını birbirine bağlayarak birbirlerini öptükleri sahnede- Platon’un metinlerine ve aşkın tek bir varlık kurduğu düşüncesine göndermede bulunur.
Dolayısıyla klasik olanla bir tür biçim denetimi olarak, çağdaş sanatla ise icadı harekete geçiren bir uyarım olarak ilgileniyorum.
TANRIVERDİ - Metinlerinizde sanki özgürce koşan atlar gibi, vahşi bir süreklilik hissi var. Okur, sorgulamaya bile vakit bulamadan karakterlerin peşine takılıyor.
TAVARES - Çağdaş sanatla olan yakın bağınız sizi edebiyatın görece daha muhafazakâr yapısından kurtarıp, düşünce olarak özgürleştiriyor mu?
Okurların bunu hissetmesine seviniyorum, bir tür vahşi süreklilik olduğunu. Evet, ben bir hayvan gibi, bir yaratık gibi yazarım; ne yaptığımı tam olarak bilmeden, karakterlerin nereye gittiğini pek kestirmeden.
Asla hikâyeyi önceden bilerek yazmam. Bu neredeyse bütün yapıtlarımın ortak çıkış noktasıdır.
Benim için yazmak bir araştırmadır ve bu araştırma bir bakıma vahşi bir at sürüşüdür. Yazmak, itaat etmeyen bir atın üstünde olmaktır; öyle bir at ki bir noktadan sonra bir şekilde bizimle karışır, bizimle özdeşleşir.
‘EDEBİYAT OLDUKÇA MUHAFAZAKÂR’
Sanat ve edebiyat söz konusu olduğunda ise evet, edebiyatın oldukça muhafazakâr olduğunu söyleyebilirim.
Bütün sanatlar 20. yüzyılın başında adeta patladı. Örneğin Marcel Duchamp’ı düşündüğümüzde, onun çağdaş sanat üzerindeki etkisinin her şeyi nasıl bütünüyle altüst ettiğini görürüz. Bugün sanatın yüzde 90’ının Duchamp’ın çocuğu olduğunu söyleyebilirim.
Ama edebiyat söz konusu olduğunda, bu gerçekleşmedi. Edebiyat çoğu zaman 19. yüzyıla, tipik romana yakın kaldı. Bu bakımdan yapmaya çalıştığım şey biraz yıkmak ya da en azından edebiyatın biçimlerinin sınırlarını yoklamak.

‘BENCE ANLATI VE DÜŞÜNCE, HİKÂYE VE DÜŞÜNÜM, YAPIŞIK İKİZ GİBİDİR!’
TANRIVERDİ - Romanlarınızda anlatı ile bilgi, hikâye ile düşünce arasında oldukça hassas bir denge var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
TAVARES - Evet, düşünsel birikimde anlatı ile bilgi arasında bir denge var. Bu gerçekten güzel bir mesele. Bu benim için doğal gelişir; hiçbir zaman “şimdi düşüneceğim, şimdi anlatacağım” diye ayırmam. Bence anlatmak aynı zamanda düşünmektir; düşünce de bir anlatı olabilir.
Örneğin bir düşünceyi bir başlangıç, bir gelişme ve bir sonla kurabilirim; böylece düşüncenin içine bir anlatı yerleştirmiş olurum. Büyük filozoflar da bir bakıma anlatısaldır.
Bir fikri, karakterleri çözer gibi adım adım açarlar. Örneğin Büyülü Dağ üzerine düşündüğümüzde, edebi bir romandır ama açıkça fikirlerin gelişimi üzerine kuruludur. Karakterleri çoğu zaman belirli fikirleri temsil eden tipik figürlerdir.
Dolayısıyla onları bütünüyle farklı dünyalara yerleştirmiyorum. Bence anlatı ve düşünce, hikâye ve düşünüm, yapışık ikiz gibidir.
TANRIVERDİ - Geçmişte profesyonel olarak futbol oynadınız; aynı zamanda felsefe, matematik ve resim alanlarında akademik bir geçmişiniz var ve Lizbon Üniversitesi’nde bilim profesörüsünüz.
Bu çok yönlü eğitim ve deneyim dünyasının yaratıcı düşüncenize nasıl katkıları oldu?
TAVARES - Futbol bana bir sporcu disiplini kazandırdı. Sanırım bu disiplini şimdi yazıda sürdürüyorum. Her sabah odaklanmaya çalışıyorum, kendi sığınağıma kapanıyorum.
Her şeyi kapatmaya çalışırım ve okumaya açılan, yazıya dönüşebilecek bir alan açarım. Ve bu her sabah, yorgun olsam bile sürdürdüğüm disiplin, bir bakıma futboldan gelmiş olabileceğini hissettiğim bir disiplindir.
Sonra evet, felsefeyi severim, matematiği severim, görsel sanatları severim. Burada belli bir mantık var; hem düşüncenin hem de mantığın bir boyutu. Ama ardından hayal gücü meselesi geliyor. Dolayısıyla bütün bunlar bir araya gelince farklı bir şey üretiliyor.
Ama sanırım bir yazarın yalnızca edebi kitaplar okumaması gerekir. Bilim beni çok düşündürür, çağdaş sanat beni çok düşündürür. Dolayısıyla bir yazar bir yaratıcıdır ve bir yaratıcı, dünyada olup biten her şeye dikkat kesilmesi gereken biridir. Kesinlik ile sayıklama arasındaki karışım bana önemli görünüyor.
‘ANLATIYI BİR TÜR HAYVAN, KENDİMİ DE HAYVAN YARATICISI OLARAK GÖRÜYORUM!’
TANRIVERDİ - “Makine” kavramına özel bir ilginiz var. Beden, ev ya da şehir gibi kavramları birer makine olarak ele alıyorsunuz. Özellikle “Joseph Walser'in Makinesi ve Bir Adam: Klaus Klump”ta bu çok belirgin. Bu bağlamda, anlatıyı da bir tür makine olarak görüyor musunuz?
TAVARES - Ben anlatıyı daha çok bir tür hayvan olarak görüyorum. Anlatıya yaklaşacak olsam, onu bir hayvana yaklaştırırım. Kitaplarımdan sık sık “hayvan” diye söz ederim.
Yazmayı bitirdiğimde, o hayvan (kitap) tam olarak ne olduğunu bilmediğim bir forma sahip olur. Üç bacağı vardır, dört başı vardır. Bu yüzden onu daha çok bir yaratık olarak görürüm. Henüz sınıflandırılmamış, henüz hayvanat bahçesine girmemiş, ama bir şekilde benim yarattığım bir varlık.
Kendimi bir hayvan yaratıcısı olarak görüyorum, bir hayvanat bahçesi bakıcısı olarak değil. Zaten var olan bir hayvanat bahçesinin görevlisi değilim. Yeni bir zooloji yaratmayı umuyorum. Dolayısıyla evet, bence ben hayvanlar yaratıyorum. Kitaplarım, hayvanlar.

‘KÖTÜLÜK MESELESİ BENİ ÇOK İLGİLENDİRİYOR’
TANRIVERDİ - Kudüs kitabınızdaki Theodor Busbeck karakteri, kötülüğün kökenini araştıran ve bunu bilimsel bir grafikle somut bir şekilde açıklamaya çalışan bir figürdü. Soru şu: Bir insan hiçbir gerekçe olmaksızın kötü olabilir mi?
TAVARES - Evet, Kudüs romanında kötülük meselesi beni çok ilgilendiriyor. Teknik Çağında Dua Etmeyi Öğrenmek kitabımda da aynı şekilde.
İnsanların iki motoru var: “İyilik motoru” ve “kötülük motoru”. Bunlar çalışan iki makine. Benim yapmaya çalıştığım şey bu motoru anlamak; hem kötülük hem iyilik motorunun nasıl işlediğini çözmek.
Kudüs örneğinde olduğu gibi kötülük motorunu. Yani bu motor nasıl çalışır? Kasnaklar nerededir? Hangi yakıta ihtiyaç duyar? Kötülük motoru, yani bizim kötülüğümüz neyle beslenir? Rekabetle, kıskançlıkla, açgözlülükle, korkuyla; özellikle korkuyla.
Bence kötülüğün en büyük besini, en büyük eti ve balığı, en büyük proteini korkudur. Dolayısıyla ben bunu bilimsel değil edebi bir biçimde incelemeye çalışıyorum. Hikâyelerin ve karakterlerin gelişimi üzerinden kötülüğün nasıl ortaya çıktığını, hangi durumların onu tetiklediğini anlamaya çalışıyorum.
‘HİCİV, DİLE UYGULANMIŞ BİR JUDO METODOLOJİSİDİR DİYEBİLİRİM!’
TANRIVERDİ - Yapıtlarınızda hiciv ve mizah önemli bir yer tutuyor. Özellikle Beyefendiler kitabınızda, büyük düşünürleri absürt durumlar içinde görüyoruz. Çizim yoluyla düşünmek sizin için yazmanın bir başka biçimi mi?
TAVARES - Evet, hiciv ve mizahla da yakından ilgiliyim. Aynı judoda olduğu gibi karşıdakinin gücünden, ivmesinden, coşkusundan yararlanarak onu yere düşürürüz. Judoda biri büyük bir hızla üzerimize geldiğinde çekiliriz ve aslında onun kendi hızı ve gücü onu yere savurur.
Bence hiciv biraz buna benzer: Yıkmak istediğimiz şeyde güçlü görünen yanı, yani “düşman” dediğimizde öne çıkan şeyi alıp onu gülünçleştirmek, aşırıya götürmek; bir niteliği ya da bir kusuru alıp onu da uç noktaya götürmek. Dolayısıyla bu dile uygulanmış bir judo metodolojisidir diyebilirim.
Çizim de beni bir düşünme biçimi olarak ilgilendiriyor. Şunu unutuyoruz: Çizgi, matematikte, çizimde ve yazıda ortak bir unsurdur. Çizgi, düşüncenin bir ifadesidir. Bir çizgi attığımda harfler çizdiğimde ve kelimeler oluşturduğumda aslında düşünüyorum. Bir çizim yaptığımda da düşünüyorum. Örneğin Paul Valéry’de çizim bir illüstrasyon değil, bir yazma biçimidir. Bunlar iki yazma biçimidir: Yazmak ve çizmek.
Beyefendiler serisinde yapmaya çalıştığım şey dünyadaki aptallığa karşı direnen bir mahalle kurmaktı. Bu ütopyacı mahalle, bir şekilde -örneğin makine meselesine, teknolojik çağın baskısına- hayal gücü aracılığıyla karşı koymaya çalışıyor. Bunlar fikir dünyasından, çizimden, mimariden, felsefeden gelen karakterlerdir. Onlar, diyebilirim ki, imgelem yaratıcısıdır.
Ve bence mesele bu. İçinde bulunduğumuz zamanda sanat gereklidir, hayal gücü gereklidir, zekâ gereklidir.
‘YENİ ROMANIM ‘AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ'NİN SONU’ SALGIN ÜZERİNE KURULU BİR DESTAN’
TANRIVERDİ - Geçtiğimiz aralık ayında yayımlanan yeni kitabınız O Fim Dos Estados Unidos da America henüz Türkçeye çevrilmedi. Romanda her şey bir salgınla başlıyor…
TAVARES - Bu romanım Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan salgın üzerine kurulu bir destan. 2019-2020’de salgından önce yazdım. İmgelemim aslında Oedipus ile bağlantılıdır. Ana karakter Bloom bir tür çağdaş Oedipus’tur. Klasik oyun tam şu noktadan başlar: Oedipus şehri salgından kurtarmaya çalışır. Bu, çıkış noktalarından biridir.
Ardından, sağın ve solun, yoksulların ve zenginlerin nasıl tepki verdiğini, yoksulların nasıl dışlandığını, bir şekilde salgının kaynağının “yoksulluk” olarak görülüp yoksulların gettolara kapatıldığını; daha sonra ise zenginlerden genetik olarak ayrıştıklarını ve artık birbirleriyle çiftleşemediklerini anlatır.
Beni yoksulluk ve eşitsizlik meselesi ilgilendiriyor. Aynı cümle içinde hem dilsel hem politik-etik olarak tuhaf bir şey söyleyebilirim: Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en zengin ülkesidir ve 40 milyon yoksulu vardır. Bu bir absürtlük değil mi? Milyonlarca yoksulu olan bir ülkeye “en zengin ülke” demek aslında mantıklı değildir.
Elbette şunu eklemek gerekir: Kitapta tüketim üzerine açık bir eleştiri var. Aşırı tüketim, aşırı çöp üretimi ve bu fazlalığın kendisi salgının ortaya çıkma ihtimallerinden biri olarak görülür.

GONÇALO M. TAVARES VE AYŞENUR TANRIVERDİ
GREKO-YANKEE BİR TRAJEDİ!
TANRIVERDİ - Yunan trajedisinin görkemli sistemini, tüketim odaklı Amerikan kültürüyle yan yana getirme fikri nasıl ortaya çıktı?
TAVARES - Evet, O Fim Dos Estados Unidos da America’yı bir tür Greko-Amerikan trajedisi olarak adlandırıyorum; Greko-Yankee bir trajedi. Klasik Yunan dünyası ile McDonald’s, Amerikan benzin istasyonları, büyük otoyollar arasındaki kesişim.
Beni ilgilendiren şey şu karışımdır: düşünen Yunanlılar ile eyleyen Amerikalılar arasındaki karışım. Elbette bu bir karikatürdür, bir basitleştirmedir, ama yine de böyledir. Bir yanda düşünmeye dayalı klasik Yunan kültürü, diğer yanda eyleme dayalı çağdaş Amerikan kültürü.
Kitapta şunu bir imge olarak kullanırım: Antik Yunanlılar, filozoflar herhangi bir problem karşısında 1’den sonsuza doğru giden bir tür düşünme süreci başlatırlardı: 1, 2, 3, 4, 5… ve bu bildiğimiz gibi asla bitmez, değil mi? Dolayısıyla herhangi bir meselede sonsuz biçimde düşünmeye devam edebilirlerdi.
Öte yandan Amerikalılar bir tür “geri sayım” mantığına sahiptir. 1, 2, 3 diye ilerlemezler; 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1, 0… ve 0’da harekete geçerler. Belki de büyük farklardan biri budur, değil mi? Bu Amerikan geri sayımı Amerikalıları son derece eylemci kılar hem iyi hem kötü anlamda: Ay’a gitmek için de, bir şeyi bombalamak için de.
‘EN YÜKSEK EDEBİ YOĞUNLUĞA SAHİP OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜM YENİ ROMANIM UMARIM TÜRKÇEYE ÇEVRİLİR’
TANRIVERDİ - Yeni kitabınız sanki işitsel bir deneyim de sunuyor değil mi? “Duyulan” bir metin…
TAVARES - Kitabın başında onu düzyazı ile şiirsel yoğunluk arasında askıda duran bir metin olarak tanımlarım. Çünkü gerçekten de bu kitap arada bir yerdedir: Ne tam düzyazıdır ne de tam şiir.
Bu kitabı gerçekten bir tür trans halinde yazdım. Özellikle ses düzeyinde, kelimelerin ses yoluyla birbirine yaklaşması gibi ama aynı zamanda, nasıl yaptığımı bilmediğim bir trans haliydi bu. Bunu çok spiritüel ya da metafizik bir şeye dönüştürmek istemem ama gerçekten yazarken kendimi unuttuğum anlar oluyor ve bundan memnun oluyorum.
Kitap umarım Türkçeye çevrilir; çünkü bence bu yapıtlarım içinde merkezi bir kitap, belki de en sıra dışı, en yüksek edebi yoğunluğa sahip olanlardan.
Ama şunu söylemek gerek: Gerçeklik, normalde bir tetikleyici olabilir; fakat resimdeki gibi, bir dağın karşısına geçip o dağı çizmek meselesi değildir. Benim için bir dağın ya da bir salgının karşısında ya da gerçeklikte olup biten herhangi bir şeyin karşısında yazmak, metaforlar, imgeler ve dil aracılığıyla olup biteni başkalaştırmaktır.
Yani ben pencereden bakarak bir fotoğraf çekmek istemiyorum; yeni bir şey yapmak istiyorum. Zira hem dil üzerine hem de salgın meselesi üzerine, aynı zamanda yoksulluk meselesi üzerine; yoksulluğun bugün en büyük tema oluşu ve bir bakıma insanları birbirinden ayıran büyük ada haline gelişi üzerine.
TANRIVERDİ - Yapay zekâ üzerine yaptığınız bir konuşmada artık “sonuçtan çok sürecin” önem kazanacağını söylemiştiniz. Sizce artık bir eserde “insani hataların” varlığı onu daha mı değerli kılacak?
TAVARES - Bence evet, yapay zekâ sonuç odaklıdır ve gerçekten de bizi yeniden sürece odaklanmaya zorlaması bakımından önemli olabilir.
Yazı meselesinde örnek vermek gerekirse, benim için yazının en büyük hazzı yazma anıdır; bir tür trans halinde olduğum, neredeyse dokunsal bir haz, tenle hissedilen bir haz yaşadığım o anlardır.
Buna karşılık, sonuç, yani bitirme ve yayımlama, benim için haz açısından çok daha az önemli bir şeydir.
Bence mesele tam da bu: Önemli olan büyük ressamın sanatı tablonun kendisi değil, boyama eylemidir; boyama fiilidir. Yazarın büyük eylemi kitap değil, yazma eylemidir.
Bence yazanların, resim yapanların, heykel yapanların, müzik besteleyenlerin “yaparken” filme alınması gerekir; yapma eyleminin kendisi görünür olmalıdır. Yani “yapmak” fiili: boyamak fiili, bestelemek fiili, yazmak fiili.
Ve dolayısıyla, umarım yapay zekâ en azından bizi sürece geri döndürme, sürecin gücünü bize yeniden kazandırma gibi bir erdeme sahip olur yani insanın gerçekten bir şey “yapmakta” olan varlık olduğu fikrine... Bir şeyi tamamlamasa bile.
Yapay zekâ birçok şeyi bitirebilir, tamamlayabilir; ama hiçbir zaman “bir şey yapıyor olma” hâlinde olmayacaktır. Çünkü “yapmak”, hatayla ilgilidir. Yapmak, hatanın ortaya çıkması ve sonra bu hatanın düzeltilmesi, bu düzeltmenin de yeni bir şey keşfetmeye yol açmasıdır.
İşte yapay zekâda olmayan ve umarım bizde kalan şey de tam olarak bu: hata ile doğru arasında gidip gelen “yapma” hâli.

ÖDÜLLER...
TANRIVERDİ - Geçtiğimiz mart ayında daha önce Jorge Luis Borges, Samuel Beckett, Saul Bellow gibi önemli yazarların aldığı Formentor Edebiyat Ödülü’ne değer görüldünüz.
TAVARES - Ödül ticari başarıdan çok entelektüel derinliği ve yapısal yeniliği öne çıkarıyor. Bu ödül sizin için ne ifade ediyor?
Formentor Ödülü gerçekten çok şaşırtıcı bir ödül oldu. Olağanüstü bir geçmişi var; Jorge Luis Borges ve Samuel Beckett ile başlamış ve bazıları birkaç yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülmüş. Dolayısıyla büyük prestije sahip bir ödül.
Pascal Quignard, Roberto Calasso gibi benim hayranlık duyduğum birçok olağanüstü yazar bu liste içinde yer alıyor; gerçekten etkileyici bir liste.
Benim için meslektaşlar tarafından görülmek çok önemli. Bir yazarın başka bir yazar tarafından okunması, onun kitaplarından heyecan duyması benim için çok büyük bir değer taşıyor. Yazmanın ne kadar zor olduğunu en iyi yazarlar bildiği için hayranlık duyduğum bir yazarın kitaplarımdan etkilenmesi belki de en önemli şeydir.
Bu tür ödüller bir bakıma neredeyse uzmanlarla, mesleğin içinden gelen ve bir kitabı değerlendiren kişilerle ilgilidir; ardından okurlar da kitaplarla kendi yollarını kurar.
Benim aynı zamanda yaratıcı olan okurlarım var; kitabı okuyorlar ve ardından bu kitaplardan yola çıkarak besteler, müzikler, tiyatro oyunları üretiyorlar. Bu da olağanüstü bir şey.
Dolayısıyla şunu söyleyebilirim: ister Formentor Ödülü olsun ister benim kitaplarımdan yola çıkarak başka sanat alanlarında yeni yapıtlar üreten okurlar olsun isterse yalnızca bir kitabımdan heyecan duyan bir okur olsun hepsi benim için önemlidir ve memnuniyet duyarım.
‘TELEFONLARLA İLİŞKİMİZ BUGÜN YAZININ EN BÜYÜK DÜŞMANI’
TANRIVERDİ - Son olarak teknoloji çağında hayal gücünü diri tutmak ve yaratma cesaretini korumak isteyen genç yazarlara ne önerirsiniz?
TAVARES - Açıkçası bilmiyorum. Belki de disiplin meselesi, telefonu kapatabilmek derim. Telefonlarla ilişkimiz bugün yazının en büyük düşmanı. Yapay zekâyı bir kenara bırakmak gerekir; çünkü o yalnızca vasat şeyler üretir. Gerçek icat insan zihnindedir.
İnsanların kendilerine zamansal ve fiziksel bir sığınak kurmaları gerekir; yani günde en az iki üç saat boyunca tüm pencereleri kapattıkları, interneti kestikleri ve tamamen yoğunlaştıkları bir “sığınak” oluşturmak. Ve okumak, okumak, okumak.
Bence asıl mesele hep okumaktır, çok okumak. Yazının gücü ve hatta yazma isteği okumadan doğar. Dolayısıyla tüm bu söylediklerimin ortasında vereceğim en büyük tavsiye şudur: büyük, gerçekten büyük kitaplar okumak.
Eğer bir insan büyük yazarların büyük kitaplarını okursa yazma isteği kendiliğinden ortaya çıkar.
