James Baldwin’den denemeler

James Baldwin’in başta ABD olmak üzere, tüm dünyaya yönelttiği toplumsal ve kültürel bir eleştiri çalışması, siyah bir adam ve bir Amerikalı olarak kimlik arayışının da samimi bir portresi niteliğindeki Bir Vatan Evladının Notları (Can Yayınları / Çeviren: Suat Ertüzün), otobiyografi türünün klasiklerinden biri kabul ediliyor. Baldwin’in bu kitapta bir araya getirilen, 1940’larda ve 1950’lerin başında, henüz yirmili yaşlarındayken yazdığı denemeler, Sivil Haklar Hareketi’nin şafağında, Harlem’deki gündelik yaşamdan muhalif romana, filmlere ve yurtdışındaki Afro-Amerikanların deneyimlerine kadar ABD’de siyah olmanın karmaşık durumunu araştırıyor.

28 Kasım 2021 Pazar, 00:02
Abone Ol google-news

“Bu dünya artık beyaz değil ve hiçbir zaman da beyaz olmayacak”

James Baldwin

Amerikalı, siyahi ve eşcinsel yazar James Baldwin, 30’larında kaleminin olanca gücüyle ülkesindeki “ırkçılık”, “sınıfsal aşağılama”, “bireyin cinsel seçimini yasaklayan” yaklaşıma karşı durmaya çabalıyordu, yorulduğunda çareyi ABD’yi terk etmekte buldu.

Can Yayınları tarafından Suat Ertüzün’ün çevirisiyle yayımlanan Bir Vatan Evladının Notları’daki giriş, bir çırpıda özetliyor:

“Harper&Row Yayınlarının basiret timsali ortağı Row, kitabı dehşet ve nefretle karşıladı, ona dokunmak bile istemedi, benim genç bir siyah olduğumu ve bu kitabı yayımlarsa, okurları uzaklaştıracaklarını, kariyerinin mahvolacağını söyledi. Kısacası bana bir iyilik yaparak onu çıkarmayacaklardı.”

Baldwin, biraz borç bulup, soluğu Paris’te alıyor, “takıntılı olduğu sorunlar” üzerinde çok sayıda öykü, tiyatro oyunu ve roman yazmaya başlıyor:

“Otuz bir yıl önce Harlem’de doğdum, roman taslakları oluşturmaya aşağı yukarı okumayı söktüğümde başladım. Çocukluk hikayem alışıldık, iç karartıcı hülyalardan biridir, bir daha kesinlikle yaşamak istemeyeceğim kısıtlı gözlemle geliştirilebilir. Annem o günlerde bebek yapmak gibi sinir bozucu bir alışkanlığa tutulmuştu. Çocuklar doğdukça bir elimle onları devralıyor, öbür elimle kitap okuyordum.”

SİYAH MİRAS

Gelişiminin can alıcı noktasını “Batı için piç gibi bir şey olduğumu anlamaya çalıştığım dönemdi” diye anlatan Baldwin, geçmişini ararken kendisini Avrupa’da değil Afrika’da bulup, bunu da benimsemediğini anlatıyor:

“Shakespeare’e, Bach’a, Rembrandt’a, Paris’in taşlarına, Empire State’e özel bir bakış açısı katıyordum. Onlar benim eserlerim değildi, benim tarihimi içermiyorlardı, onlarda kendi yansımamı sonsuza dek arasam boşunaydı.

Aralarında yabancıydım. Benim mirasım bu değildi. Başka bir mirasım da yoktu, kabile hayatına uyum sağlayamayacağım kesindi. Beyazlardan nefret ediyor, korkuyordum. Bu, siyahları sevdiğim anlamına gelmiyordu, tersine, belki bir Rembrandt çıkaramadıkları için onları hor görüyordum.”

Siyahların hakkını teslim etme iddiasındaki romanları sertçe eleştiren Baldwin’e göre, öncü sayılan “Tom Amcanın Kulübesi” erdemlilik taslayan duygusal bir üslup taşıyor:

“Amaç sadece köleliğin dehşet verici olduğunu kanıtlamak, oysa bu malzemeden bir roman çıkmaz.”

ROMANLARDA SİYAHLAR

Baldwin’e göre pek çok başarısız roman, “Siyah, dünyaya gelmek için berbat bir renk” söyleminin ötesine geçememiş, neyse ki Richard Wright, muazzam anlatımıyla Amerika’da siyah olmanın ne anlama geldiğini Vatan Evladı’nı yazarak kanıtlayabilmiş.

Chicago’da sıçanlarla dolu evde, sefil bir yaşam sürdüren Thomas’ın Mary’e tecavüz edip işlediği cinayetle sonlanan öyküsü, James Baldwin’in denemelerine de isim vermiş. Baldwin, Thomas’ı cinayete sürükleyen ruh halini çarpıcı biçimde yorumluyor:

“Thomas o cinayeti işlediğinde hayatında ilk kez bir insanın yaşanması gerektiği gibi tam anlamıyla ve derinden yaşadığını hissedebilir.

Amerika’da yaşayıp da kısa veya uzun bir süreliğine, keskin veya donuk bir ıstırapla, çeşitli derecelerde, sebepsiz bir nefret hissetmeyen, intikamların en acımasızıyla bir gün bir beyazın yüzünü dağıtmak, kadınlarının ırzına geçmek, tüm beyazların bedenlerini parçalayıp onları alçaltmak, kendisinin de serilip ayaklar altına alındığı o toprağa sermek istemeyen, nihayetinde kendisini kuşatan zencilere ve içindeki zenciye ayak uydurmak zorunda kalmayan bir siyah yoktur.”

SİYAHLAR VE MÜZİK

Denemelerinde “siyahi müziğe” geniş yer ayıran Baldwin aslında 17 yaşındayken kısa süreliğine “vaazlar verip”, kilise korosunda sololar yapmış, sesi çok beğenilmiş, o kadar ki, “bir kez, sadece bir kez konuşmuştuk” dediği üvey babası bile bundan gurur duymuş.

Baldwin siyahilere seslenen, siyahların oynadığı opera ve müzikli oyunları, hatta “Hollywood’un büyük başarısı” diye bilinen Carmen Jones’u da, eleştiriyor:

“Carmen Jones’un tonu, Hollywood’un sanat eserlerine yaklaşımını betimleyen o kof görkem ile siyahlar karşısındaki şaşmaz, sahiden de umarsız kibrinin harmanından oluşan tonu bizi boğuyor.

Carmen’in siyah bir oyuncu topluluğuyla yorumlanışı, aynı siyahların kayda değer anlamsızlığını, katıksız saçmalığını, siyahi yaşantının gerçeklerini hatırlatacak herhangi bir şeyden tümüyle kopmuş olduklarını haklı göstermek için kullanılıyor.”

PARİS’TEKİ HAPİSHANE

Baldwin, yaşamının farklı kesitlerindeki olayları “sansürlemeden” anlatıyor.

Üvey babasıyla sıcaklık ve diyalogdan uzak ilişkisini, onu ölümünden sadece bir gün önce hastanede ziyaret edişini, duygudan uzak bulduğu, herkesin aslında kendi geleceğini düşündüğü cenaze törenini, dokuz kardeşinin kirli bezinlerini değiştirip onları besleyerek geçirdiği fakirlik günlerini, “nefes alamıyordum” diye terk ettiği ABD’de beyazlarda hakim “ırkçı ve tepeden bakan tavrın yansımalarını” çarpıcı ve keskin bir dille ortaya koyuyor.

Şanssız olaylardan biri Paris’te başına geliyor. 1949’da çalıntı mal gerekçesiyle ama aslında haksız yere hapiste 8 gün geçiriyor. O yılların korkunç hapishane koğuşu, Baldwin’e, “nefes alamıyordum” diye terk ettiği ülkesini anımsatıyor:

“Aklım yurduma gidivermişti, orayı artık hiç göremeyeceğimden emindim. Fevkalâde nefret ettiğim ve çok sevdiğim, hayatımın en büyük hedefi haline getirdiğim Harlem’de gördüklerimin hepsinden daha alçak bir noktaya düşürdüğü için, memleketimden kaçmanın kendime karşı oynadığım en hain oyun olduğunu düşünmüş olmalıyım.”