Köşe Yazısı

A+ A-
Melis Alphan

Popülizm tırmansa da bireyin sesi duyuluyor

02 Temmuz 2018 Pazartesi

Geçen pazar, oyumu verdikten sonra Columbia Üniversitesi’nde bir gazetecilik eğitimine katılmak üzere New York uçağına atladım. Uçaktan indiğimde seçim sonuçları belli olmuş, tanıdığım hemen herkes büyük bir hüsrana uğramış, kimi üzüntüden yataklara düşmüştü. Sosyal medyada kıyamet kopuyor, insanlar öfkeyle dolup taşıyordu. Siyasetçiler berbat bir seçim sonrası performansı gösteriyor, misal “Şehitler olmasın” diyecekleri yerde “Şehitler senin mi, benim mi” kavgası veriyorlardı. Manzara midemi bulandırdı ve hazır uzaktayken, hiç olmazsa birkaç günlüğüne Türkiye gündeminden de uzaklaşmaya karar verdim.
Türkiye’ye gözlerimi kapayınca, sınırları içinde bulunduğum New York kentindeki değişimi, mahallelerin soylulaştırma projelerine nasıl kurban edildiğini fark ettim. Her yanını inşaat sarmış Manhattan, artık tamamen kurumsal dünyanın hâkimiyetine geçmiş, aşağı yakanın renkli sakinleri buradan bir nevi ‘sürülmüştü’. Onlar suyun diğer yakasına, Brooklyn’e yerleşince, bu kez Brooklyn’de kiralar artmış ve bölgede yaşayan yoksullar yerinden edilmişti.
Kentte hal böyleyken, ülke gündemi de karmakarışıktı. Meksika sınırında çocukları ailelerinden ayıran zalim uygulamaya -çocukların acı çığlıklarının duyulduğu ses kaydının yayımlanmasıyla yükselen tepkiler neticesinde- son vermek zorunda kalan Trump, ABD yüksek mahkemesinin 81 yaşındaki yargıcı Anthony Kennedy’nin emekliye ayrılacağını açıklamasıyla kendi muhafazakâr adayını atamaya hazırlanıyordu. Kennedy, önceden kürtaj ve eşcinsel evlilikler lehine oy kullanmıştı. Trump’ın adayı onaylanırsa kürtajın yasaklanabileceği konuşuluyordu.
ABD’de olanları izlerken, “Biz bu filmi gördük” diye düşünmeden edemedim. Benzerlikler vardı ama en büyük fark özgür basındı. Aynı isimli iki kanal, CNN, ABD’de hükümeti kıyasıya eleştirirken, Türkiye’de ölü taklidi yapıyordu mesela. Ama burada da sorun, halkın medyaya güveninin pek kalmamış olmasıydı.
New York’ta dünyanın dört bir yanından gazetecileri dinlediğimde, herkesin derdinin başını aştığını iyice fark ettim.
Venezeella’da bir gazetede editörlük yapan Marielba, iki ay önceki devlet başkanı seçimlerde, muhalefetin seçimi boykot ettiğini anlattı. Yoksulluk hızla tırmanmış, orta sınıf neredeyse yok olmuştu. İnsanlar yiyecek almakta zorlanıyorlardı. Geçen ayın enflasyon oranı yüzde 200, son 12 ayınki ise yüzde 14 bin idi!
Brezilyalı gazeteci Luiza, Rio’daki silahlı çatışmalardan bahsetti; her gece silah sesleriyle uykusunda zıplıyor, kurşunlar penceresine teğet geçiyordu. “Brezilya’da herkes benimle aynı fikirde olmayabilir ama bana sorarsanız siyasi darbe oldu” dedi.
İtalyan gazeteci Irene, İtalya’da aşırı sağcı İçişleri Bakanı’nın Roman nüfusu fişleme ve onlar için harcanan kamu parasını kontrol etme niyetinden dem vurdu.
İngiliz gazeteciler Brexit’ten, ABD’li gazeteciler Trump’ın yeniden seçilme ihtimalinden şikâyetçiydi. Hindistan, Kenya, Liberya, Güney Afrika derken, sorunlar say say bitmedi.

Bireyin sesi duyuluyor
Demokrasi varmış gibi yapılan ama aslında paranın her şeyi yönettiği, muhafazakârlaşmanın ve ırkçılığın hızla yükseldiği, popülizm fırtınasının estiği ve çoğu ülkede gücü elinde tutan siyasetçilerin aynı siyasi partinin üyesi gibi göründüğü bir dünyada, hepimiz kendi ülkelerimizde üst üste hayal kırıklıkları yaşıyor ama yine de umudumuzu diri tutmaya çabalıyorduk.
Bu yersiz bir umut da değildi ama. Kitleler popülizm fırtınasına kapılıp giderken, hemen her yerde bireyin sesi de kalabalıkların sesini bastıracak kadar yüksek çıkabiliyordu.
Örneğin ABD’de haber kanallarında Trump’tan daha fazla yer bulan biri vardı: Demokratların Temsilciler Meclisi önseçimlerinde, bugüne dek 10 kez üst üste seçilen emektar siyasetçiyi yenilgiye uğratan 28 yaşındaki genç siyasetçi Alexandria Ocasio-Cortez. Sosyalist olduğu herkesin malumu genç kadın: “Ben kendime solcu demiyorum. Ben işçi sınıfının haklarının savunucusuyum. Bu meselenin sağ ve sol ile ilgisi yok, bu daha ziyade, alttakiler ile üsttekiler meselesi. Kongredekilerin yüzde 90’ı en tepede yer alınca, işçi sınıfının yanında duracak kimse kalmıyor” diyordu.
Cortez, bu başarıyı nasıl elde etti derseniz...
Ayakkabıları yırtılana kadar kapı kapı dolaştı.
Kasımda yapılacak ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin adayı Anthony Pappas’ı geçerek seçilir mi seçilmez mi, seçilirse vaat ettiği gibi ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Kurumu’nu ortadan kaldırabilir mi, herkese sağlık sigortası yapabilir mi bilinmez ama...
Cortez ve dünyanın pek çok yerindeki kimi bireyler, günümüz dünyasında gücü ele alamasalar da, zaman zaman sesleriyle güçlülerin sesini bastırabiliyorlar.
İçinde bulunduğumuz kötü günler kısa vadede pek son bulacak gibi değil...
Ama diğer yandan, daha eşit ve adil bir dünya için tutunacak dallar da pekâlâ var.