Pazar günü Polonya’nın Katoviçekentinde Birleşmiş Milletler örgütünün düzenlediği iklim değişikliği konferansında konuşan, “Mavi Gezegen” gibi ünlü doğa filmleri yapımcısı David Attenborough (94) “binlerce yıllık tarihimizde, insanlığı tehdit eden en büyük tehlike iklim değişikliğidir” diyordu. Attenborough’ya göre iklim değişikliği “uygarlıkların çöküşüne, doğal dünyanın çoğunun yok olmasına yol açabilir”.
Attenborough haklı ama, gereken önlemleri alma konusunda, sözünü ettiği “uygarlıkların” liderliklerinde büyük bir direnç var. Adeta, halklarını bile bile yok olmaya doğru götürüyorlar. Beckett’in deyimiyle “üzerinde düşünmeye değer”.
Bir ‘şeyin’ hakikati
Attenborough “uygarlıklar” diyor ama, aslında bu gezegende artık tek bir uygarlık var: Kapitalist uygarlık. Tüm farklı uygarlıklar olarak tanımlanan yaşam ve kültür dünyaları, artık kapitalizmin dayattığı önceliklere, gereksinimlere göre yaşıyorlar, yaşadıkça da dönüşerek özgünlüklerini kaybetmeye devam ediyorlar. Tüm insanlık tek bir kapitalist dünyada / uygarlıkta yaşıyor. Bir şeyin hakikati, kendini en güzel, o şeyin en aşırı durumunda ortaya koyar. Bu kapitalist uygarlığın hakikati de bir yapısal ekonomik kriz içinde gittikçe ağırlaşan bir iklim kriziyle birlikte çok daha belirgin biçimde gözler önüne serilmeye başladı.
Kapitalist uygarlığın üzerinde yükseldiği sermaye ilişkisi, yalnızca kâr yapmayı hedefleyen bir “makine” ya da daha yeni bir kavramı kullanırsak bir algoritma, adeta bir “yapay zekâ” olarak “yaşar”. Bu ilişkiyi kabul edenler, onun “organlarına” bağlanarak, onun arzularına göre yaşar, “kapitalist gerçekçiliği” benimserler. Bu gerçekçilikte, verimlilik, maliyet gibi kavramlar, sermayenin gereksinimlerine uymayan her şeyi dışlar. Bu yüzden “uygarlığın sonu”, kapitalist gerçekçiliği benimseyenler açısından, bu gerçekçiliğin sınırları, sanat yapıları dışında, somut bir anlama sahip değildir.
Bu nedenle kapitalist uygarlık küresel ısınmayı durdurmak için gereken önlemleri almaya, bunlar kâr, maliyet, verimlilik ilkelerine uymadığı sürece yanaşmaz!
İkincisi, bu “kâr makinesi” tek bir beden olarak değil, birbiriyle rekabet eden sermaye grupları olarak var olur. Bu gruplar da belli bir hiyerarşik devletler sistemi içinde, bu devletlerin “ulus” olarak tanımlanan coğrafyalarında örgütlenmişlerdir. Özellikle sermayeler arası rekabetin kızıştığı, küresel “pastanın” küçüldüğü dönemlerde, sermaye grupları, rekabet sürecine, bu ulus devletleri de araç olarak katmaya başlar.
Diğer taraftan, iklim krizi sorunu gezegende yaşayan insanların, farklı düzeylerde de olsa eninde sonunda tümünün yüzleşmek zorunda olduğu, kapsamı gereği, uygarlık düzeyinde bir sorundur. Hiçbir ulus devlet ya da ulus devletler ittifakı bu sorunu tek başına çözemez. Tüm insanlığı kapsayan bir eşgüdüm, plan, çaba ve anlayış gereklidir.
Kapitalist uygarlık burada, iklim değişikliğini durdurmak için gereken adımların atılmasına karşı ikinci büyük engeli koyuyor. Bu önlemleri almakla yükümlü ulus devletlerde, kimi egemen gruplar, “dış dünyanın”, bir uluslararası işbirliği çabasının iç işlerine, hele kendilerine avantajlar sağlayan ekonomik, siyasi, kültürel düzenlerine karışmasına karşı çıkıyor; bu karşı çıkışı da halklarına “önce bizim ülke”, “anti-emperyalizm” gibi gerekçelerle anlatıyorlar.
‘Anti-emperyalizm’ ve diğer bahaneler
Küresel ısınmaya yol açan sera gazlarını herkesten önce üretmeye, atmosferi kirletmeye başlamış “gelişmiş” kapitalist ülkeler, “önce bizim ülke” bahanesine sığınarak, ahlaki ve mali olarak tarihsel/küresel sorumluluklarından kaçmaya çalışıyorlar.
Hemen her ülkede, ulusalcı popülist (çoğu kez faşist) liderler, hareketler, örneğin, Trump (ABD), AfD (Almanya), Duderte (Filipinler), Bolsonaro (Brezilya), Yasa ve Adalet Partisi (Polonya), “iklim değişikliği” savının, birtakım globalist (siz, Soros gibi Yahudi finansçılar vb. olarak okuyabilirsiniz) güçlerin ülkenin iç işlerine karışmalarına izin veren bir komplosuyalanı olduğunu savunuyorlar. Söz konusu ülke, gelişmiş kapitalist ülkeyse “önce bizim ülke” sloganı; azgelişmiş “bağımlı” bir ülkeyse özellikle “anti-emperyalizm” en güçlü bahaneleri oluşturuyor.
“İklim değişikliği” tartışmaları, kapitalizmin hakikatini gözler önüne seriyor. Bu nedenle, “anti-emperyalizm” gibi savları savunanları, uluslararası işbirliğini, halkların kardeşliği ve eşitliğini açıkça savunmuyor ve kapitalizme karşı açıkça mücadele etmiyorlarsa, sermayenin uygarlığı uçuruma sürükleme sürecinin bileşenleri, “kapitalist gerçekçiliğin” tutsakları (ya da yararlı salakları) olarak mahkûm etmek, ciddiye almamak gerekiyor.
En büyük tehlike (06.12.2018)
Yazarın Son Yazıları
Türkiye’de ağaçlar kesilmeye, ormanlar yakılmaya, su havzaları kurutulmaya gıda krizi derinleşmeye devam ediyor; toplumsal dokusunun örüntüsü çözülüyor. Bir yanda iklim sistemi çökerken öte yanda uluslararası düzen sarsılıyor. İki kriz aynı anda, aynı hızda derinleşiyor. Önümüzdeki 2-3 yol çok ama çok kritik! Bu gidiş içinde iyimser olmak olanaksız. Ülke adeta intihar ediyor!
İklim krizini hâlâ “gelecek kuşakların sorunu” sananları acı bir sürpriz bekliyor.
Çok garip zamanlarda yaşıyoruz.
Sevgili Prenses Marie, O kasvetli Viyana akşamındaki sohbetimizin verdiği cesaretle, bu kez İstanbul’un yapışkan (bu zamanlarda küresel ısınma diye bir şey var) bir gecesinde başka türlü uyuyamayacağımı anlayınca kalkıp bir süredir aklımı kurcalayan bir soruyu sizinle, bu kez bir meslektaşınız olarak paylaşmak istedim.
Sezar, Roma’ya doğru yürürken ordusunu Rubicon nehrinden geçirince “Alea iacta est” (Zar atıldı) demiş...
“O kadar da olmaz!” derken karar çıktı.