LSE, Harvard, Pekin, Yale üniversitelerinden, Soğuk Savaş ve Doğu Asya uzmanı tarihçi, Prof. Arne Westad kitabında (2026- Mayıs) dünya 1914 öncesindeki gelişmeleri andıran bir jeopolitik fırtınanın eşiğinde diyor.
Önceki yazımda, Türkiyeânin bir Süper El Niño iklim olayına hazır olmadığını yazmıştım. Türkiye, iklim krizinden çok daha hızlı, çok daha öngörülemez bir biçimde yaklaşan bu jeopolitik fırtınaya da hazır değil.
FIRTINANIN ÜÇ TEMEL BİLEŞENİ
1- Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kurulan uluslararası ticaret düzeni, bizzat onu inşa eden güçler tarafından bozuluyor. Korumacılık yükseliyor, tedarik zincirleri “eve dönmeye” zorlanıyor, ekonomik karşılıklı bağımlılık silaha dönüştürülüyor. 1914 öncesinde de böyleydi: Onlarca yıllık ticaret entegrasyonu, büyük güçlerin sistemi terk etmesiyle birkaç yılda çöktü. O çöküş içinde, kaybedecek çok şey olduğu yanılgısıyla hareket eden devletler daha pervasız ve hızlı davrandı.
2- 1914’te demiryolu, telgraf, iç patlamalı motor, yeni silahlar, ilk uçaklar dünyayı tanınmaz biçimde dönüştürmüştü. Bir teknolojik devrimi hızı ilerliyor, kültürün, kurumların uyum çabaları bu hızın gerisinde kalıyordu. Askeri öğreti, diplomatik refleks, siyasi hayal gücü de gelişmelerin çok gerisindeydi. I. Dünya Savaşı’nda, generaller eski taktiklerle savaştı ve tarihin görmediği katliamlar yaşandı: 1916-17 döneminde, hemen hepsi emekçi sınıflardan, Somme’da bir milyon, Verdun’de 700 bin, Passchendaele’de 600 bin asker öldü.
Bugün yapay zekâ, kuantum bilgisayar, otonom silah sistemleri benzer bir belirsizlik yaratıyor. Milyon dolarlık füzeler 30 bin dolarlık İHA’ları vurmaya çalışıyor. Siber saldırı ucuzladı, yaygınlaştı; YZ ve kuantum bilgisayarı buluştuğunda tüm şifreleme sistemleri etkisizleşecek, mali, askeri sistemler korunaksız kalacak. Dezenformasyon devlet politikasına dönüştü. Hangi eylemin savaş sayılacağı, hangi eylemin nükleer caydırıcılığı aşacağı hâlâ belirsiz. 1914’te olduğu gibi, bugün de yeni teknolojinin savaş üzerindeki olası etkileri belirsizliğini koruyor.
3- Böyle kritik bir dönemde, büyük güçlerin başında kapasitesi kuşkulu liderlikler var. Bunlar yerel krizleri, savaşları sonlandıramıyorlar. Washington, Moskova, Pekin, New Delhi gibi merkezlerde liderler iç siyasetin baskısı altında eziliyor. Bunların, belki Pekin hariç, hiçbiri uzun vadeli stratejik hesaplar yapamıyor, kısa dönemli kaygılar içinde karşı tarafın motivasyonlarını çoğu kez doğru okuyamıyor. 1914’te de benzer bir durum vardı: Askeri sivil elitler, çoğu kez birbirleriyle akrabaydı, aynı dilleri konuşuyordu, aynı kültürün parçasıydı, sürekli haberleşiyorlardı ama olayların önüne geçemediler. Yapısal dinamiklerin baskısı bireyleri aştı.
HER KRİZİN TAM GÖBEĞİNDE
Türkiye, coğrafi konumu açısından her krizin tam göbeğinde: Rusya’nın batısında, İran’la komşu, Akdeniz’in kuşatma altındaki doğu ucunda, Kafkasya’nın kapısında. Bu konum, olağanüstü diplomatik refleks, uzun vadeli stratejik planlama, sağlam kurumsal kapasite gerektiriyor.
Bu sırada, hem iktidar hem muhalefet, kendi beka sorunlarıyla boğuşuyor. Rıza alma kapasitesini yitirmiş bir rejim, baskıyı artırarak, muhalefetini parçalayarak ayakta kalmaya çalışıyor.
Türkiye’nin dış politikası, tutarlı bir stratejik çerçeveden değil, konjonktürel hamle mantığından, bu beka sorunundan besleniyor. NATO müttefikleriyle ilişkiler araçsallaştırıldı, hem ABD hem Rusya ile tehlikeli bağımlılıklar yaratıldı, Ortadoğu’da birbirine zıt aktörlerle eşzamanlı denge arayışına girildi.
Enerji bağımlılığı, döviz kırılganlığı, kurumsal erozyonla “toplumsal dokusunun örüntüsü” zayıflamış bir rejim, büyük bir krizde manevra alanını kaybeder; dayatmalara direnemez. Bir beka sorunuyla boğuşan muhalefet cephesinde de uzun vadeli bir vizyon, güvenlik stratejisi, enerji bağımsızlığı üzerine ciddi, bir alternatif program yok.
Türkiye’de ağaçlar kesilmeye, ormanlar yakılmaya, su havzaları kurutulmaya gıda krizi derinleşmeye devam ediyor; toplumsal dokusunun örüntüsü çözülüyor. Bir yanda iklim sistemi çökerken öte yanda uluslararası düzen sarsılıyor. İki kriz aynı anda, aynı hızda derinleşiyor. Önümüzdeki 2-3 yol çok ama çok kritik! Bu gidiş içinde iyimser olmak olanaksız. Ülke adeta intihar ediyor!