Beyaz et, gıda güvenliği ve ekonomi politikaları
Veysel Ulusoy
Son Köşe Yazıları

Beyaz et, gıda güvenliği ve ekonomi politikaları

14.06.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Karar vericiler yağışların iyi gitmesinden dolayı bu yıl tarımsal verimin beklentilerin üstünde gerçekleşeceğini mutlulukla vurguluyor.

Son dönemde bu ve benzeri söylemlerin yoğunluğu arttı fark ettiyseniz.

Onlara göre yağışların zamanında ve oldukça yeterli bir şekilde tarla ile buluşması sonucunda verimlilik ve doğal olarak da üretim (arz) artacak. Dahası, enflasyon azalacak.

İlginçtir, son birkaç yılın enflasyonunun yüksek çıkmasını kuraklığa bağlayan aynı akıl bunları söyleyen. Bu akla göre, fiyatlar genel seviyesinin sadece iklim koşulları ile ilgisi olup ne para ne de maliye politikaları ile bir bağlantısı vardır. Olsa bile, iklim koşulları yani yeni bir bir dış güç ülkemizde enflasyonun nedeni olarak öne çıkmaktadır.

Tüm bu kapsamda hemen akla şu soru gelmektedir: Elverişli olmayan iklim koşulları bundan sonra enflasyonu sürekli yukarıda mı tutacaktır?

Diğer bir anlamıyla, senin karar verici niteliğinin istatistikler üzerinde etkisi sadece verileri değiştirmek ile mi sınırlı olacak?

Öyle ya, son 8 yılda enflasyon verilerinin yanında onun etkilediği diğer verilerin nasıl değiştirildiğini halk derinden hissetti. Fakirleşti, açlıkla sınandı.

Esasında konumuz şimdilik bu değil. Vurgumuz gıda güvenliği üzerine olacak.

Son dönemde Bosphorus News’te (BNN) yayımlanan iki dikkat çekici analiz, Türkiye tarımının geleceğine ilişkin önemli bir gerçeği yeniden gündeme taşıdı.

BNN’in değişik kaynaklardan derleyerek hazırladığı tarım, gıda güvenliği, su kaynakları ve kırsal kalkınma alanlarına yoğunlaşan bu makaleleri, günlük haber akışının ötesine geçerek yapısal sorunlara odaklanıyor.

İlk analiz ülkemizin her yıl 19 ila 26 milyon ton gıda kaybettiğini ortaya koyuyor. Ekonomik değeri 5 milyar dolar civarında olan bu miktar tarımsal üretimin yaklaşık yüzde 12’sine karşılık geliyor.

Söz konusu kayıp sadece bir gelir kaybı olarak düşünülemez. Konunun odağında daha çok kaynak israfının olduğu gerçeği de göz önüne alınmalıdır.

İkinci analiz ise gıda güvenliğinin temelinde yer alan su ve arazi kaynaklarına dikkat çekiyor. Ülkemiz su stresi yaşayan ülkeler arasında bulunuyor. Tarım sektörü mevcut su kaynaklarının yüzde 85’ini tüketiyor. Kuraklık riskinin arttığı, yağış ve yağış rejimlerinin değiştiği ve çölleşme baskısının güçlendiği bir dönemde tarımsal üretimin sürdürülebilirliği giderek daha kritik hale geliyor.

Bu iki çalışma birlikte okunduğunda ortaya oldukça çarpıcı bir tablo çıkıyor.

Gelin, bunları sıralayalım:

1. Ülkeniz su stresi sorunu ile mücadele ederken gıdanın yaklaşık sekizde birini tüketiciye ulaştıramıyor.

2. Kaybedilen her ton gıda ürünü sulama suyunun, enerjinin, gübrenin, emeğin ve sermayenin de kaybedilmesi anlamına geliyor.

3. Sorun üretimin yanında hasat sonrası süreçlerde de yoğunlaşıyor.

Uzun yıllardır ülkemizin tarım politikası daha fazla üretim hedefi etrafında şekillendi. Oysa gelecekte, araştırmaların gösterdiği gibi, aynı öneme sahip ikinci bir hedef bulunuyor: Üretileni korumak.

Çözüm ise sorunlara eğilerek onları yok etmede yatıyor.

Daha etkin depolama sistemleri, soğuk zincir yatırımları, lojistik altyapısının güçlendirilmesi ve modern sulama teknolojilerinin yaygınlaştırılması, yeni tarım arazileri açmaktan çok daha yüksek getiri sağlayabilir.

Bosphorusnews.com’un gündeme taşıdığı bu iki çalışma, tam da bu nedenle yalnızca birer tarım haberi değil, ülkemizin uzun vadeli ekonomik ve stratejik geleceğine ilişkin önemli birer uyarı niteliğindedir.

Ve bu değerlendirmeler, beyaz et sektöründe yaşanan son operasyonlardan bağımsız olarak yapılmıştır.