Köşe Yazısı

A+ A-

İki mektup: Biri ‘O’na, öteki Başbakan’a

Paylaş
instela'da paylaş
Bunlarla da ilgilenebilirsiniz
20 Ocak 2016 Çarşamba

Biliyorum, biliyorum, bugün 19 Ocak ve sen her 19 Ocak’ta benden mektup almaya alışıksın ve bu 19 Ocak’ta mektup gelmedi…
Bu yüzden somurtuyorsun değil mi?
Somurtma.
Bugün mektup alman için o mektubun dün yazılmış olması gerekiyor. Yani “19 Ocak değil ama sanki 19 Ocak’mış” gibi bir mektup yazmak.
Bu defa istemedim. Sanki yapay bir mektup olacakmış gibi geldi. O yüzden bir gün önceden yazmadım.
Zaten benim sana yazmam, hâlâ içimde kanayan bir yara olduğunu, kolum kesilmiş de yeri boş kalmış gibi olduğumu anlatmam için ille de 19 Ocak olması gerekmiyor.
Neyse geçelim. Sulu gözlülüğün âlemi yok şimdi…
Bizler?
Bizler iyiyiz. Senin torunlar da benim torunlar da büyüyorlar.
Bizler?
Bizler berbat durumdayız. Epeydir uzaktasın. Bugünkü halimizi sana kestirmeden nasıl anlatsam bilemiyorum. Ülkenin güneydoğusu kanıyor. Devlet Kürt sorununu barışçıl çözmekten kesinlikle vazgeçti. Devletin şiddet olduğu günlerdeyiz artık. Şiddeti siyasal mücadele yöntemi olarak benimsemiş PKK ile mücadeleyi devlet terörünü Kürt halkının tümüne yaymak, onlara ölümcül cezalar biçmek olarak karara bağladı. Bu konuda uyaran, eleştiren herkesi hain ve düşman belliyorlar artık. Savcıların devlet memuru olduğu ve buyrukları hukuktan değil amirlerinden aldıkları günlerdeyiz…
Vazgeçtim…
Durumu kestirmeden anlatamam. Bir başka gün uzun uzun yazarım.
O yüzden kardeşim, “Bizler iyiyiz. Senin torunlar da benim torunlar da büyüyorlar işte”.
Ama sen, hiç de iyi olmadığımızı, ülke ile birlikte kanadığımızı ve ağladığımızı bil…
Mektubu burada bitiriyorum. Çünkü karlar altındaki İstanbul’da artık ağır ağır Şişli’nin yolunu tutmak gerek. Agos’un önünde kadın ve erkek genç Hrant’larla buluşup sekiz yıldır yaptığımız gibi…

***

Ey Başbakan,
Kardeşime yazdığım mektubu kısa kestim. Çünkü size de yazmam gerekiyor.
Tam bir haftadır durup dinlenmeden bağırıyor, çağırıyorsunuz. Medyanız neredeyse ana avrat sövüp sayma düzeyine (düzeysizlik demek istedim) geldi.
Şu 1000’i aşkın akademisyenin imzaladığı bildiriyi bir türlü içinize sindiremediniz.
Sizin patronun “Bunlar devletten maaş alıyor. Nasıl olur da devleti eleştirirler” diyecek kadar zembereği boşaldı. Aydın düşmanlığı tavan yaptı, “Bunlar aydın değil cahil” filan gibi sayıklamalara tanık olduk.
Şimdi de siz, Başbakan olmadan, AKP siyasetçisi olmadan önce bir akademisyen olan siz konuştunuz. Bakın şu cümleler sizin:
“… O metin kesinlikle bu akademisyenlerin elinden çıkmamıştır, o metin bir yerden çıktı, onlar da imza attı. ‘Aydın’ın en önemli vasfı sürü psikolojine kapılmamasıdır. Birçok arkadaşım bana dedi ki görmeden imza attık. Bu tutum kabul edilebilir değil. Esas sorumlu o metni bu şekilde çıkarmış olanlara. Yoksa ben bu metine imza atanların özeleştiri yapacaklarına inanıyorum. Ben onların okuyarak ciddiyetle imza attıkları kanaatinde değilim…”
Bu sözlerin o bildiriye imza atan akademisyenlere ne kadar ağır bir hakaret olduğunun farkında değil misiniz? Bir aydının ciddi bir bildiriyi ciddiyetle okumadan imzalayacağına sahiden inanıyor musunuz?
Sözlerinizi okudum ve sizin adınıza utandım.
Yarın bu konuda yine yazacağım. Ciddiyetle okuyun e mi?