15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı
Güven Baykan
Son Köşe Yazıları

15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

19.01.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir. Ama 15 Ocak 1902, kışın ortasına bırakılmış bir sıcaklık gibidir. Nâzım Hikmet’in doğum günü… Bir insanın dünyaya gelişiyle, bir dilin de yeniden nefes alması arasında bazen görünmeyen bir bağ vardır; Nâzım söz konusuysa o bağ iyice belirginleşir. Çünkü onun şiiri, en çok da “sevmenin” cümle kurma biçimini değiştirir.

Nâzım’ın romantizmi, çiçek kokulu bir kolaylık değildir. Aşkı bir sığınak diye değil, bir “dayanma biçimi” diye kurar. Sevmek onda sadece bir duygu değil; bir tür ahlaktır. Yalnız sevdiğine değil, hayata karşı da söylenmiş bir söz gibi durur: “Ben, kalbimi küçültmeyeceğim.” Bu yüzden Nâzım’ı okurken, insan kendi içindeki en hassas yere dokunulmuş gibi olur; ama aynı anda omuzlarına bir ağırlık da biner. Çünkü sevgi, onun dilinde hafif bir şey değildir; taşıdıkça büyüyen bir sorumluluktur.

Biyografisini madde madde saymak kolay: Gençlik, mücadele, hapis, sürgün… Fakat bu kelimeler, Nâzım’ın asıl hikâyesini tek başına anlatmaz. Asıl hikâye, bütün bu sert kırılmaların içinden geçerken bile “aşkı eksiltmemek”tir. İnsanın kendi hayatında bile yapamadığı bir şeyi, bir şiirin içinde inatla sürdürmektir: Yaralanınca içine kapanmak yerine, daha çok sevmeyi göze almak.

Onun şiirinde aşk iki kişiye sıkışmaz; bir yüzle başlar ama bir kalabalığa açılır. Bir sevgiliye yazdığı cümlede, bazen şehrin sokaklarında yürür; bazen bir deniz kıyısı; bazen bir çocuğun uykusu; bazen de memleketin bitmeyen yorgunluğu… Nâzım’da sevgi, insanı yalnız bırakmaz; çoğaltır. Bu yüzden romantiktir: Çünkü romantizm, bazen birini özlemek değil; dünyayı daha yaşanır kılacak kadar sevmeyi sürdürmektir.

Nâzım’ın dili de bu romantizmi destekler: gösterişe kaçmadan ritim kurar; konuşur gibi akarken bir anda şiirin derinliğine iner. Kelimeleri “güzel dursun” diye değil, “daha doğru vursun” diye seçer. Bir cümlesi, insanın göğsünde yankılanır; sonra günlerce susmaz. Ve en önemlisi: Gelecek zaman kipini sever. “Unutmayacağız” der gibi, “daha var” der gibi, “henüz bitmedi” der gibi… Kışın ortasında bile yazı hatırlatan tarafı buradan gelir.

Bugün, 15 Ocak’ta Nâzım’ı anmak bana şunu düşündürüyor: Aşk, çoğu zaman bir kişiye yöneltilmiş bir cümle sanılır. Oysa bazı aşklar, doğrudan yarına söylenir. “Yarın” dediğimiz şey, çoğu zaman bir takvim yaprağı değil; içimizde diri tuttuğumuz bir ihtimaldir. Nâzım’ın romantizmi, o ihtimali koruma ısrarıdır.

Belki de bu yüzden, onun doğum gününde insanlar kendi hayatlarına daha dikkatle bakıyor. Kimseye göstermediği kırgınlıklarını, içindeki küçük karanlıkları, “burası artık düzelmez” dediği yerleri… Sonra Nâzım’ın şiiri gelip oraya oturuyor ve sanki şunu fısıldıyor: “Bazen dünya değişmez; ama sen, dünyaya verdiğin cevabı değiştirebilirsin.” İşte romantik olan tam da bu: Kırılmakla kapanmak arasında bir yerde, yine de sevmeyi seçmek.

15 Ocak 1902’yi bu yüzden yalnız bir doğum tarihi diye anmak istemiyorum. Bu tarih, kalbin dilini büyüten bir başlangıç gibi geliyor bana. Bir insanın doğduğu gün, bize de yeniden başlama cesareti verebiliyor: Daha açık konuşma cesareti, daha dürüst sevme cesareti, daha uzun dayanma cesareti…

Nâzım’ın doğum gününde, kendime tek cümlelik bir not düşüyorum: Aşk bazen bir yüzün kıyısına demir atar; bazen de insanın kendi içinde sakladığı en iyi ihtimalin geleceğine. O ihtimali korumak, dünyanın sertliğine karşı alınmış en zarif, en inatçı karardır.

İlgili Konular: #Nazım Hikmet Ran

Yazarın Son Yazıları

Bebeklerin Ulusu Yok

Başlığını Ataol Behramoğlu’nun aynı adlı şiirinden ödünç alıyorum. Çünkü bazı sözler yalnızca şiirde kalmaz; bir gün gelir, çağın vicdanına dönüşür.

Devamını Oku
09.03.2026
Bir El Daha: İki Sandalye Arasında Kalan Hayat

Konken oyunu, sahnede yalnız bir eğlence değil; bir temas biçimi. Kartlar dağıtıldıkça, aslında geçmiş dağıtılıyor. “Ben böyle yaşadım” diyen bir hafıza… “Ben böyle dayandım” diyen bir yalnızlık… Her el, bir önceki elin gölgesini taşıyor. Her kayıp, yalnız oyunda değil; hayatta da bir yerden eksilmeyi hatırlatıyor. Her kazanma, bir anlık sevinçten çok, “hâlâ buradayım” demek.

Devamını Oku
02.03.2026
Mutluluk Artmış: Peki Bu Memlekette Neden Yüzler Asık?

Geçen hafta açıklanan Yaşam Memnuniyeti verilerine baktım. Kâğıt üstünde tablo düzgün: “Mutlu olduğunu” söyleyenlerin oranı 2024’te yüzde 49,6 iken 2025’te yüzde 53,3’e çıkmış. Ortalama yaşam memnuniyeti puanı ise 10 üzerinden 5,7’de kalmış. Aynı tabloda ülkenin en önemli sorunu yine hayat pahalılığı: yüzde 31,3. Arkasından yoksulluk ve eğitim geliyor. Yani rakamların yüzü gülüyor ama memleketin derdi yerli yerinde duruyor.

Devamını Oku
23.02.2026
Ganita’yı Kurtaran Akıl Nereye Gitti?

Geçmiş öyküleri karıştırırken Ganita Direnişi’ne rastladım. Bir şehir bir zamanlar buldozerin önüne dikilmiş; bugünse denize varmak için iki yolu aşmayı kader sanıyor.

Devamını Oku
16.02.2026
Taç Gitti, Kravat Kaldı: Gücün Yazdığı Kurallar

Bazen bir akşamüstü, günün kalabalığı çekilirken kitaplığın önünde duruyorum.

Devamını Oku
09.02.2026
İstanbul “İptal” Dedi, Sorbonne “Hayır”

Randevuyu iptal ediyoruz. Aboneliği iptal ediyoruz. İlişkiyi iptal ediyoruz. Birbirimizi iptal ediyoruz. Bir süredir de diplomayı iptal ediyoruz.

Devamını Oku
02.02.2026
Kanada Tutmadı, Grönland’a Bakıyorlar

Bu hikâyeyi “jeopolitik” diye okumak kolay: Haritalar, üsler, rotalar, güvenlik…

Devamını Oku
26.01.2026
Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Onurlu bir miras: Uğur Mumcu

Devamını Oku
24.01.2026
15 Ocak 1902: Nâzım’ın Doğum Gününde Aşkın Israrı

15 Ocak, takvimde sıradan bir kış günü gibi durabilir.

Devamını Oku
19.01.2026
Karakol gölgesinde renk: Fikret Muallâ

Bu haftaki yazımda, bir ressamın paletine sinmiş bir duygunun izini sürmek istiyorum: Korkunun.

Devamını Oku
12.01.2026
Bir oda dolusu Cumhuriyet

Heykeltıraş arkadaşım Ahmet Çolak'ın köydeki evini ziyarete giderken, köyün içine girer girmez itfaiyeyi gördüm.

Devamını Oku
05.01.2026
İdare Etmek… Memleketin En Yorucu Fiili

İdare etmek… Bir fiil gibi durur; oysa çoğu zaman bir hayat biçimidir.

Devamını Oku
29.12.2025
Eskişehir’de Edebiyatın Işığı

Eskişehir’e her gelişimde, kentin kendine özgü bir “kültür dili” olduğunu yeniden fark ediyorum.

Devamını Oku
22.12.2025
İnadına Utanalım

İnadına Utanalım

Devamını Oku
15.12.2025
Kötülük Örgütlü, Edebiyat ve Sanat da Öyle Olmalı

Televizyonda, sosyal medyada, gazetede her gün aynı cümleyi duyuyoruz:

Devamını Oku
09.12.2025
Dünya’nın her yerinde, dağlara ve taşlara zeytin ağaçları dikilirken, biz bu ağaçlardan ne istiyoruz?

“Şimdi zeytin dikme zamanı mı?” diye sorabilirsiniz, ülkemizde seçilmiş belediye başkanları ve emekçiler aylardır tutuklu bulunurken… Toplu yemeklerde insanlar aynı gıdadan zehirlenirken… Kadınlar yalnızca kadın oldukları için yaşamlarını yitirirken... Çocukların isimleri resmi kayıtlara geçmezken… Barınaklarda ve sokak aralarında hayvanlar toplu yok edilirken…

Devamını Oku
01.12.2025
Köy Enstitülü öğretmenin öyküsü

Cumhuriyet’te ilk köşe yazıma nereden başlayacağımı uzun uzun düşündüm. İnsan ilk cümlesini bir kapı eşiği gibi kuruyor; içeriye neyi alacağını, ardında neyi bırakacağını tartarak. Ben o eşiği, babamla yaptığımız Köy Enstitüsü sohbetlerinden birinde duyduğum bu yaşanmışlıkla geçmek istedim. Çünkü hem benim öğretmenliğe, eğitime, Cumhuriyet fikrine bakışımın kökleri orada, hem de Öğretmenler Günü’ne yakışır bir hatırlama taşıyor içinde.

Devamını Oku
24.11.2025