Aslı Aydıntaşbaş

Uyurgezerlik tehlikelidir

17 Eylül 2017 Pazar

“Uyurgezer” lafı, son yıllarda tarih ve siyaset yorumcuları arasında moda oldu.
Nasıl mı?
Biraz dolambaçlı olacak ama anlatayım... Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümü dolayısıyla 2014’ten bu yana çok ilginç kitaplar çıktı. Ancak bunlardan biri, Cambridge Üniversitesi Tarih Profesörü Christopher Clark’ın “Uyurgezerler” kitabı, inanılmaz ün yaptı.
Çünkü Clark, büyüklerimizin hâlâ “Birinci Savaş” diye andığı bu korkunç savaşın çok değişik bir özelliğini vurguluyordu: Meğerse bu, kimsenin bilerek ve isteyerek girdiği bir savaş değilmiş. O dönem Avrupalı güçler, gelen milliyetçilik ve savaş tehdidini göremeyen “Uyurgezerler” gibiymiş. O dönem Rusya’da modernleşme, Almanya’da sanayi hamleleri var. İngiltere şu an ABD’nin olduğu konumda ve en güçlü devlet. Amerika ise her şeyden uzak ve kopuk, kendi işine bakıyor. Osmanlı, Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya- Macaristan, Rusya... hiçbirinde “Haydi savaşalım!” diye bir hissiyat yok.
Tam tersine 1914 başında Avrupalı siyasetçiler, “Aman ne güzel artık savaşlar dönemi geride kaldı. Artık bilim ve kültür çağındayız” diye ortalıkta dolanıyor...
Ama nasıl olduysa, hepimizin de tarih kitaplarından hatırladığı gibi, 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliaht prensi Franz Ferdinand, Saraybosna ziyareti sırasında Sırp milliyetçileri tarafından öldürülüyor. Bu suikast, öyle bir olaylar silsilesini tetikliyor ki, adeta bir video oyunu hızıyla, çok değil tam 37 gün içinde bütün Avrupa devletleri kendini çok kanlı savaşın içinde buluyor.
Birinci Dünya Savaşı, Pasifik Okyanusu’ndan Afrika’ya, Japonya’dan Gazze’ye kadar her yeri kana buluyor. Muharebelerdeki kayıplar, 150 bin, 250 bin diye gidiyor. Sınırlar değişiyor, imparatorluklar çöküyor.
Dört yıl sonunda toplam 16 milyon ölüm... Şimdi gelelim bunları neden anlattığıma... Bazı tarihçiler, içinde bulunduğumuz dönemi Birinci Dünya Savaşı arifesine benzetiyor ve dünya güçlerinin benzer bir “aymazlık” içinde olduğu görüşünü savunuyor.
Ben de böyle düşünüyorum.
Dünyada yükselen popülist milliyetçilik; Ortadoğu’daki mezhep ve vekâlet savaşları; ABD’de Trump komedisi; Avrupa’nın her daim aynada kendi aksine âşık olma halleri; Rusya’nın yeniden imparatorluk kurma hırsı... Türkiye’de ise, önü arkası düşünülmemiş bir milliyetçi koalisyon, kendini bir türlü toparlayamayan bir muhalefet ve 2019 dışında bir derdi olmayan bir devlet stratejisi...
Bu uyurgezerler tablosunda, ufacık bir kıvılcım bile bizi olmadık bir savaşın içine sokabilir.
Bu yüzden de Türkiye’nin “Ansızın Afrin’e gireceği” ya da “İdlib’e 25 bin asker göndereceği” haberlerini okuyunca, bir ürperti hissetmiyor değilim.
Aynı şekilde Ankara’nın MHP baskısına yenik düşmesi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın daha önce “Duygusal çıkışlar yanlış olur” diye tanımladığı serinkanlı tutum yerine, 25 Eylül’deki Kürdistan referandumuna askeri bir tepki vermesi (ya da MHP’yi tatmin etmek adına Irak değil Suriye’ye dalması) olasılığı beni ürkütüyor.
Sadece Türkiye değil, İran, Irak, Suriye, Rusya ve ABD’nin de benzer derecede sığ ve kısa vadeli düşündüğünü görüyorum.
Ve bu yazıyı bitirirken, “İnşallah yanılıyorumdur” demek dışında başka da bir sonuç cümlesi gelmiyor aklıma...  



Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Yaklaşan facia 6 Eylül 2018
Bu mu devlet aklı? 26 Ağustos 2018

Günün Köşe Yazıları