Dünyada büyük güçler arası kutuplaşma hızlanırken Türkiye toplumunda da kutuplaşmalar ve çürüme derinleşiyor. İktidar, yandaş basın bağırıyor: “Ülke yaşamsal bir tehlikeyle yüz yüze. Muhalefet aklını başına toplamalı. Yoksa...”
Gerçekten de, ülke bugün yaşamsal bir tehlikeyle yüz yüzedir. Ancak bu vahim durumun mimarı, 16 yıldır ülkeyi yöneten AKP liderliğindeki siyasal İslamın kendisidir. Hem yangını çıkarttılar hem de yangın var diye bağırıyorlar. Pes doğrusu.
Kutuplaşma ve silahlanma yarışı
ABD-Rusya kutuplaşması Ortadoğu’da patlayıcı biçimler sergilemeye başladı.Örneğin, Rus kökenli paralı askerlerden oluşan birkaç yüz kişilik bir birlik Suriye’de bir ABD üssüne saldırdı; çok şiddetli bir karşı saldırıyla karşılaştı, çok sayıda kayıp verdi. Uluslararası medya “tırmanmayı körüklememek” için olsa gerek, ilgili haberleri hemen gündemden kaldırdı. Yorumculara göre, ABD kayıp vermediği için olayı tırmandırmak istemiyor; Putin bu “hibrid savaş” harekâtından zararlı çıktığı için susmayı tercih ediyor. Ya Rus birliği saldırdığı hedefe nüfuz edebilseydi, çatışmalar uzasaydı, ABD tarafında da benzer çapta kayıplar oluşsaydı... Bu cümleyi tamamlamak kolay değil... Şimdi, olanlar oldu, taraflar gereken dersleri çıkarıyorlar. Örneğin Rusya’nın, olaydan sonra Suriye’ye radara yakalanmayan hayalet uçaklar getirdiği söyleniyor.
ABD Ulusal Güvenlik Belgesi, Çin’i başlıca rakip ilan ettiğinden bu yana, ABD ve Avrupa basınında, Çin’in askeri gücünün, teknolojik gelişme hızının, Batı’ya yetişmeye başladığını anlatan araştırmalarda belirgin bir yoğunlaşma var. Bu araştırmalar, nükleer, elektronik silahlar, uzay çalışmaları alanında, Soğuk Savaş’tan bu yana ilk kez yeniden hızlanan yarışa dikkat çekiyorlar. Tam bu sırada Alman Savunma Bakanlığı, Alman ordusunun, teknoloji ve donanım açısından ne kadar yetersiz olduğunu vurgulayan bir raporla, Almanya’nın da silahlanma yarışına katılmaya kararlı olduğunu ilan ediyor.
Bu araştırmaların bir kısmı da Çin’in Avrupa’ya, hatta Madrid’e kadar uzanan “İpek Yolu” projesinin mekân düzenleme, siyasi-ekonomik nüfuz alanları yaratma çabalarıyla, ABD ve Avrupa’da stratejik sektörlerdeki şirket edinimlerinin boyutlarıyla, ABD’nin ve Almanya gibi Avrupa ülkelerinin bu edinimleri engelleme çabalarıyla ilgileniyor. Dünyada, ABD hegemonyası altında şekillenmiş ekonomik model, güvenlik mimarisi çözülürken yeni bir düzenlemeye yumuşak geçiş yapılabileceğine kimse (en önemlisi “kutupları” oluşturan ülkelerin güvenlik uzmanları) inanmıyor.
İçerde kırılganlık ve kutuplaşma
Dünyada durum böyleyken Türkiye halklarını giderek daha çok tehdit eden yaşamsal tehlikeler, AKP’nin, iskambil kâğıdından kaleleri anımsatan ekonomik, toplumsal projesinden, güvenlik mimarisinden kaynaklanıyor.
“Dışardan borçlan, içerde kamu malını sat, ormanları yok et rant yarat (haracını al), yandaşlar arasında paylaş ekonomisi”, geçen hafta aktardığım gibi, borç oranlarını, mali dengeleri, sürdürülemez düzeylere taşıdı. AKP’nin toplumsal mühendislik projesi, güvenlik paranoyası, toplumsal dokuda, adalet, mal ve can güvenliği, birey (özellikle kadın ve çocuk) hakları ve özgürlükleri alanlarında büyükyaralar açtı. Ülkenin kültürel alanı, adeta, kafalarını kadın, çocuk bedenine, cinsellik korkusuna takmış tarikatçı meczupların eline teslim ediliyor. Siyasal İslamın sivil milislerinin saldırganlıkları yasal koruma altına alınırken Diyanet “Cihat”ı över, silahlı “Cihat”ı yüceltirken, Kürt ve YPG sorunu da adeta “din savaşları” kapsamına alınırken, birileri medyada, öldürmeye hangi semtten başlamayacaklarını tartışıyor.
Geçen haftalarda yayımlanan “Toplumsal Eğilimler” araştırması, Alman Marshall Fonu (GMF) ile Bilgi Üniversitesi’nin birlikte hazırladığı “Türkiye’de kutuplaşmanın Boyutları” başlıklı araştırma, Müslüman-Laik, Kürt-Türk farklılıkları üzerinden ileri derecede kutuplaşmış, her an patlamaya hazır bir toplum resmi çiziyordu.
Evet muhalefet aklını başına toplamalı. Yoksa...
Tehlikenin farkında değil misiniz?
Yazarın Son Yazıları
ABD özel güçleri Maduro’yu kaçırdı, tutsak aldı.
Bu jeopolitik ortam, içeride yeni bir devlet biçimini de besliyor. Güvenlik gerekçesiyle ifade özgürlüğünün daraltılması, algoritmalarla gözetim, sürekli olağanüstü hal dili, muhalefetin “iç düşman” olarak kodlanması artık sıradanlaşıyor. Dünyanın hemen her yerinde, farklı biçimler alsa da otoriterlik ve totaliter teknikler, “süreç olarak faşizm” içinde normalleşiyor.
Yeni model arayışına IMF ve Dünya Bankası da katılmış.
Avrupa Birliği, 2026’ya Trump Amerika’sının ve Putin Rusya’sının basınçları altında “Birliğin bir geleceği var mı” sorusuyla giriyor. Ancak, bu sorunun cevabı öncelikle AB’nin iç çelişkilerinde, yapısal sorunlarında yatıyor.
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin’in neoliberalizmden farklı modeli, büyük güç rekabetine bakışı, “Çin mi kazanacak ABD mi” sorusunun ötesinde uzun vadeli bir stratejiyi yansıtıyor. 2026’ya girerken Çin modeli yalnızca çevre ülkelerin değil, merkez ülkelerin liderliklerinin de ilgisini çekiyor.
Türkiye, yıllardır siyasal İslam rejiminin “toplumsal ruh mühendisliği” projesinin baskısı altında yaşıyor.
Erkek fantezilerini meşrulaştıran faşist ve siyasal İslamcı ideolojilerle hesaplaşmadan algoritmaları suçlamak kolaydır ama asıl nedeni görünmez kılan politik bir kaçıştır.
Sağın bu birlik refleksi, ideolojik bir tutarlılıktan değil, son derece sade bir siyasal sezgiden besleniyor: İktidarı istiyorsan yan yana duracaksın.
ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (UGS) bu kez emperyalizm ve faşizm kavramlarının ışığında bakacağım.
Önümüzdeki dönem dünya siyasetini yalnızca büyük güç rekabeti değil; milliyetçi, hatta uygarlıkçı reflekslerle donanmış yeni bir “teknolojik kapitalizm” biçiminin, faşist ideolojinin küresel ölçekte (öncelikle de UGS’nin, “göç dalgaları altında kimliğini kaybeden, gerileyen uygarlık” olarak tanımladığı Avrupa’ya), dayatılması belirleyecek.
Pazartesi günü, 2026’ya girerken ABD ekonomisinin çok kırılgan, küresel ekonominin resesyon eşiğinde olduğunu vurgulamıştım.
Dünya ekonomisi 2026’ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam ediyor, riskler ve büyüme önündeki engeller artıyor.
“Komisyon”, hukuki, idari ve anayasal bir zeminden yoksun.
The Economist 1990’larda, bir sayısında, finansallaşma başlarken 10 dev ABD bankasını kastederek “evrenin yeni efendileri” diyordu. Bu bankalar dünya borç piyasasında egemendi.
Serbest piyasa Ayetullahları sevindiler...
Küresel Organize Suç Endeksi’nin 2025 raporu açıklandı. Türkiye 2020’de 6.9 puanla 12. sıradayken bugün 7.2 ile 10. sıraya yükselmiş. Küresel ortalama 5.08. Bu endeks, sadece mafyanın gücünü ya da kaçakçılık hatlarını ölçmüyor; devlet içi yapılardan finansal suçlara, yargı bağımsızlığından ekonomiye sızmış suç ağlarına kadar geniş bir tabloyu ortaya koyuyor.
Küresel ısınma üzerine “Taraflar Konferansı” (COP30) Brezilya’da toplandı.
Emperyalist sistemin ABD, AB gibi merkezlerinin Türkiye gibi çevre ülkelerle ilişkilerinde demokrasi arzusu hiçbir zaman gerçek bir faktör olmadı. Bu ilişkiler her zaman çevre ülkenin ekonomik, jeopolitik açıdan kullanılabilir olma ilkesine dayandı.
Trump’ın başkanlığından hoşnut olmayanların oranı yüzde 60’ı geçti.
Busan’daki Trump-Şi zirvesi, yalnızca iki ülke arasındaki ticaret savaşında geçici bir ateşkes anlamına gelmiyor; aynı zamanda, 21. yüzyılın jeopolitik dengelerinde güç, liderlik gibi kavramların yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Zirvenin sonunda Trump’ın “12 üzerinden 10’luk bir görüşme” sözleri, Şi’nin ise “Dev gemiyi birlikte yönetiyoruz” vurgusu, ”yeni” bir durumu sergiliyor: Amerika artık “tek süper güç” değil.
Gözlerimizi gerçeğe açmamız gerekiyor.
Z kuşağının emeğin, doğanın, LGBTQ ve kadın haklarının değersizleştirilmesine, ırkçılığa gözetim kültürüne ve kurumsal otoriterliğe karşı zaman zaman isyana varan direnişi, yalnızca bir kuşak çatışması değil, sermayenin denetim kapasitesini sınırlayan tarihsel bir başkaldırı biçimi. Tam da bu nedenle, işletmelerinde kontrolü yitirme korkusu, teknoloji sermayesini giderek demokrasi düşmanı, hatta faşizan reflekslere sürüklüyor.
İsyan ve ekonomik kriz dinamikleri tarihte zaman zaman çakışıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Altın 4 bin dolara ulaştı, piyasalarda “Borsa aşırı değerli” uyarıları sıklaştı. Jamie Diamond, Warren Buffet gibi ünlü yatırımcılar bu durumun sürdürülemezliğine işaret ediyorlar.
Gazze’de savaşın yerini alan ateşkes, ilk bakışta bir nefes alma imkânı sundu.
Cuma günü, Aurelien adlı bir yazarın “The cult of can’t” başlıklı denemesine rastladım. Perşembe yazımı okumuş olanların ilgisini çekeceğini düşünerek özetliyorum.
Kapitalizmin merkezlerinde (Anglosakson dünyada) uzun yıllar küreselleşmenin, teknolojinin (özellikle internet ve dijitalleşme) bizi “bugünden daha iyi” (özgür, demokratik, bolluk) günlere taşıyacağı anlatıldı.
Bu kez şanslıyım, önümde iki fotoğraf var. Meclis’in açılışında ve akşamında verilen davet sırasında çekilmiş bu fotoğraflar bugünkü siyasi şekillenmenin, “sağını-solunu”, çok güzel betimliyorlar.
Cumhurbaşkanının ABD ziyareti, MAPEG’in, 33 ilin topraklarını doğrudan madencilik yatırımlarına açması emperyalizm tartışmalarını yeniden canlandırdı.
Bilimde bazen bir sıçrama yalnızca araştırmacıların dar çevresini değil, tüm insanlığın geleceğini etkiler. 2020’de DeepMind’in geliştirdiği AlphaFold sistemi böyle bir andı.
“YZ dünyayı yutuyor” artık abartılı bir iddia değil.
Tsiridis’in çalışmasının en güçlü yanı, somut tarihsel analizleri belgelerle destekleyerek sivil toplumun (çoğunlukla göz ardı edilen) rolünü vurgulaması.
Dünya siyaseti ve ekonomisi, daha önce hiç görülmemiş bir biçimde birbirine benzeşen güç dinamikleriyle şekilleniyor.
Gazze’de yaşananlar, uluslararası medyada sıklıkla “çatışma”, giderek soykırım olarak tanımlansa da Prof. Jiang Xueqin olanların arkasında çok daha karanlık bir gerçeğin yattığını söylüyor.
ABD yönetimi, yeni savunma stratejisi raporunu, (QDR2001), 11 Eylül 2001 “olayının” tozu yatışmadan açıklamıştı.
Endonezya, yaygın protesto gösterileriyle sarsılıyor. Başkent Cakarta’dan ülkenin dört bir yanına yayılan bu olaylar, sadece yerel bir huzursuzluk değil, aynı zamanda küresel kapitalizmin çevre ülkelerde yarattığı derin eşitsizliklerin, devlet şiddetinin bir ürünü. İsyanın temelinde rejimin tüm kilit kurumların, parlamento dahil, içini boşaltmasıyla, demokratik haklarını kaybetmekte olduklarını hisseden geniş kitlelerin tepkisi yatıyor.
“Küreselleşme” yerini parçalanmaya bırakıyor, bir yeni-jeopolitik şekilleniyor.
Trump, seçim kampanyası boyunca, diktatör olmak dahil tüm arzularını açıkça söyledi. Dahası, Heritage Foundation “Project 2025” başlığı altında 900 sayfalık bir faşist devlete geçiş programı yayımladı. Bu program, devlet bürokrasisindeki özellikle de güvenlik bürokrasisindeki, “kurumsalcıları” ve “anayasalcıları” tasfiye ederek yerlerine başkana sadık olanları atamayı planlıyordu.
Uluslararası ilişkiler alanında yeni bir kavram var: “Ekonomik zorlama çağı” (Foreign Affaires).
Peki bu “ekonomik patlama” yaşanırken, insanların yerini YZ ajanları alırken, artan çıktıyı karşılayacak, kârların gerçekleşmesine, alınacak yatırım kararlarına kaynak olacak tüketici talebi nereden gelecek?