Aşk Şeysi…

Kim, Musa dışında kimsenin konuşma fırsatı bile bulamadığı yüce ve temas ettiği her şeyi yücelten kusursuz Tanrının yerini tutabilirdi ki?

19 Eylül 2021 Pazar, 10:26
Aşk Şeysi…
Abone Ol google-news

Nietzsche delirip bir sürü insana, “Çarmıha Gerilmiş Dionysos” imzalı mektuplar yollamaya başlamadan iki yıl kadar önce, “aradan iki bin yıl geçti ve tek bir yeni tanrı çıkmadı!” diyordu alayla. Çoktan ölümünü ilan etmişti zaten Tanrının. Protestan ahlâkın yol açtığı nihilizm batağındaki insanlar öldürmüştü Tanrıyı. 

Ama insan teki, eksik doğmuş ve hayatı boyunca tekrar bütün olabilme peşinde koşan bir canlı olduğu için, öldürdüğü tanrının yerine bir başka tanrı yaratmakta hiç de gecikmedi. Tanrıyla bir olma isteği, insanın farkında olduğu eksikliğinin tamamlanması, yalnızlık ve değersizlik duygularının telafisi olarak, insanları hayatın aldırmazlığı karşısında binlerce yıldır az çok teselli ediyordu. Sıradan insanın Tanrı / Allah aşkıyla yücelme duygusuna ihtiyacı vardı. 

Hiç görmedikleri, evrenin her yerinde olan ve kendine bile ihtiyaç duymayan kusursuz bir tanrının yerine, adına aşk dedikleri, en az kendileri kadar eksik bir başka insan tekinde bulacaklarına inandıkları, tanımlanması bile mümkün olmayan o ‘şey’i geçirdiler. Kim, Musa dışında kimsenin konuşma fırsatı bile bulamadığı yüce ve temas ettiği her şeyi yücelten kusursuz Tanrının yerini tutabilirdi ki? Kim ki çok eksikti, o, adına maşuk dediği ama en az kendisi kadar eksik ve en az kendisi kadar maşukla bir olmaya muhtaç olan ötekine daha çok bağlanıyordu. 

Ne korkunç bir çelişki! İnsanın insana kurduğu ne acılı bir tuzak!

Yaşam enerjisi anlamına da gelen erotik arzular, Freud’un libidinal enerji olarak adlandırdığı bedensel içgüdüler, topluluk halinde yaşamanın mutlak koşulu olan normlarla ciddi bir çatışma ve çelişki içinde olmuştu hep. Hormonların yol açtığı ve anında doyurulmayı talep eden bedensel ihtiyaçlar toplumun ahlâk kurallarından örülü duvarına çarpıp Freud’un nöroz olarak adlandırdığı, mutsuzlukla bezeli acılı insanlık hallerine yol açıyordu. Bedeni aracılığıyla tatmin olmak için yanıp tutuştuğu ötekini ikna etmek adına ne diller dökmesi gerekiyordu ve ne nazlarla boğuşmak zorunda kalıyordu insan teki. 

Hayvanların çiftleşmesine her daim tanık olan ve Aydınlanmanın akıldışı bir şekilde aklı yüceltme tuzağına yakalanmış insan teki, kendini bir hayvanla aynı düzeyde görmemek için bedeninin ihtiyaçlarını bastırıyordu. İstemeden bastırılmak zorunda kalınan her bedensel ihtiyaç bir ruhsal hastalık belirtisi olarak vücûduna yapışıyordu. Bedenin fizikselliğinden ve sınırlılığından ayırmak için vücûd demeyi seçtiğim ‘şey’ ilkel bedensel ihtiyaçları ‘arzu’ olarak algılıyor ve doyurulduğunda haz vereceğinden emin olduğu, ötekiyle birleşebilme ihtiyacıyla kıvranıp duruyordu. Doyurulmayan arzu acıya dönüşüyordu ve bu insanın kaçınabileceği bir şey değildi. Bu arzuyu doyurma uğraşı, benliğin eksikliğini gidermeye yönelik nafile bir çaba olarak kalsa da zihnin işin içine katılması nedeniyle, insan kendini hayvan kadar aşağı hissetmiyordu - duyu organlarımız aracılığıyla temas ettiğimiz şeyi ya da ötekini algılamak zihinde gerçekleşir çünkü. Zihinsel işlevler de bizi hayvandan üstün kılan yanımızdır ya, güya…

Aydınlanmanın akıldışı akılcılığına karşı bir isyanın ortaya çıkması elbette gecikmedi; romantizm, edebî ve felsefî olarak. Romantizm, özellikle de Alman romantizmi bütün bunları yüceltti de yüceltti ve bu arzunun adına aşk dedi. 21. yüzyıla, yani bugünlere kadar süren uzun bir 19. yüzyıl yaşıyoruz bu anlamda. Tanrıyla bir olarak bütünlenme umudunu Nietzsche’nin, “Tanrı öldü!” çığlığıyla birlikte yitirmiş olan ve eksikliğe mahkûm ama bunu kabul etmemekte direnen insan, bütünlenerek yücelme umudunu, birinden ötekine çaresizce koştuğu maşuklar aracılığıyla sür(ün)dürmeye devam etti. 

Çizen: Özge Ekmekçioğlu

Ama iki eksik bir tam yapmıyordu işte, heyhat! 

Bir olmaya çalışmak, iç içe geçmekten ve eksik olan benliğimizi daha da eksiltmekten başka bir işe yaramıyordu oysa ama hiç kimse bunu görmek istemedi. Bedensel ihtiyaçlarımız ve vücûdumuzun her zerresinde hissettiğimiz, doyurulmadıkça acılaşan arzu, aşk olarak adlandırılan ‘uygar’ ve romantik ‘şey’in altında serili olarak bulunmasa ve bir dayanak vazifesi görmese, aşk denen ‘şey’ hiçbir zaman varolma olanağı bulamaz. Ve biz bunu hâlâ görmüyor ve eksik olan öteki yarımızı aramaya devam ediyoruz.

Tekrarlamaktan çekinmiyorum; tartıştıklarımız bağlamında varolan tek şey, varlığımızda vücûdiyet bulmuş olan cinsel arzudur. Ve bunun aşkla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. 

Peki neden öbür ötekini değil de bu ötekini arzularız? Cumhuriyet Cumartesi ekinin bütün sayfalarını bana vermedikleri için, bu sorunun yanıtını arama çabamı gelecek haftaya bırakmak zorundayım. 

Ama örtük bir ‘spoiler’ size. Arzuladığımız özneyi bulduğumuzda, Schopenhauer’in kirpilerini bir an olsun aklımızdan çıkarırsak, bizi bekleyen tek şey hüsran olacaktır.