İnsan zihni bazen bir sorunu çözmek için düşünür, bazen de düşüncenin kendisi soruna dönüşür. Herkesin başına gelmiştir. Gece yatağa uzandığınızda gün içinde söylenen bir cümle tekrar tekrar önünüze gelir. Bu yıllar önce yapılmış bir hata da olabilir yarın yapılacak bir toplantı da. Bir süre sonra zihniniz artık geleceği planlamıyor veya geçmişi anlamaya çalışmaz duruma düşer. Artık aynı düşüncelerin içinde dönüp duran bir hamster çarkına binmiştir.
Psikolojide buna “ruminasyon” adı veriliyor. Kelimenin kökeni oldukça ilginçtir. Latince ruminare, yani “geviş getirmek” fiilinden gelir. Bir ineğin sindirmek için yiyeceğini tekrar ağzına getirip yeniden çiğnemesi gibi insan zihni de bazı düşünceleri durmadan yoğurur. Ancak beden için faydalı olan bu süreç zihin için çoğu zaman yorucudur. Çünkü düşünce aynı yerde dönüp dururken yeni bir anlam üretmez, yalnızca eski korkuları ve pişmanlıkları yeniden canlandırır. Belki de bu nedenle ruminasyon modern psikolojinin en şiirsel ama en rahatsız edici kavramlarındandır.
ZİHNİN KENDİNİ YIPRATMASI
İnsanlık bu durumu elbette yeni keşfetmedi. Roma İmparatoru ve Stoacı filozof Marcus Aurelius yaklaşık 2 bin yıl önce günlüğüne “Ruhun, düşüncelerinin rengine bürünür.” diye yazmıştı. O dönemde kortizol hormonundan, nörobilimden haberi yoktu ama zihnin kendi kendini yıpratabileceğini sezmişti.
Bugün ise bunu ölçebilmemiz bir avantaj olarak karşımıza çıkıyor. Beynimiz tehdit algıladığında stres hormonları salgılar. Bu mekanizma kısa süreli olduğunda yaşam kurtarıcıdır. Ancak tehdit gerçek değil de yalnızca zihnimizde dönüp duran bir düşünceyse işler değişir. Sürekli çalışan alarm sistemi bedeni kronik stres durumuna sokar. Bunun en önemli biyolojik sonuçlarından biri kortizol düzeylerinin uzun süre yüksek kalmasıdır.
Sorun şu ki beynimizde “hipokampus” ismi verilen ve öğrenme ile hafızadan sorumlu olan bölge kortizole karşı oldukça hassastır. Yıllardır yapılan araştırmalar ise kronik stresin hipokampus üzerinde olumsuz etkiler yaratabildiğini gösteriyor. Beyin bir anlamda açık bırakılmış bir motor gibi yıpranmaya başlıyor. Bu yüzden yeni şeyler öğrenme ve anıları koruma kapasitemiz kronik stresin en erken etkilediği alanlardan biri haline gelir.
DEMANS NEDENİ Mİ?
Son yıllarda bazı araştırmalar ruminasyon ile demans arasında ilişki olabileceğini öne sürüyor. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta olumsuz düşüncelerin doğrudan bunamaya yol açmasından çok kronik stres, depresyon ve uyku bozuklukları gibi risk etkenlerini beslemesidir. O yüzden bu noktada önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor. Ruminasyon doğrudan demans nedeni değildir. Bir insan yalnızca çok düşündüğü için Alzheimer olmaz.
Belki de bu hikâyenin en önemli karakteri önceki yazılarımızda da sıkça söz ettiğimiz uykudur. Yakın zamana kadar uyku yalnızca dinlenme zamanı olarak görülüyordu. Oysa son yıllarda yapılan çalışmalar, beynin gece vardiyasının çok daha önemli olduğunu gösterdi. Uyku sırasında beyin gün boyunca oluşan metabolik atıkları temizleyen özel bir sistem çalıştırıyor. Bazı bilim insanları bunu beynin bulaşıklarını yıkaması olarak tarif ediyor.
Ancak zihni sürekli meşgul eden ruminasyon bu süreci de bozabiliyor. Kişi yatağa girse bile beyni çalışmaya devam ediyor. Uyku yüzeyelleşiyor, sık bölünüyor ve dinlendirici olmaktan çıkıyor. Böylece stres uykuyu, kötü uyku da stresi besleyen bir döngü yaratıyor.
Modern yaşam ise bu kaotik düşünce yapısını körüklüyor. Günün her saatinde gelen bildirimler, bitmeyen haber akışı ve sürekli karşılaştırma kültürü, zihne dinlenecek alan bırakmıyor. Eskiden insanın düşünceleriyle baş başa kalabildiği sessizlik anları vardı. Şimdi ise sessizlik bile çoğu zaman ekran ışığıyla dolu.
İnsanı geliştiren şey düşünmekten vazgeçmesi değil, hangi düşüncenin peşinden gideceğini seçebilmesidir. Zihin harika bir hizmetkârdır ama kötü bir efendidir. Sürekli aynı korkuların, aynı pişmanlıkların ve aynı olasılıkların etrafında dönmeye başladığında artık bize hizmet etmeyi bırakır.
Demansın tüm nedenlerini henüz bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var: Beyin yalnızca hatırladıklarımızdan değil, tekrar tekrar düşündüklerimizden de etkileniyor. Romalı filozof Seneca'nın yaklaşık 2 bin yıl önce yazdığı gibi, "Hayal gücümüzde gerçeklikten daha fazla acı çekeriz." Belki de bu yüzden bazen yapılacak en akıllıca şey, bazı düşünceleri çözmeye çalışmak değil, onları kapıya kadar geçirip sessizce uğurlamaktır.
