13. yüzyıldaki mucizeyi taşıyamadık

Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı, Tapduk Emre’yi, Şeyh Edibali’yi, Ahi Evran’ı düşünün. Biz 13. yüzyılda bir mucize yaşadık. Ne yazık ki bu mucize, 21. yüzyıl Türkiyesi’ni yeteri kadar aydınlatmıyor. Çünkü gözlerimizi kapatmaya çalışıyoruz.

04 Temmuz 2015 Cumartesi, 23:03
Abone Ol google-news

Şimdi kısaca Aleviliğin temel inancına bakalım. Konumuz teoloji olmadığı için, üzerinde çok çalışılmış olan inanç konularına derinlemesine girmeyecek ve sadece özetlemekle yetineceğim.

Alevi inanç felsefesinin en önemli ilkesi “oluşum”dur. Tanrı’nın ilk biçimi, insanla tasarlanamayacak bir özdeşliğe sahiptir. Tanrı çeşitli evreler geçirmiştir ve (Hegelci mantıkta olduğu gibi) kendine yabancılaşarak evrende, doğa ve insan biçiminde tezahür etmiştir.

İnsan olmadan, Tanrı’nın olması mümkün değildir. Bu yüzden insan, Tanrı’nın bir yaratısı, Tanrı’nın yeryüzündeki belirtisi ve dolayısıyla Tanrı’nın kendisidir.

Âdem’in yeryüzüne sürülüşü bir cezadan çok terfi anlamı taşır, çünkü dünyada bir bedene sahip olmuştur. Alevi araştırmacısı Anton Josef Dierl bunu şöyle yorumlamaktadır:

“Düşünen insanda Tanrı, bu evrendeki kendi bilincine varır. Bu nedenle insan, daha doğrusu kâmil insan yeryüzündeki gerçek Tanrı’dır.

Kâmil insan, sıradan insanların uyması gereken kuralları belirleme hakkına sahiptir.

‘İnsan, ruhsal varlığı ile meleklerden daha aşağı bir kademededir. Ama bu ruhsal varlık, çok değerli olan insan bedeniyle birleşince bir melekten daha yüksek düşünme kapasitesine sahip olabilir.

‘Bu yeteneğe ulaşmış olan insanlar ‘kâmil insan’ mertebesine yükselir.

Bütün bu nedenlerle insan bedeni, cinsellik ve sanat, Aleviliğin mutlak olarak olumladığı değerlerdir.”

Genç Abdal şiirinde diyor ki:

‘Tanrı’yı sevenler, Tanrı ile beraberdir. Onlar Tanrı’nın içindedir, onlar Tanrı’dır.”

 

Sünnileri kızdıran düşünceler

Bu tip düşüncelerin, Ortodoks İslam sayılan Sünni mezhebi üyelerini çok kızdırdığı kolayca anlaşılabilir; buna benzer düşünceleri ifade eden şair Nesimi, 1714’te Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür. Alevi toplulukları üzerinde her yüzyılda çok büyük baskılar uygulanmış, kitle halinde öldürülmüşlerdir. Kadın-erkek eşitliğine inanmaları, kadınlarını çarşaf ve peçe altında saklamamaları da çeşitli iftiralarla karşılaşmalarına neden olmuştur.

Anadolu’daki Sünni Müslümanlar, Alevileri ahlaksızlıkla, ensest ilişkilerle suçlamışlar ve bu söylentiler Alevilik karşıtı bir propagandanın aracı olarak kullanılmıştır. Oysa Alevi ahlakının temel ilkesi, “eline, diline, beline sahip olmak” tır (Edeb)...

Bu ilkeler, elle hırsızlık ya da vurma gibi kötülüklerden uzak durma, dille hakaret edip yalan söylememe ve cinsel olarak tecavüzde bulunmama anlamına gelir. Aslında bu üç kural da Aleviliğin kökleri hakkında bilgi vermektedir bizlere... Profesör İrene Melikoff bu üç kuralı eski Mani dinine bağlar. Mani inancında, ağzın, elin ve kalbin mühürleri vardır. 8. yüzyılda Mani dinine sahip Uygur metinleri, bu kuralı “üç damga” olarak adlandırıyor.

Orhun yazıtlarında şöyle deniliyor: “Bugüne kadar etle beslenen halk, bundan böyle pirinçle beslenecek; öldürmenin kınandığı ülke, iyilik öğütlenen ülke olacak.”

 

Cem ayini: Yıllardır değişmeyen ibadet

Alevilerin toplu ibadetine “cem ayini” denilmektedir. Bu törenlerde insanlar birbirlerinin yüzlerini görecek biçimde, daireler oluşturarak otururlar. Camide namaz kılan Müslümanların birbirinin arkasına sıralanması ve önündekinin sırtını görmesi Alevi anlayışına uygun değildir. Kutsal sayılan kadın ve erkek yüzleri birbirini görebilmelidir.

Cem töreni, dini lider “Dede” tarafından yönetilir. Dedeler genellikle saz çalar. Saz, Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri “kopuz” denilen çalgının gelişmiş biçimidir. Uzun saplı telli bir enstrümandır. Bu çalgı eşliğinde eski ozanların şiirleri seslendirilir, Ali’ye ve 12 İmam’a dua edilir, topluma öğütler verilir.

 

Neden turna?

Törenin belli bir bölümünde kadın ve erkekler birlikte “semah” denilen dansı yaparlar. Bu dans, turna kuşunun hareketlerini andırması bakımından ilginçtir. Alevilikteki ruh göçü ve başka bedene girmesi “reenkarnasyon” inancına göre, bu ruhları taşıyan kuş, turnadır. Çünkü turna en yüksekten uçan kuştur. Turna Semahı gibi semahların varlığı ya da “Hazreti Pirin avazı/Turna derler bir kuştadır’’ gibi, saysız turna övgüsü buradan kaynaklanır.

 

Özeleştiri töreni

Cem törenlerinden bazılarında ben de bulundum.

Özellikle Doğu Anadolu’daki Keşiş Dağları doruklarında, modern dünyayla pek az ilişkisi olan, karlarla kaplı Hınzoru köyündeki cem töreni, geçmiş yüzyıllardan bu yana pek az değişiklik göstermiş olabilir.

Cemin en ilginç bölümlerinden birisi “özünü dara çekmek” (kendini darağacına asmak) olarak adlandırılan, özeleştiri töreniydi.

Suç işlemiş bir kişi toplumun önüne çıkarak bu suçunu itiraf ediyor ve sonra Dede tarafından kendisine bir ceza veriliyordu. Kiliselerdeki günah çıkarmayı hatırlatan bu gelenek, her bireyin kendi kendisiyle hesaplaşması sonucunu doğuruyordu.

Verilen cezalar genellikle toplum yararına yiyecek temini gibi cezalardı. Daha önce de belirttiğim gibi insan öldürme ve cinsel suçlar kesinlikle bağışlanmıyor, o kişi toplum dışı (“yol düşkünü”) ilan ediliyordu.

Cemin bir başka bölümünde birbiriyle çözemedikleri sorunları olanlar, bu sorunları Dede’nin ve toplumun önüne taşıyorlardı. Birbirleri aleyhinde yaptıkları şikâyetler, köyün tanıklığı ve Dede’nin kararıyla çözümleniyordu.

 

Ölene kadar yükümlü

Alevi inancının en önemli kurumlarından birisi “müsahip” geleneğidir.

İki insan birbirinin müsahibi olunca, ölene kadar birçok yükümlülükler üstlenir. (Müsahip müsahipten özün ayıra/ Allah vura temelini devire)

Müsahiplik kurumu insanlar arasındaki arkadaşlığı pekiştiren ve toplumda dayanışmayı artıran bir işleve sahiptir.

Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nden antropolog Altan Gökalp, bu kurumu, Fransız İhtilali’nde Saint Juste’ün oluşturduğu mahalle dayanışması fikrine benzetmektedir.

 

Alevilik Şiilikten farklıdır

Anadolu Aleviliği, Ali ve onun soyundan gelenleri kutsal sayar. Bu yüzden çoğu zaman İran’daki Ali taraftarı Şiilerle karıştırılırlar. Oysa Alevilik, Şiilikten çok farklıdır.

İran’daki Şii yönetiminin katı din kurallarına sahip olduğunu ve camilerde namaz kılmak gibi dini ibadete çok bağlı bulunduğunu, kadınların kapalı gezdiğini ve alkol kullanmanın yasak edildiğini biliyoruz. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi Alevilerde bunların hiçbiri yoktur.

Aleviler öncelikle kutsal kitap Kuran’ın bugünkü biçimine kuşkuyla yaklaşırlar. Onlara göre, içinde çokça Ali’den bahsedilen gerçek Kuran yazılmamış, daha sonra üçüncü halife Osman tarafından yazılan Kuran ise Muhammet ve Ali düşmanlarının istedikleri gibi manipule edilmiş, birçok yeri değiştirilmiştir.

 

Büyük Alevi katliamı

Bu anlayışların, neden Merkezi Osmanlı idaresi tarafından hoş görülemediği kolayca anlaşılabilir. Çünkü Osmanlı sultanları, çok geniş bir alana yayılan imparatorluğu yönetebilmek için daha katı din kuralları olan ve İslam Ortodoksluğu sayılan Sünni mezhebini tercih etmişlerdir.

13. yüzyıl sonunda imparatorluğu kuran Sultan Osman ve Orhan’ın Alevi-Bektaşi inancına yakınlığı ve Yeniçeri ordusunun Hacı Bektaş’a bağlı olması bu gerçeği değiştirmemiştir.

Özellikle 16. yüzyıl başlarında İran’da yönetimi ele alan Türk asıllı Şah İsmail’in Anadolu Alevileri arasında çok sayıda taraftar toplaması, padişah Yavuz Sultan Selim’i çok rahatsız etti ve İran- Osmanlı savaşı öncesinde Anadolu’da büyük bir Alevi katliamı yaşandı. Hayatta kalanlar, dağlara çekilip saklanarak ibadet ve yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldı. Bu savaşı Osmanlıların kazanması, Alevi inancının bir yönetim biçimi haline gelmesini engelledi.

 

Yeniden doğuş

Daha sonra yüzyıllarca baskı altında kalan Alevi-Bektaşi anlayışı, 20.yüzyıl başlarında Jön Türk hareketinin kendilerine ilgi duymasıyla tekrar gün ışığına çıktı.

Ve Anadolu’da bir direniş hareketi öğütleyen Mustafa Kemal Paşa, Hacı Bektaş’a vekâlet eden manevi liderden destek aldı.

Cumhuriyet döneminde Aleviler, laikliğin, Atatürk reformlarının, kadın haklarının, çağdaş yaşam biçiminin ve daha sonra da sosyal demokrat hareketlerin yanında yer aldılar.

 

Bir mucize

Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı, Tapduk Emre’yi, Şeyh Edibali’yi, Ahi Evran’ı düşünün.

Biz 13. yüzyılda bir mucize yaşadık. Ne yazık ki bu mucize, 21. yüzyıl Türkiyesi’ni yeteri kadar aydınlatmıyor. Çünkü gözlerimizi kapatmaya çalışıyoruz.

NOT: Bu metin, Livaneli’nin 21 Mart 2000 tarihinde, Princeton Üniversitesi’nde verdiği konferansın Türkçe metnidir. (AN EXPERIMENT IN HUMANISM AND COMMUNITY IN ANATOLIAN ISLAM - 21 March 2000, PRINCETON UNIVERSITY)