Ahmet Erözenci'den 'Aşkın ve Tutkunun Kutsal Kitabı'

Ahmet Erözenci, “Aşkın ve Tutkunun Kutsal Kitabı” adlı romanında çok sayıda metni iç içe geçirerek yazıyor; farklı çağlar, farklı insanlar olsa da, konu hep aşk. Bazen umutsuz, bazen de ölümsüz. Bazen tanrılar katında yaşanıyor, bazen de ölümlüler dünyasında...

25 Kasım 2016 Cuma, 15:39
Abone Ol google-news

Aşk öyküleri...

 

Biliyor musun, aşk ve sevgi üzerine yazılan kitap sayısı, diğer tüm türlerin toplam sayısından nerdeyse iki kat fazlaymış. Bu acaba aşk denilen duygunun tanımsız veya kişiden kişiye değişen bir tanımı olmasından mı, yoksa aşk yaşansa da yaşanmasa da aşıkların söyleyeceklerinin hiç bitmemesinden mi?”

Böyle soruyor Ahmet Erözenci’nin roman kahramanı. Kendisi de bir aşk romanının içinde, aşk romanını oluşturan aşk mektuplarının yazarı bir kahraman. Erözenci “Aşkın ve Tutkunun Kutsal Kitabı” adlı romanında çok sayıda metni iç içe geçirerek yazıyor; farklı çağlar, farklı insanlar olsa da konu hep aşk. Bazen umutsuz, bazen de ölümsüz. Bazen tanrılar katında yaşanıyor, bazen de ölümlüler dünyasında. Bazı aşıkları tanımıyoruz, onlar sokaklarda gördüğümüz yığınların içindeki sıradan insanlar, bazılarını ise mitolojiden, destanlardan, masallardan biliyoruz.

 

 

MEKTUP-ROMAN FORMU

Mektup, doğası gereği bir kişiye hitaben yazıldığı için özünde gizlilik vardır. İki insan arasındaki gizli bir bağdır. Bir başkası tarafından okunması istenmez. Aşkın en yoğun dile getirilişini bu yüzden mektuplarda buluruz. Sevişirken fısıldanan sözcükler nasıl bir tek sevgilinin kulağı için söyleniyorsa, aşk mektubu da tek kişinin gözleri için yazılır. Romanın atası sayılan mektup-romanlar edebiyat tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Gizemli, sırlarla dolu bir dünyayı anlatırlar.

Mektup-roman, belge dizilerinin bir araya getirilmesiyle oluşan kurguya denir. Mektup kadar güncelerin, gazete kupürlerinin ve ses kayıtlarının da kullanıldığı olur, bunlar anlatıya gerçekçi öğe katarlar. Klasik roman formatındaki her şeyi bilen anlatıcı yerini burada doğrudan bir kişiye hitap eden bir sese bırakır. Özellikle 18. Yüzyılda popülerleşen bir türdü mektup-romanlar; 1740’da Samuel Richardson’un Pamela ve ardından Clarissa (1749) romanları büyük ilgi görmüştü. İngiltere’de başlayan forma en büyük katkıyı yapan Fransız yazar Choderlos de Laclos’nun Tehlikeli İlişkiler (1782) eseri, türün en güzel örneği sayılır. Bütün bu eserlerde en çok sırlarla dolu bir atmosfer buluruz, başkalarının bilmesi, görmesi ya da duyması istenmeyen duyguları dile getirir.

Mektup-romanlarda bir ortak özellik mektupların aslında yalnızlık çağrıştıran yanlarının öne çıkartılması olabilir. Yazmak her zaman yalnızlığın eylemidir; solipsizm içerir ve bilinç içerikleriyle birlikte varlığı anlamaya çalışır, özne ile konu birleşmesidir. Mektup bunun bir sonraki adımıdır. Mektubu yazan kendisiyle birlikte yazdığı kişiyi de içinde barındıran bir alan oluşturur. Yazan ile okuyan arasında yaratılmış bir gerçeklik olarak görebiliriz bunu. Mektuplar belki tam da bu yüzden gizem yaratırlar. Bize yazılmamış bir mektubu okurken bu yüzden tedirginlik duyarız. Birilerinin alanını ihlal ediyormuşuz hissine kapılırız; bir taciz duygusu bırakır geride. Hakkımız olmayan bir yere gitmiş, bilmemizin istenmediği şeyler öğrenmişizdir. İşte mektup-romanların buruk tadı buradan gelir.

 

AŞK ARŞİVİ

Ahmet Erözenci Tutku ve Aşkın Kutsal Kitabı’nda (Ahmet Erözenci, Ayrıntı Yay., 220 s.) çok farklı aşk hikayeleri anlatıyor. Romanın merkezinde yazarın dayısı olarak tanıdığımız doktor ve onun tarafından kaleme alınmış, genç bir kadınla yaşadığı aşk öyküsü var. Dayının ölümü ardından psikolog yeğen tarafından bulunan bu metinler yayıma hazırlanmış. Aslında yeğen ile dayının aşkları bazen karışıyor, Erözenci bilerek bu iki karakteri karıştırmamızı istiyor sanki. “Dayımla paylaştığım yazgı ortaklığı kimi zaman korkutuyor…” diye açıklıyor bunu ve bunda haklı olduğunu görüyoruz çünkü dayı ile yeğenin hikayeleri gerçekten birbirlerine karışıyor.

Öykülerden biri, dayının Diana adında bir kadınla tanışması, aşkı ve evliliği. Sekiz yıl sonra karısını kaybedince içine kapanması. Anlatıcı dayının aşkını yücelterek anımsıyor: “Şimdi düşündüğümde, dayımın tutkusunun azameti daha da çarpıyor beni, ömür boyu beraber olduğun kişinin uluorta sana aşık bile olmadığını söylemesine karşın onu sevmeye devam etme…” Aslında burada kendi öyküsü de yatıyor, o da seven ama sevilmeyen bir erkek. Romanda anlatılan aşklar benzerlikler değil, zıtlıklar üzerine kurulu: “Senin dışa dönüklüğün, yerinde duramayan bir yapıda oluşun; benim kendi dünyamda yaşamaya meylim; senin arkadaşların olmadan yapamaman, benimse o kelimeyi çok sınırlı kullanmam, yalnızlığı sevmem.” Bir sayfa boyunca sıralanan zıtlıklar bu romantizmin önemli bir parçası. Âdeta birbirlerinin boşlukların dolduran bulmaca parçaları gibi. Diğerinin farklılığında heyecan bulmak.

Aslında dayının hikayesi çoklu bölümlerden oluşuyor. Dayının aşk öyküleri biriktiren bir yanı var, eskicilerden bulup aldığı eski mektuplar, resimler, objelerle bir “aşk arşivi” oluşturuyor kendine. Bunlarla kendi hikayesini anlatmaya çalışıyor. Bir nevi Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” romanının kahramanı Kemal gibi sevişme sonrası içilen sigara izmaritlerini, el ele seyredilmiş bir filmin bileti gibi nesnelere ilgi duyuyor fakat en çok hikayeleri toplamaktan zevk aldığını görüyoruz. Mahkeme salonlarında, nikah törenlerinde duyduğu aşk hikayelerini biriktiriyor. Bunlara mitolojik öyküleri ekliyor.

Bu bir sürü aşk hikayesini, sevdiği kadına yazdığı mektup formundaki güncede okuyoruz. Nüsret ile Leyla’nın, İlhan ile Sema’nın 1940’larda, 1950’lerde yazılmış aşk mektupları ile birlikte sevgilisine mitolojiden Afrodit ile Adonis’in, Eros ile Psyche’nin tutkulu birlikteliğini anlatıyor: bunlar hiç kuşkusuz romanın en güzel bölümleri. Çok farklı insanlar, farklı çağlar, farklı aşklar ve her biri kendini yegane bir aşkın içinde olduğunu hissederek yaşıyor, “Benim heyecanım da aşkımızın yegâneliğinden umut buluyor” diye açıklıyor karakterlerden biri mektubunda. Oysa aşk öyküleri öyledir ki, her aşk öyküsünün içinde aşık kendini bulur, Erözenci bundan faydalanarak çoklu öyküleri tek bir öykü gibi anlatıyor.

Kahramanın bütün bu bir odada biriktirdiği, aşk arşivinin bir anlamı olduğu romanın sonunda ortaya çıkıyor: “sana bırakacağım aşk odasında her şey tam olsun istiyorum, girdiğinde duygular sarsın etrafını, öyle ki gördüklerine olduğu kadar odanın kendisine de tutkulan; çıkışı bulamadığın bulamadığın için de mutlu olduğun bir sevgi labirenti olsun orası, koşullar ne olursa olsun sadece aşkla beslendiğin, içindeki özgür senin mutluluğun resmi buymuş ve ben de bu resmin içindeyim diye avaz avaz haykırdığı…” romanın sonlarındaki bu sevgiliye yazılmış notlar aslında yazarın okuruna yazdığı satırlar aynı zamanda. Bu kitaptan almasını istediği duygular.

Tutku ve Aşkın Kutsal Kitabı / Ahmet Erözenci / Ayrıntı yayınları / 220 s.