Ahmet Mümtaz Taylan: Mutluluk kötü anılar biriktirmemiş olmaktır

Ahmet Mümtaz Taylan, adalet, vicdan sorgulamasını derinden yapan, ünlü olmayı hiç önemsemeyen, farklılıkların birleştirici olduğuna inanan, sorgulayan, sorgulatan, günümüzdeki normal kavramının dışında sahici ve gerçek bir insan.

30 Ocak 2021 Cumartesi, 16:07
Ahmet Mümtaz Taylan: Mutluluk kötü anılar biriktirmemiş olmaktır
Abone Ol google-news

Fotoğraf: Vedat Arık

Ahmet Mümtaz Taylan, oyunculuğu, çıkardığı edebiyat dergisi, televizyon programı... Yaptığı her işi iyi yapan biri. Tanışmış olmak benim için çok değerli. Buyrun sohbetimize…

- Babanızın mesleği nedeniyle çocukluğunuzda sürekli yer değiştirmiştiniz. Bu durum sizde göçebe ruhu yarattı mı? Aidiyetlik arıyor musunuz?

Yok. Bir mekanla ilintili olmadan aidiyeti sevdiklerimde arıyorum. Sevdiklerimin olduğu yer ait olabileceğim bir yerdir diye düşünüyorum. Ancak hala devam eden bir göçebe ruhum var. Bazı insan öyledir kendi yatağında bile sürgünde hisseder kendini. Bende de biraz öyle duygular var. Çok yer değiştiren, arkasında bir çok kişisel hikaye bırakmış biri olarak göçmen yanım her zaman var. Bayıldığımı söylemem ama böyle.

- Neden?

Bazen kaldırılması kolay bir şey değil. Yerleşiklik daha huzurlu ve sakin. Ben yerleşik olamıyorum. İşimizde öyle. Oyuncu ve yönetmen olarak sürekli yer değiştirirsiniz. Bir adresiniz yoktur. Adres mesleğinizdir. 

- Ve Hayatım Değişirken’de babanızın size “başlamaktan öte, iyi bitirmenin önemli olduğunu” söylediğini anlatıyorsunuz. Bu söylemde  babanızın hakkaniyet anlayışını da görebiliyoruz. Günümüzde içi boşaltılmış olan “Hakkaniyet” kavramı için ne dersiniz?

Adalet, vicdan gibi temel mefhumların artık ideolojik olduğunu düşünüyorum. Birisinin siyasi tandansını, eğilimini merak etmiyorum. Merak ettiğim, vicdanlı, adalet duygusu olan, birlikte yaşama kültürüne ne kadar yatkın ve saygılı olduğudur. Ölçüyü buralardan koyuyorum. Hakkaniyet, adalet duygusu ve saygı yoksa sağlıklı bir iletişim mümkün değil. Geriye kalan her şey halledilebilir. Anlaşmazlıklar bazen hayatın rengidir de diyebiliriz. Her konuda anlaşmamız o kadar iyi bir şey de olmayabilir. Ama adalet, vicdan opsiyonel değil standart olmak zorunda insanlık söz konusu olduğunda.

- Peki anneniz hayatınızın neresinde? 

Ailemin boşanması nedeniyle annemle 1,5-2 yaşlarındayken ayrılmışız. Velayetim babamda kalmış. Babamın işi nedeniyle sürekli yer değiştiriyorduk. Annem Ankara’da yaşarken biz Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yaşıyorduk. Bu nedenle ancak üniversitede çağında bir araya gelebildik. Annem kendi hayatını erken yaşta inşaa eden, çalışkan, marifetli, yetenekli, sevecen bir hanımefendiydi. Babamla evli olduğu yıllarda çalışmayıp, ayrılınca tekrar çalışma hayatına geri dönmüş. Nato’da teknik ressamdı. Bir tür sivil askerdi. İşi de sivildi. Ankara’da üniversiteye gittiğim dönemde daha yoğun ilişki şansımız oldu. Anneyle evlat arasındaki gevşek dokulu olmaya hakkı olan bir ilişki değildi, biraz daha formaldi. Anne oğuldan çok, iyi iki arkadaş gibi olduk. Dikbaşlı değil ama başı dik, onurlu, kendi işini kendi gören güçlü bir kadındı. Bir rol model de denilebilinir.

- Baba- oğul tartışmaları, anlaşmazlıkları hiç bitmeyen meselelerden. Babanızla ilişkinize baktığınızda oğlunuzla ilişkinizde farklılıklar var mı?

Var tabii. Bilmediği konuları merak edip öğrenmeye gayret eden birisiyim. Babamla ilişkimizdeki tatlı yanları muhafaza edip, çok da tatlı olmayan benden ya da ondan kaynaklanan çapakları, pürüzleri oğlumla olan ilişkimde yaşamamaya özen gösteriyorum. O benden daha iyi huylu bir çocuk. Ben de babamdan daha sakin birisiyim. Dolayısıyla bizim ilişkimiz her baba oğul arasında olmazsa olmaz ufak tefek gerilimler, itişmeler, kıskançlıklar, meydan okumalar dışında genel olarak sağlıklı ve iyidir. Hele şimdi bambaşka.

- Kaç yaşında oğlunuz?

39 yaşında. Benim ikinci eşimle birlikte hazır gelmişti oğlum. Biyolojik babası değilim ama ben büyüttüm. Birbirimize çok bağlı ve düşkünüzdür. Bütün aile hiçbir zaman kopmadık. Anneleriyle evlilik bağımız sürmüyor ama onun dışında çok daha güçlü bağlarla birbirimize bağlıyız. Severiz birbirimizi. Oğlum iyi bir müzisyendir. Bu çağın aradığı bir insan tipi değildir. Duyarlı, vicdanlı, kuşkucu, çok soru soran bir adam oldu. Şahane bir heriftir oğlum (gülüyor)

- Baş başa rakı sofrası yapıyor musunuz?

2000 yılından beri şeker hastalığım nedeniyle dikkat ettiğim için içki içmiyorum. Ama arada bir kızımla da oğlum da içeriz. Onlar gençler tabii eğleniyorlar. Ben onların neşesine askıntı oluyorum zaman zaman(gülüyor)

- Peki kız babası olmak nasıl? Genç bir kadını yetiştirmek?

Ayşe tam da hayal ettiğimiz gibi bir evlat oldu. Kendi ülkesinin de, dünyanın da problemlerini farkında olan, kaygılanan, düşünen tatlı biridir. Amerika’da sinema ve fotoğraf okuyor. Bizden uzakta mücadelesine çok erken yaşta başladı. Yalnız yaşama kültürü onun da hayatının bir parçası. Dedesinin kaderinden çok uzak değil. Şimdiden göçmen. Kızlarla babaları arasındaki efsaneler malum. Hep söylüyorum çekilmez bir tür olduğumuz için bir erkeği hayatı boyunca sevebilecek tek kadın ancak kızı olabilir. (gülüyor) Kızımla zarif, ölçülü bir otorite, daha çok anlayışa, dostluğa, birlikte düşünmeye, söz hakkına saygı göstermeye dayalı şahane bir ilişkimiz var. Kızımında, oğlumunda, yaptıklarıyla da, yapmadıklarıyla da gurur duyuyorum.

- Bugüne kadar  karakterlerin çok güçlü olduğu yapımlarda rol aldınız. Leyla ile Mecnun özellikle kült bir yapım. Sizi en çok heyecanlandıran yapımlar hangisi?

Bu konuda dürüst olmaya dikkat ediyorum. İşimi yüceltmekten hoşlanmıyorum. O benim işim. Hepsine aynı derecede ciddiyetle yaklaşıyorum. Çalışıyorum, deneyimimin, yeteneğimin, emeğimin son damlasına kadar karaktere katkıda bulunmaya çalışıyorum. Hepsini seviyorum ama oynadıktan sonra arkaya dönüp bakmıyorum. Yapmasaydım keşke dediğim iş çok azdır. Bizim işimizde bu yeterince lüks bir durumdur. Bazen bayılmadığınız işler de yaparsınız. Hayat onu gerektiriyordur. Sorumluluklarınız, kendiniz, aileniz ve faturalar için iş yaparsınız. Mutluluk kötü anılar biriktirmemiş olmaktır. Yoksa işimiz mutlu bir iş. Taş taşımıyoruz, biz bu işi yapmazsak dünya durmaz. Kötü oynadın diye dünya yıkılmayacak, çok şahane oynadın diye de Filistin’de bir çocuk kurtulmayacak. Ne yaptığını bileceksin. Sanatın iyileştirici gücü var. Bizde iyileştirici gücün işçileriyiz. İyi yapmaya çalışıyorum sadece.

- Bu kadar uzun dizilerde ezber yapmak zor değil mi?

Ezberim iyidir. Hafızam daha da iyidir. 140 dakika dizi çekiyoruz her hafta sıkıysa ezberiniz iyi olmasın. 

- Hafızanın kuvvetli olması, hiç unutmamak sizi yormuyor mu?

Yorup yormadığını bilmiyorum. Hayatınız boyunca bir buzağıyı sırtınızda taşıyorsanız yorgun olduğunuzu bilmezsiniz. Anılar öyledir. Çok yer değiştirmek, sürekli eskiyi, birilerini, duyguları, durumları, kokuları, havanın yoğunluğunu, rengini hatırlamak insanın hafızasını güçlü tutuyor. Bende de güçlüdür.

- Dizi senaryoları bol aksiyonlu, bol şiddet içeriyor. Başrolünü oynadığınız “Arıza” dizisinde de bu şiddeti izliyoruz. Anlıyoruz ki rating şiddetten, maço tavırlardan yükseliyor ama bunun başka yolu yok mudur? 

Bir çok yolu var. Bizde o yollardan birini takip ediyoruz. Bizim yaptığımız dizide de şiddet, olumsuzluk, hayatın içinde tatlı, tatsız ne varsa her şey dizide var. Mesele özendirip özendirmediğinizde. Arıza da, şiddetin parçası olanlar ve etrafındakiler bir bedel ödüyorlar. Her iş öyle olmayabilir. Şunu unutmamak gerekiyor; televizyon dizisinin işi öğretici olmak, toplumu eğitmek değildir. Hayatın içinde şiddet, küfür, tecavüz, intihal, kadın öldürme, istismar, saygısızlık, sevgisizlik, otorite, dikta her şey var. Onlar drama da olmasın mı yani? Hayatın içinde olsun ama drama da olmasın öyle mi? Olan şeyleri sergilemezsek o işler daha mı küçülür? Hayır öyle değil.  Sabahlara kadar, digital platformlarda yabancı dizilerdeki şiddeti seyredip, bizimkilerde kabahat aramak da haksızlık ayrıca. Bir şey öğrenmek istiyorsanız dizi seyretmeyin, vakit geçirmek için dizi seyredin. Dizideki şiddetten değil hayattaki şiddetten hesap sormak lazım. Diziden hesap sormak da neyin nesi? Toplum ne yapıyorsa dizi onu gösteriyor. Kabahatli ilan etmek çok kolay. Duyarlılık hayatın içinde önemli. Eğer yanlış bir durumu özendiriyorsa tabii ki eleştireceksiniz, yapılan her üretim eleştiriye açık olmak zorundadır. Ayrı bir konu. Gerçekçi olalım. Hayatın içinde tahammül ettiğimiz hatta zaman zaman sessiz kaldığımız için ortak da olduğumuz olumsuzlukları dizide görmeye tahammül edememek biraz sahtekarlık.

- Edebiyatın, edebiyatçıların içinde bir hayatınız var.  Tuhaf dergisi ile bir çok kişinin okuma kalıplarını kırdınız. Kitap yazmayı düşünmüyor musunuz? 

Roman, öykü bunların hepsiyle ilgili bilgisayarımda yengeç sepeti dediğim bir dosya var. İçinde öykü taslakları, devam eden bir roman çalışması var. Onlar herkes tarafından okunabilir olduğu düşünülene kadar saklı kalmaya devam edecekler. Önümüzdeki ay bir nehir söyleşi kitabımız çıkacak. Genel olarak işimin, ülkemin, dünyanın vaziyeti ile ilgili aklımdan geçenleri Irmak Zileli ile birlikte uzun uzun konuştuk. Irmak sordu ben cevapladım. Sırada bekleyen çok iş, dosya, hülyalar var. Arzular şelale. Bakıcaz. 

- Bekarlık Sultanlık mı? Aşk’ı nasıl yaşıyorsunuz. Aşk’ın sularına kendinizi rahat bırakabiliyor musunuz?

Şu andan itibaren söyleyeceğim hiçbir şey rol model oluşturmaz. Hiçbir sorumluluk almadan söylüyorum. Sakın beni örnek almayın diyerek başlayayım konuya (gülüyor) Ben üç evlilik yaptım. Büyük oranda hepsi de çok mutlu evliliklerdi. Eski eşlerimin her biri çok şahane, çok sevdiğim insanlar. Kızımın annesi de, diğer iki evliliğimde de çok mutlu günler geçirdim. Hepsine şükran borçluyum. Bugün sahip olduğum karakter, düşünce yapısı, işimde bulunduğum seviyede, her birinin çok katkısı ve emeği var. Bekarlık da sultanlıktır. İşi biliyorsan evlilik de sultanlıktır. Ben evliliği çok iyi bilemedim, bekarlığı daha iyi biliyorum. İyi bir sevgili, iyi bir baba olarak tescillendim ama iyi bir eş olarak tescilendim mi? O üç hanımefendiye sormak gerekiyor. Benim burada ahkam kesmem manasız olur. Kendimi yalnızken daha iyi ifade edebiliyorum. Ancak hiçbir zaman da yalnız kalmıyorum. Şimdi de bir kız arkadaşım var ve çok mutluyuz onunla. Ayrı evlerde yaşıyoruz. Evlenmeye niyetimiz yok. Benim çocuklarım var. Bundan sonra çocuk da istemiyorum. Yalan da söylemiyorum. Yalan söylememeye çok dikkat ediyorum. İnsan yalnız kalmamalı. Yalnızlık ancak tercih olmalı ve bu tercihe saygı gösterilmeli. Birlikte yaşamak da çok marifet gerektiriyor, bunu becerebilenler çok da güzel yaşıyorlar. Eskilerde de var, yenilerde de var. Ben birazcık o yükü taşıyacak yaşı da geçtim. Vakit daraldı. Merak ettiğim, öğrenmek zorunda hissettiğim çok sey var. Onlar artık bir evliliğin sorumluluğunu yaşarken yapılabilecek şeyler değil. 

AMATÖR AŞÇI SAYILABİLİRİM

- İstanbul’da sizin keşfettiğiniz, lezzetli tadları keşfedeceğimiz müdavimi olduğunuz farklı restaurantlar var mı? 

1453’de girdiğimiz hala tam olarak alamadığımız bir şehirde yaşıyoruz. Olmaz mı? Nerelerde neler vardır. Ben öyle Vedat Milor ya da Mehmet Yaşin tadında adres vererek gezmiyorum. Onlar gurmeler. Ben sonradan gurmeyim. 

- Çok güzel yemek yapıyormuşsunuz?

Yemek yaparım. Yapmayı da yemeyi de çok severim. Zaten bir şeyi çok seviyorsanız onun nasıl yapıldığıyla ilgili kurcalamanızın kaçınılmaz olduğu yaşlardayız. Temel meseleleri hallettikten sonra bu tür keyifli işlerde insan zaman içinde yataydan dikeye geçiyor. 

- Gain’de yayımlanan İstanbul Hesabı programınızda 50 TL ile nasıl keyifli gezilebileceğini, keşifler yapılabileceğini anlatıyosunuz. Nasıl oluştu bu fikir?

Programı, İstanbul’da bir arada yaşama meselesi ile ilgili olarak yapıyorum. Bu şehirde, hepimizin çok iyi bildiği ve sıkça söylediği gibi, ölümüne çalışıp daha boğazı bile göremeyen insanlar var. Şehrin her yerinin para talep etmediğini, kıyıların, sokakların, caddelerin, balık ekmeğin hepimizin olduğunu anlatıyorum. O arada da semt kültürlerini, eski mahalleleri, İstanbul’daki yüzlerce yıllık birlikte yaşama kültürünü, farklılıkların itiş kakış değil, keyif vesilesi olduğu bir şehir anlatmaya çalışıyorum. Hadi gelin İstanbul’a birlikte karışalım, kimse bize karışmasın ama biz İstanbul’a karışalım diyorum. Program seyircisini buluyor, duygusunu geçiriyor. Aldığımız tepkiler de attığımız binlerce adıma değiyor. 

- Peki  çocuklarınıza, kız arkadaşınıza, yakın çevrenize hangi yemekleri yaparsınız?

Ne isterlerse onu yaparım. Amatör aşçı sayılabilirim. Bütün yemekleri yapıyorum. Fırın yemekleri, zeytinyağlıları, et yemeklerini ve tencere yemeklerini gayet iyi yaparım. Kebap da yaparım. Çiğ köfte de yoğururum. Yemeklerimden hiç şikayet edildiği görülmemiştir. Kız arkadaşıma, kızıma, oğluma o an ne istiyorlarsa, eğer fırında 4-5 saat pişmesi gereken bir incik istemedilerse 45 dakikada hazırlayabiliyorum. Mutfak da temiz olur ayrıca. Öyle evi yıkarak iki yumurta kıranlardan değilim.

- Fran Lebowitz bazı kitaplar tadılır, bazıları yutulur pek azı sindirilir diyor. Sizin zor sindirdiğiniz kitaplar hangisi?

Lebowitz o kitapları yiyordur (gülüyor) Foucault’da, Murakami de bir sindirim problemi yaşıyorum. Ya cehlim tam kifayet etmediği için ya da o kadar derine dalıyorlar ki günlük hayatım, pratiğim o kadar derinleşmeye izin vermiyor. Şanslıyız ki Türkiye’de çok fazla kitap yayınlanıyor. Okurumuz az kitabımız çok. Eskiden her kitabı alırdım ancak şimdi sadece bana göz kırpan bir şey olursa alıyorum. Eskisi kadar yoğun okuyamıyorum. Dimağım da izim vermiyor. En son Paul Auster’ın 4321’de de bir ızdırap yaşadım. Dayak yiye yiye okudum. Auster, enteresan bir yazar ve çok severim. Hayatı boyunca hazırlandığı bir kitap gibi 4321. Çok hızlı okuduğum kitaplar da var. Mesela Irmak Zileli’nin Son Bakış adlı romanı. Bayılıyorum Irmak’ın diline. Kitap bir çok ödül de aldı. Herkese tavsiye ederim.