Aile bağlarının dayanılmaz sıklığı

Yalçın Tosun, Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler adı altında topladığı öykülerinde, anne-baba-çocuk arasında geçmişte dallanıp budaklanmış olan sarmalı; genellikle biz okurların gözleri önünde bazen eski bir anı defterinin gün yüzüne çıkmasıyla, bazen sıkı bir itirafla, bazen öfke nöbetleri ve ağlama krizleriyle bazense kahramanların intiharlarıyla ya da iç içe geçen rüyalarıyla çözülüyor ya da düğümleniyor.

10 Aralık 2009 Perşembe, 10:05
Abone Ol google-news

Edebiyat ve sinemanın sevdiği konulardan biridir çocukluk. Sanatçı-yaratıcının kendi çocukluğunu, geçmişini ve yaşam hikâyesini yoklaması da neredeyse âdettendir.

Okul-aile işbirliğiyle el konulan çocuklukların hikâyesi de çoklukla bizdeki romanlara konu olabilmiştir. Tezer Özlü'nün Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı eseri bu bağlamda ilk akla gelen örneklerdendir. Devletin bir ideolojik aygıtı olarak ailenin çocuğa ettiklerinin politik yansımalarının yanı sıra edebiyatta anne-baba-çocuk ilişkisi, en Freudyen haliyle başka açılardan da irdelenir. Öyle ki, 'oedipus (ödipus) kompleksi' pek çok kimsenin gündemine Freud'la girmiş olsa da farklı edebi türlerin değinisiyle bu kavrama aşinalığımız artmıştır.

Bunun en çıplak örneğine ise kendine has üslubuyla Türk edebiyatının mihenk taşı saydığımız Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanında rastlarız. Romanın o çok ünlü psikanaliz uzmanı Doktor Ramiz, roman kahramanımız Hayri İrdal'a malum teşhisi koyar: Hayri İrdal'ın 'baba kompleksi' vardır. Romanda bu durumu şu cümlelerle öğreniriz: 'Doktor Ramiz birdenbire konuşmayı kesti (') Evet! Hastalığınız anlaşıldı, dedi. Sizde tipik bir baba kompleksi var. Babanızı beğenmemişsiniz.'

 

Baba kompleksi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne atıfla andığımız, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın romanında müstehzi bir tavırla yaklaştığı bu baba kompleksi, Türk edebiyatının incelediği ve üzerine pek çok çalışma yapılmış. Usta edebiyat eleştirmenlerinden Nurdan Gürbilek 'az gelişmiş babalar' üzerine bir deneme yazarken bir başka usta Jale Parla ise Babalar ve Oğullar adlı çalışmasında aslında bizim edebiyatımızda metinlerin yetim olduğunu işaret eder.

Edebiyat eleştirilerinden ve çeşitli dergilerde yayımlanan öykülerinden tanıdığımız Yalçın Tosun'un öykü kitabı da her şeyden önce başlığıyla, yazarın edebiyatın bu temel ve de yaygın meselesine el uzattığını gösteriyor. Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler adı altında toplanan öykülerde anne-baba-çocuk arasında geçmişte dallanıp budaklanmış olan sarmal; genellikle biz okurların gözleri önünde bazen eski bir anı defterinin gün yüzüne çıkmasıyla, bazen sıkı bir itirafla, bazen öfke nöbetleri ve ağlama krizleriyle bazense kahramanların intiharlarıyla ya da iç içe geçen rüyalarıyla çözülüyor ya da düğümleniyor.

Yazarın, kitabının başında Andre Gide'den alıntıladığı epigrama inat öykülerin kahramanları geçmişleriyle fazla haşır neşirdir, hatta geçmişin intikamını almak niyetindedir. Tabii bu intikam planları hiçbir zaman işlemez. Geçmiş, kahramanların kurtuluşuna değil çöküşüne zemin hazırlar. Çünkü Gide'in Dünya Nimetleri'nde dediği gibi, 'Senin için kendi ailen kadar, kendi odan kadar, kendi geçmişin kadar tehlikeli bir şey yoktur.'

Aslında daha ziyade çocukluğa ait olan kayıp duygusu, Yalçın Tosun'un öykülerinin her birine sızmış gibidir ve öykülerin kahramanları kendi geçmişlerinden kurtulmadıkları ve aile evindeki odalarından çıkamadıkları için o kayıp duygusuyla kalakalmışlardır hiç büyüyemeden. Çocukça inatları ve hınçlarıyla aynı odanın içinde debelenip dururlar. Bu nedenle de 'Ölüler Uzar' adlı öykünün kısa boylu kahramanı ne kadar kızsa, öfkesinden hıncından kudursa da bir milim dahi uzayamaz ölene kadar. Bu öykü 'cüce' imgesiyle çok iyi tarifler geçmişe takılıp kalan kişinin öfkesini ve hıncını çünkü cüceler tam da çaresizliklerinden ötürü hınçlı ve kızgındırlar sanki hep.

 

İhtiyar çocuklar

Ailesinin tüm çabalamalarına rağmen boyu kısa kalan Eser'in geçmişinden filizlenen hıncı, onun nefret ettiklerinin sayısını arttırmaya yarar sadece ve Eser'in bakışıyla düşer bu hınç satırlara: 'İçinde mutlu aile resimleri olan kitaplardan, düz kahverengi okul çantalarından, asık yüzlü ve hoşnut olmayan öğretmenlerden, acımalı ve sırıtkan öğretmenlerden, siyah önlüklerden, beyaz yakalardan, koyu yeşil tahtalardan, ön sırada oturmaktan, arkadan gelen gülme seslerinden, birlikteyken yalnız oturmalardan (') yosun kokan haminnelerden, boyası dökülmüş soğuk konaklardan, evde kalmış birbirinin aynı, geçkin teyzelerden, size her baktığında dolan gözlerini gizlemeye çalışan sahte halalardan, acımasız çocuklardan, katil gözlü çocuklardan, çocukken çocuklardan ve hâlâ çocuklardan'' Bir yandan kendi acımasızlığını da beslemektedir cüce yani öykünün baş kişisi Eser ve sonundaysa yine kendine karşı çevirir nefretini, hiç büyümediğinin de farkında olarak: 'Havaalanlarından, uçaklardan, annemin umutlu gözlerinden, yurda dönüşlerden, büyümeyişlerden''

Çocuğa ait kayıp duygusunun yanı sıra yaşlanmışlara, çökmüşlere ait geç kalmışlık ve küskünlük de bu öykülerde kol gezer sinsi sinsi. Tiyatro emeklisi Metin Bey'in sitemi, küskünlüğü bunun örneklerinden biridir: 'Beni anlamanızı da istemiyorum. Küskünüm işte var mı? Bu hayat bana yetmedi, verim alamadım istediğimce. Alamadım''

Bir adım bile gidemeden, büyüyemeden aynı yerde durmaktan yüzü buruşan, bedeni hantallaşan ihtiyar çocuklardır Tosun'un öykü kahramanları. Her sabah aynı rüyaya uyanan, her gün sandık açan, defter karıştıran. Öykülerdeki kayıp duygusunu ve küskünlüğü geçmişte temellendirme çabası bazen biraz yorucu olsa da öyküye hasretlerin, öyküseverlerin bu yepyeni sayfaları mutlaka karıştırması lazım, çünkü bu öyküler peşinden gitmeye değecek ışıltıya sahip.

Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler/ Yalçın Tosun/ Yapı Kredi Yayınları/ 88 s.