‘Ben bir başkasıdır’

Önce okuyarak, sonra yazarak farkına varırız çevremizdeki her şeyin. Buna, anlatıcının ses arayışı da diyebiliriz. Kendi deneyimimizdir hangi konuyu seçip anlatacağımızı belirleyen. Kuşkusuz başka yazarların, dahası kendi yazarlarımızın esinleyiciliğini yadsıyamayız. Gene de, ben, onlardan bir anlatı formu/biçimi aldığımızı düşünürüm.

05 Şubat 2021 Cuma, 00:15
Abone Ol google-news

FARKINA VARMAK YAZDIĞININ

Yaşar Kemal’in yazmayı düşündüğü nice hikâyeyi çevresindekilere nasıl anlattığını bilen bilir. “Savrun Gözü”, “Zilli Kurt”, “Demir Çarık”, “Külüstür” hep anlatıp durduklarıydı.

Ayşe Semiha Baban’la konuştuğumuzda, “Kızamık” öyküsünden söz etmişti; anlatıp anlatıp durduğu, ama bir türlü yazmadığı. Ayşe Hanım; “nasıl anlatacağını düşünürdü hep,” diyerek şunları eklemişti; “İnsan kızamık olur, peki toplum kızamık olursa ne olur’ sözünü hatırlatarak Yaşar Kemal’in; “Konu evet, ama biçim daha da önemsediğiydi onun...” Sanki asıl farkına varmaktır bu yazdığının.

Sözcükler bazen bizi durdurur bir yerde. Zihnimizin dolambaçlarında gezinirken hatırladıklarımıza döneriz. O an yaşananlardansa, öteye uzanırız. Dünü öğrenmek değildir derdimiz, anın bizi tuttuğu sağanaktan kurtulmak isteriz. Geçmiş zamana sığınmak da olamayacağına göre, hatırlananda kalmak/yaşamak isteriz bir süre...

İĞDEBELİ HOCA!

Bir dostuma söz etmiştim İğdebeli Hoca’dan. Ortaokuldayız. O, resim öğretmenimiz. Resimler çizdiğim için onun “gözde öğrenci”si olmak istiyorum. Ama o “mesafeli”... Sıra arkadaşım Mehmet haşarı biri. Çizimlerimle dalga geçtiği için bir köşeye sıkıştırıp ufalıyorum biraz! Soluğu hocanın dersleri verdiği İş Salonu’nda alıyor. Ertesi teneffüs oraya çağrılıyorum... Alı al, moru mor çıkıyorum. Küsüyorum İğdebeli’ye; resim yapan beni önemsemesi yerine, haylaz birine arka çıkması dokunuyor bana. Hoca’nın onun yüzüne hayran olduğunu düşünüyorum çocuk aklımla.

Yıllar sonra bunu hatırlayıp konuştuğumuzda; “İnsan yaşarken yanlışlar da yapabiliyor; oysa seni yüce tutmalıydım, resim yapan, yetenekli olan sendin, o haytanın tekiydi. Seni kırdığımı, bana küstüğünü anlamıştım. Az mı dil döktüm kerata sana, seni İş Salonu’na döndürmek için...”demişti.

Ve bir gün beni Naciye Öncül’ün Amerikan Edebiyatı Hikâyeleri Antolojisi (1963) kitabıyla karşılayarak, ilk sayfasına şunları yazmıştı: “Sevgili ve Kıymetli Öğrencim Feridun Şehri, Başarılı resimlerin devamı için. 30:1.1970”

ZAMANIN GÖZÜDÜR BELLEĞİMİZ

Taşıyıcı olan ne diye sorduğumuzda; asla sözcükler değildir, biz onları araç kılarız yaşadıklarımıza. Zihnimiz. O muamma dediğimiz. Her şey oradadır. Biz onsuz hiçiz! Öyle diyordu ya Luis Buñuel Son Nefesim’de: “Kendini ortaya koyamayan bir akıl nasıl tam anlamıyla akıl sayılmazsa, belleksiz bir yaşam da yaşam sayılamaz. Belleğimiz bizim uyumumuz, varlık nedenimiz, davranışlarımız ve duygularımızdır. Biz onsuz hiçiz.” (*)

Sıklıkla yinelerim ya; kusursuzluk sıkıcıdır, yavanlıktır. İnsan kendini onararak yaşıyor. İşte sözcükler de o nedenle gerekli bize; yalnızca bize bizleri anlattığı için değil, ruhumuza da iyi gedikleri için.

O gün çizerek kendimi ifade etmeye çalışıyordum. O buruk gün sonrası, daha da çok çizdiğimi hatırlıyorum. Hırs mı yapmıştım? Hayır!

Çizerek kendim olmayı seçmiştim, tıpkı şimdi yazarak yaptığım gibi. Şu an aklımda Proust’un şu tümcesi: “Çok bilgili bir aşçı olabilir o kadın, ama patatesli biftek yapmayı bilmiyor.”

YOKSUN KALMAK

İranlı vezir Abdul Kasım İsmail’in öyküsünün gerçek olduğuna inanmışımdır hep. Onun sayısı yüz bini bulan kitaplarına sevgisi hiç de anlaşılmaz gelmez bana. Bunlardan ayrı kalmama tutkusunu ise anladığımı söyleyebilirim! Nereye giderse onları da yanında götürmesi şaşırtıcı gelebilir belki! Ama hiç de ol(a)mayacak şey değil!

Dört yüz devesine taşıtırmış kitaplarını. Develer yüklendikleri kitapları alfabetik sıraya göre taşırlarmış… Bu düzen ve kitap düşkünü vezirin öyküsünü öğreneli beri kendimi de hep sorgulayadurdum. Kitaplarımın, defterlerimin, kalemlerimin ve masalarımın tutkunu olarak zaman zaman bir tutsak mıyım yoksa demeye başladım.

Belki şu öyküyü de bilirsiniz:

İranlı şair ve yazar Ferideddin-i Attar’ın ilk işi aktarlıktır. Bir gün dükkânına bir derviş gelir; onun dükkân raflarındaki düzeni, şişeleri, kutuları gözden geçirerek şunları söyler: “Ne mutlu bana, böyle bağlandığım, bu dünyadan göçüp giderken bırakmaya kıyamadığım şeylerim yok.” Ve çeker gider derviş. Attar düşünedurur. Ertesi gün dükkânını kapatır, her şeyi satar, ailesine bırakır hacca gider; sonrasında da kendini gezgin kılar. İsfahan’a döndüğünde ise tüm zamanını okuma ve yazmaya verir.

Doğrusu bu öyküyü öğrendiğimde ise; “bunları nasıl bırakır giderim,” düşüncesindense bağlandıklarımın anlamını düşündüm daha çok. Hayatımıza anlam katanlar nelerdir? Bir yelek, bir hırka, bir parça peksimet mi? Yoksa daha başka şeyler mi? Nedir yaşamdaki sıralamalarımız sahi?

İnsana, zamana, yaşa, döneme, yere göre değişir mi bunlar? Neleri taşır, neleri bırakır, nelerden vazgeçeriz? Ya da yapabilir miyiz bunları? Evet, bir çiçekle bahar gelmez! Bir türküyle de yüzümüz gülmez. Ama bizi zamana, dünle bugüne bağlayan, yarın için umutlandıran bir şeyler olmalıdır.

İnsan sıcaklığı evet. Müzeyyen Senar göçüp gitmeden önce içindeki ukde kalanı sorduklarında, şunu demişti: “Bir adamla yaşlanmak isterdim!” Evet, birisizlik kötü! Bazen şunu düşünürüm; biz yazarlar acaba o birisizlikten midir kalemi/kâğıdı hayatımızın merkezine koyarız sürekli? Zaman zaman bu da benim sorgumdur. Öylesi ânlarda Rimbaud’nun şiir evreninde gezinmem belki de bundan!

(*) Son Nefesim / Luis Buñuel / Çev: İlkay Kurdak / İmge Kitabevi.