Beypazarı'ndaki yaşayan müzeler

Bu mevsimin, hele de böylesi bir moral bozukluğu döneminin ilacı, bence güzel bir gezi olur. Unutmak değil, ama hayata tekrar başlayabilmek için moral depolamak. Biraz enerji, biraz motivasyon...

15 Kasım 2020 Pazar, 07:00
Beypazarı'ndaki yaşayan müzeler
Abone Ol google-news

“Müze” deyince aklınıza ne gelir? Camekanlar arkasında saklanan bir takım objeler, eserler ve yanlarındaki küçük plakalara yazılan bilgiler; değil mi? Hadi olsun olsun son moda led ışıklandırmalar. Hadi bir de interaktif bilgi kaynakları, belki bir takım elektronik oyunlar. Yani, gerçekten ilgili olmayanı cezbedecek pek bir durum yok. Ama, şimdi anlatacağım iki müze var ki; böylesi asla akla gelmez. Beypazarı Yaşayan Müzeleri gibi bir projeyi, kimse hayal bile edemez.

Bir tiyatroymuş, bir dönem oyunuymuş sanki. Hooop diye içine girivermişsiniz… Bir taraftan kahveler gelmiş, öbür taraftan kurşunlar dökülmüş. Maniler okunmuş, masallar anlatılmış, kokulu otlar yakılarak eski usül tütsüler yapılmış. Soba çıtır çıtır yanıyor. Soğuk Beypazarı’nda, eski bir konağın içinde, 150 sene önceki hayat aynen yaşatılıyor. Türkiye’nin ilk uygulamalı kültür müzesi burası. 150 sene evvelki hayat orada, siz de oradasınız. O salonda, o sedirde, dantellerin yanında, kilimlerin üstünde, o sedirde, o kurşun döken kadının karşısında.

KÜLTÜREL MİRASIN YAŞATILDIĞI BİR MÜZE

Beypazarı’nı oldum olası sevdim. Çekül Vakfı Başkanı Prof. Metin Sözen, bu güzeller güzeli ilçeye çok emek verdi. Ama buraya ısınmamda, eski belediye başkanı Mansur Yvaş’ın etkisi çoktur, o ayrı konu. Mansur Başkan her defasında çok güzel ağırlardı, hep hayalleri vardı, hep çok çalışkan, hep çok ilgiliydi.

Gide gele ilçeye yapılan iyi şeylere şahit oldum. Yollar yenilendi, dükkanlar düzeltildi, birçok eski konak onarıldı. Zaten, Beypazarı, yıllar içinde başlıbaşına “yaşayan bir müze” olup çıktı. Kurusu, havucu, 80 kat baklavası, “Beypazarı kurusu vardır, kız kurusu yoktur” diyen, turizme iyice ısınan esnafıyla da, yeteri derecede albeniliydi.

En son, geçtiğimiz yıllarda açılan “Yaşayan Müze”, sonrasında da yine aynı konseptle açılan “Türk Hamamı Müzesi”ni ziyarete gittim. Ve kelimenin tam manasıyla, hayran kaldım. “İşte” dedim, “müzeciliğin gelmesi gereken nokta bu. Türk tarihi, gelenekleri, bundan daha iyi ve doğru biçimde aktarılamaz…”

ELEMTEREFİŞ, KEM GÖZLERE ŞİŞ

Beypazarı Yaşayan Müze, 1800’lerde inşa edilmiş olan Abbaszade Konağı restore edilerek hayata geçirildi. Konak, ilçenin merkezinde, tipik bir Beypazarı evi. Bahçesi, odaları, ahşap işçiliği ile son derece özgün ve sıcak bir yapı. Giriş katı, “hayat” alanı. Yaşamın geçtiği yer. Orta katların ismi “çardak”, en üst kat ise “guşgana”.

Bu müzede sergilenen pek bir şey yok. Hani eskiden beri kullanılan bakır kap kaçağı, sobayı, divanları, birkaç eski kilimi ve örtüyü saymazsak, boş bile denebilir. Yani eğer insanları ve devam eden hayatı görmezseniz…

İlk anda, konağın sahipleri rolünde genç bir erkek ve kız karşılıyor kapıda. İçeri geçiyorsunuz; hava soğumuşsa soba yanmış, mis gibi bir sıcak kaplamış her yanı. Genlerimizin hatırladığı o sıcaklık, o içimizi ısıtan tanıdıklık, ah nasıl tarif etsem, o tam bizdenlik hali yansıyor her zerrenize.

Müzede çalışanların hepsi, ya da “yaşayan ve yaşatan” desem herhalde daha doğru olacak, Türk Halk Bilimi öğrencileri, master öğrencileri veya mezunlarından oluşan bir kadro. Koca konağın her odasına, farklı rollerle dağılmışlar.

Ocağın başında ateşe süzdüğü bakır cezvelerle kahve kaynatan bir genç, gülen gözlerle kahvenizi sunuyor. Bir yüzyıl öncesinde yörenin kadınları ne giyiniyorsa, öyle giyinmiş. Manilerle, deyişlerle konuşuyor. Kahveyi için, fal için kapatın, yan odaya geçin. Kurşun kızdırıp soğuk suya “foşşş” diye döken ve bunu bütün mahareti, içtenliği, inanmışlığıyla yapan bir başkası, tüm hüneriyle sizi bekliyor. Bir de güzel anlatıyor, bir de hoş dua ediyor; tüm kem gözler, kötü niyetler, kurşun parçasına hapsedilip atılıveriyor. Okunmuş pirinçler, kötü bakışlardan koruyan nazar boncukları, değişik Anadolu işi nazarlıklar ve sarımsak demetleri eşliğindeki odadaki ritüel müthiş.

Gezi, bu kadarla sınırlı değil; karşı oda, “ıhlamur baskı” odası. Ihlamur ağacıyla yapılan bu kumaş baskısı, üst üste yapsanız bile, renkleri asla karıştırmıyor. Yanınızda bir beyaz tişört götürmenizi öneririm, kesinlikle çok zevkli.

Ebru da bu katta. Tasavvuf müziği eşliğinde, müthiş bir anlatımla, gerçek bir ebru yapımına şahit oluyorsunuz. O renkler, suyun içinde aheste aheste dağılıyor; derken kağıdın üzerinde sonsuz desen seçeneğinden biri olarak yapışıyor. İnanın bana, daha önce ebru yapımını birçeok yerde gördünüz de; böylesini daha önce ne duydunuz, ne gördünüz. O yazlık mekanlarda gördüğünüz ebruculara falan hiç benzemiyor bu. Hem yapılış şekli doğru, hem de işin felsefesi çok güzel ve doğru aktarılıyor.

MASAL EBE’NİN MASALLARI

Üst katta “Karagöz ve Hacıvat” oynatılıyor. Hatta eğer isterseniz, siz de oyuna dahil olup karakterlere ses verebiliyorsunuz. Artık ne yazık ki “Yunan geleneksel sanatı” olarak tanınan gölge oyunumuz, Beypazarı Yaşayan Müze’de çok başarılı biçimde yorumlanıyor.

Büyük gelin odası, konağın en ferah odalarından biri. Burada da sizi “Masal Ebe” karşılayacak. Nasıl cici bir kız, ne güzel konuşuyor, aklınız durur. Geleneksel Türk masallarını anlatıyor, maniler söylüyor, bilmeceler sorup şekerler dağıtıyor.

Müze, özellikle hafta sonlarında çok kalabalık oluyor. Bahçede hamurlar açılıyor, odun ateşinde pideler pişiriliyor. Müze giriş fiyatları malumunuz. Tüm bu yeme, içme, kurşun dökme, gösteri seyretmeler için dilerseniz katkıda bulunabiliyorsunuz. Öylesinde özenli bir kurgu, öylesine ince ve gönülden bir çaba var ki... Zaten birşeyler yapabilmek için, kutudur, kumbaradır, “ne var?” diye oraya buraya bakınıyorsunuz…

Beypazarı Yaşayan Müze’de zaman zaman farklı etkinlikler de düzenleniyor. “Masal geceleri”, “Geç Osmanlı döneminde ilan-ı aşklar” veya “Gelin kınan kutlu olsun” gibi temalı anlatımları, canlandırmaları kaçırmamak lazım. Tabii fiziksel olarak yakın olanlarınızı kast ediyorum. İstanbul’dan da artık arabayla beş saatte rahatlıkla varılabileceğini de yeri gelmişken hatırlatıyorum.

TÜRK HAMAMI MÜZESİ’Nİ DE ZİYARET EDİN

Sadece birkaç yüz metre ötedeki eski bir hamam, “Türk Hamamı Müzesi”ne dönüştürülmüş. Burası da “yaşıyor”. Türk hamam kültürünü, sizi gezdiren bir “Hamam Anası” ile bir kez daha öğreniyorsunuz. Gelin hamamları, kullanılan eşyalar, tüm o hamam ritüellerini bir bir görüyorsunuz.

Hamamın bahçesindeki “hamam ateşi”ni yakmakla görevli olan külhanbeyi ise müthiş bir tipleme. Benim ziyaret ettiğim birkaç yıl önce, Hacettepe Üniversitesi Türk Halk Bilimi bölümünde okuyan Sinan, harika bir karakter yaratmıştı. Hele bir nara atması vardı ki, insan gerçekten inanıyordu.

Her iki yaşayan müzenin ardındaki isim ise, aslen Beypazarlı olan bir bilim kadını: Sema Demir. Hacettepe Üniversitesi Türk Halk Bilimi bölümünü bitirmiş, aynı bölümde master yapmış, doktorasını tamamlamış. Ders veren bir akademisyen, ama bence bu müzelerle harikalar yaratmış. KAGİDER üyesi olan Sema Demir, 2015 yılında “Yılın Sosyal Girişimcisi”, 2016’da da Sabancı Vakfı tarafından “Yılın Fark Yaratanı” ödüllerinin sahibi.

Bu iki müzeyi gezip, tüm detayları kafama iyice not ettikten sonra, yapılan işin ne denli büyük bir emekle kotarıldığını daha iyi anladım. Ülkemizde benzeri olmayan bir müzecilik anlayışı; üstelik tüm dönem öğeleri kullanılarak, teatral bir sunumla aktarılmış. Asla ucuz kokmayan, asla sırıtmayan bir tarz. İşin içine tutku, coşku çok güzel eklenmiş. Harika bir ekip oluşturulup, sıkı bir çalışma kampından geçilmiş.

Sema Demir, müthiş bir karakter, müthiş bir yılmazlık örneği. Batı ülkelerinde, bu müzeler, beş doktora tezi yerine geçerdi. Bu isim taçlandırılır, sokaklara tabela olur, hakkında kitaplar yazılır, ömür boyu iş ve maaş garantisi sağlanır, araştırmaları için her tür kaynak emrine amade edilir, bir de devlet nişanıyla onurlandırılırdı. Tanıştığımda çok sevdim Sema Hanım’ı, sonrasında da hep düşündüm. Nedense Vamık Volkan’ın “Toplumları kadınlar kurtaracak” sözünü hatırladım bir de.

Buna da şükür!

Son iki söz: 1. Beypazarı’na mutlaka gidin, her iki müzede de uzun zaman geçirin. Ne özel bir kültüre sahip olduğumuzu bir kez daha görün.


2. Sema Demir ismini unutmayın. Son yıllarda gördüğünüz en başarılı Türk Halk Bilimi uzmanı, anlatıcısı, müzecisi olarak zihninize not edin.