Bir tutkunun şairi

Geçen günlerde yitirdiğimiz şair Mehmet Müfit için şair dostu Tuğrul Tanyol bir anma yazısı kaleme aldı.

23 Kasım 2016 Çarşamba, 06:53
Abone Ol google-news

Mehmet Müfit tutkularının adamıydı. Bir şeyi sevdi mi sonuna kadar severdi. Şiir onun için bir tutkuydu. Şiiri bırakması da bir başka tutkuya kapılmasından oldu. Onu nerede ve nasıl tanıdığımı pek anımsayamıyorum. 1978’in son günlerinde Somut dergisinin çıkışına hazırlanan Necdet Ökmen’in yazıhanesinde olabilir mi? Nerede ve nasıl olduysa oldu ve Müfit’le ben ayrılmaz iki dosta dönüştük. Bir şirkette pazarlamacı olarak çalışıyor ve mutsuzlukla kıvranıyordu. İçi dışı şiirle taşan bir gençti. Bazen sokak ortasında karşılaşır birbirimize ayaküstü ve heyecan içinde son yazdığımız şiirleri okurduk. Her ikimiz de dönemden mustariptik ve şiirlerimizi yayımlayacak dergi arıyorduk.

Bu beş benzemez kardeşim biraz Ece Ayhan havalı biraz Metin Eloğlu’na uzanan, ama bıçkın bir şiir yazıyordu. İlk gençlik yaşamından, kumarhanelerden, sokaktan, torna tezgâhından ve kerhanelerden şiir çıkarıyordu. Şiirlerinin hepsinin altında ciddi bir gerçeklik yatıyordu. Müfit şiirimizin az sayıdaki realist şairlerindendir. Müfit’in Türk Şiir terminolojisine kattığı sözler arasında değer verdiklerimden biri şudur: Kimi şairleri eleştirirken “nesnel karşılığı yok” derdi. Çünkü onun şiirlerinin her zaman bir toplumsal-nesnel karşılığı olmuştur. Yine eleştirdiği kimi şairler içinse “Tribünlere oynamak” gibi bir başka deyim geliştirmişti. Bu iki deyimle aslında Müfit’in şiirine ayna tutabiliriz. Toplumsal konulardan söz etmekle birlikte “tribünlere” oynadıklarını belirttiği toplumcu-slogancı şairlerden hoşlanmıyordu. Çünkü yapay olmayan içten bir şiirin peşindeydi o. Kuşkusuz bu yazdıklarım bence çok iyi bir ilk kitap olan “İstanbul’un Ağır Sultanları” için geçerli.

‘Üçle beş arası çay’

Şiir”i çıkarmaya başlamıştı. 1982 olmalı. Ortak para koymuşlardı ve benim de katkı yapmamı istiyordu. Verdiğim bir şiirle birlikte döndü bana. Dergiden ayrılmış ve parasını geri almıştı. Ayrılma nedeni pek zengin arkadaşının beni yeterince “toplumcu” bulmamasıydı. Müfit’in gerçek dosta verdiği değeri anlatmak için yazıyorum bunu. Biz ise Adnan Özer ile başka bir proje, “Üç Çiçek” üzerinde çalışıyorduk. Tüm ısrarlarıma rağmen Adnan, Müfit’in adını künyeye koymak istemedi. Bu gene de günlerimizin bir arada geçmesine engel olmadı. Müfit bir kırgınlık duysa da dergiye ve yayınevine her gün gelmeyi sürdürdü. Her gün eski kentin bir kafesinde, çayhanesinde toplaşıp konuşmayı, birbirimize yeni şiirlerimizi okumayı sürdürdük. Öyle ki bir gün gelmeyenden, neden gelmediği konusunda hesap sorduk. Üç Çiçek künyesinde Müfit’in adı olmayabilir, ruhunda vardı. İlk kitabı da oradan çıktı. O sıralarda yazdığım “Çay saatleri” şiirinde o birlikteliği anlatmak istemiş olmalıyım. Birkaç dize: Bazen Haydar, ben, Müfit, Adnan / Şiirden konuşuruz ve acılardan / Üçle beş arası çay, ah delikanlı zaman!”

Şairlikten antikacılığa

Ne var ki künyede olmama rahatsızlığı beni Üç Çiçek’ten kopardı ve yanımıza Metin Celâl’i de alarak Poetika dergisini ve Çizgi Yayınevi’ni kurduk. İkinci kitaplarımız oradan çıktı. Müfit, “Tekkede Bahar”da ayak değiştiriyor, üslubunu derinleştiriyordu. “Cem Gibi” şiirini ilk ona, ya da Adnan’a okudum. O şiir Müfit’te kendiyle ilgili bir sorgulama yarattı. Şiiri çok sevmişti. Hiç yazı yazmadığı halde “Cem Gibi” onda o şiirle ilgili bir yazı yazma isteği yarattı. Ben de şiiri ona ithaf ettim. Artık tarihle ilgili şiir yazmak istiyordu, bu nedenle de yoğun bir okuma sürecine girdi. Sürekli okuduklarını nasıl şiire dönüştüreceğini düşünüyor, bense ona dinlendirmesini yoksa bu işin bir meslek hastalığına dönüşeceğini söylüyordum. Patrona şiiri böyle bir süreçte ortaya çıktı. Şiir ne bizi ne onu mutlu etti. Ve bir süre sonra da şiiri terk etti. Bu yalnızca şiiri terk ediş değildi, çevresini ve dostlarını da terk etti. Şimdi tutkusu ve ilgisi kendisini antikacılığa götürecek bir sürece yönelmişti. O sürecin başlarında da birlikteydik ve yine bu konuda anlatacak sayısız ilginç öykü var. Örneğin İranlı hattat İmad ile ilgili bir elyazması öyküsü var ki ikimizi de uzunca bir süre meşgul etti ve konuyla ilgili ortamın iğrençliklerine de tanık olmamızı sağladı. Ne var ki o elyazmasını bir süre avuçlarımızın arasında tuttuk, ondan kazanacağımız paranın hayalini kurduk.

Şiir ihaneti kabul etmez

Müfit önce gümüşe merak saldı. O konudaki okumaları ve tutkusu onu kısa bir sürede Kapalıçarşı çevresinde yıllardır bu işi yapanlar arasında bile bir uzman haline getirdi. Artık bir nesnenin ederi ona soruluyordu. Sonra Müfit kopup gitti ve kendimi bir anda yapayalnız buldum. Şimdi yazılanları okuyunca hafifçe gülümsüyorum. Para kazanmak için şiiri bırakmış diyorlar. Hayır! Şiiri kimse bırakamaz. Şiir sizi bırakır. Çünkü şiir ihaneti kabul etmez. Ne yazık ki Müfit bunu yapmış ve şiire ihanet etmişti.

Kısa aralıklarla görüştük sonraları. Sombahar dergisindeki kısa dönüşü yeterli olmadı. Bir gün Seyhan Erözçelik’in telefonuyla Müfit’in yıllardır çekmeceye yazdığı şiirleri yayımlamaya ikna olduğunu öğrendim. Keşke ikna olmasaydı. Şiir ortamından kopmanın bir şairi nasıl cezalandırdığını gördüm o şiirlerde. Birkaç defa daha buluştuk ve hiç şiir konuşmadık. Nasılsa görüşecek çok zaman vardı. Oysa yokmuş. Oğlunun ölüm haberini veren telefonuyla yıkıldım. Müfit kendine yakışır bir biçimde dolmuşta, çok sevdiği halkının kucağında ölmüştü. Kısa bir gazete yazısında daha başka ne anlatılabilir? Mehmet Müfit ilk iki kitabıyla Türk şiirinin en özgün adlarından biridir. Bir Paul Valery dönüşü yapamadıysa ne çıkar? Evet Seyhan, bir Andre Gide tavrıyla onu geri çağırmaya çalıştı. Oysa Rimbaud’ya ilk 20 yılı yetmişti. Türkçe var oldukça canımın yarısı Mehmet Müfit yaşamayı sürdürecektir.