Çirkinliğin tarihi

Umberto Eco, Güzelliğin Tarihi’nden sonra şimdi de çirkinliğin peşine düşüyor...

06 Aralık 2009 Pazar, 07:13
Abone Ol google-news

Güzellik nedir? Hoşa giden, çekici, uyumlu, etkileyici, mükemmel, görkemli, takdire şayan, haz verici... Kuşkusuz insanlık yüzyıllar boyunca güzellik üzerine kafa yordu, tezler üretti, ona ulaşmaya, “o” olmaya çalıştı. Peki ya çirkinlik? Onu, sadece güzelliğin karşıtı diye tanımlayıp geçmek haksızlık olmaz mı? Çirkinlikten de haz alınamaz mı? Doğan Kitap’tan çıkan, Umberto Eco’nun hazırladığı “Çirkinliğin Tarihi” kitabı her yönüyle “çirkinliği” anlatıyor. Kitap, Güzelliğin Tarihi’nin devamı niteliğinde. “Ne de olsa” deniyor tanıtım yazısında, “güzellik ve çirkinlik birbirlerini imleyen kavramlar... Demek ki yapmamız gereken birinin doğasını anlamak için diğerini tanımlamak. Ne var ki, yüzyıllara yayılan birçok çirkinlik tezahürü, sanılanın aksine oldukça zengin ve şaşırtıcıdır. Çirkinliğin Tarihi de işte bu örnekleri sunuyor bize”.

Kitabın, 15 bölümden oluşması bu zenginliğin göstergesi aslında. Bu başlıklar neler mi? Klasik dünyada çirkinlik; tutku, ölüm, şahadet; kıyamet, cehennem ve şeytan; canavarlar ve kötülük alametleri; çirkin, gülünç ve müstehcen; Antikçağ’dan barok döneme kadın çirkinliği; modern dünyada şeytan; cadılık, satanizm, sadizm; physica curiosa; romantizm ve çirkinliğin kefareti; tekinsiz; demir kuleler ve fildişi kuleler; avangard ve çirkinliğin zaferi; ötekilerin çirkinliği, kitsch ve camp ve günümüzde çirkinlik.

Çirkin olanları uzaklaştırıcı, dehşet verici, tiksindirici, hoş olmayan, yakışıksız, bozuk, kirli, açık saçık, aşağılık, canavarca, kaba saba, berbat, sarsıcı, pek kötü, hasta edici, mide bulandırıcı, yüz kızartıcı, hantal, şekilsiz olarak tanımlanmak mümkün. Güzellik iyilik, ahlaklılık gibi kavramlara yakın görünürken çirkinliğin ahlaksızlık, kötülük, şeytanilikle bir tutulduğunu da unutmamalı. Karl Rosenkratz de 1853’te yazdığı “Çirkinliğin Estetiği”nde çirkinlik ve ahlaki şer arasında benzerliği vurguluyor.

Çirkinliğin Tarihi’nde Eco, Platon’dan Dante’ye, Kant’tan Kafka, Susan Sontag, Donna Haraway’a kadar pek çok filozofun, sanatçının, edebiyatçının çirkinlik üzerine görüşlerini, sert görsel imajlarla birleştirerek sunuyor. “Her yüzyılda filozoflar ve ressamlar güzelliğin tarifine yeni bir tanım getirmiştir ve çalışmaları sayesinde zaman içerisinde estetik kavramı tarihini yeniden yapılandırmak mümkündür” diyor Eco kitapta, “Ama bunu çirkinlik kavramı için söyleyemeyiz... Neredeyse hiç kimse sıra dışı çalışmalardaki geçici imalar dışında çirkinlik sürecinin bilimsel incelemesinin üstünde durmamıştır. Bu yüzden güzelliğin tarihi oldukça geniş, kullanabileceği kuramsal kaynaklara sahipken, çirkinliğin tarihi, tarihinin büyük bir bölümü için bir şekilde ‘çirkin’ olarak görülen insanların ya da nesnelerin görsel ya da sözel portrelerinde kendi belgelerini araştırmalıdır. Bununla birlikte, çirkinliğin tarihi güzelliğin tarihiyle belirli ortak özellikler paylaşır”.

Bu noktalardan biri, iki değerin belirleyicisinin de Batı uygarlığıyla sınırlandırılması. Güzellik ve çirkinlik kavramlarının çeşitli tarih dönemlerine ve kültürlere göre değişebildiği de bir gerçek. Afrikalılar için “yüce” bulunan maskların, Batılıları dehşete düşürmesi başka nasıl açıklanabilir ki?

Güzellik ya da çirkinlik yorumları sadece estetik kavramı üzerinden yapılmıyor, sosyo-politik kriterlerden de kaynaklanıyor. Mesela, Marx “1844 Elyazmaları Ekonomi Politik ve Felsefe”de paraya sahip olmanın “çirkinliği” telafi ettiğini bakın nasıl anlatıyor: “Para herhangi bir şeyi alabilme, tüm nesneleri edinebilme özelliğine sahip olduğu için, bu yüzden sahip olma kavramına değen ilk egemen nesnedir... Gücümün sınırı sahip olduğum paranın gücü kadardır... Ne olduğum ve ne yaptığım bu yüzden en ufak bir şekilde kişiliğimle saptanmaz. Çirkinim ama kendime kadınların en güzelini satın alabilirim... Bir birey olarak topalım ama para bana yirmi dört ayak verir: Bu yüzden de topal değilim... Param tüm engelliğimi tersine çevirebilir mi?”

20. yüzyılla çirkinliğin kimi kavramları da anlam değiştiriyor. Burjuva sınıfının “tiksinti” ile baktığı Picasso’nun resimlerinin artık birer başyapıt olması da bundan. Kitabın Avangart ve Çirkinliğin Zaferi bölümünde de bu anlatılıyor. Karl Gustav Jung’un çirkinliğin gelecekte gerçekleşecek büyük dönüşümlerin bir işareti ve belirtisi olduğu lafıyla başlıyor bölüm.

Jung’ın öngörüsü bugünün gerçeği. Çirkinlik ve diğer tanımlamaları uzun zamandır rağbet görüyor. Korku filmlerinin unutulmaz yönetmeni George Romero’nun korku unsurunun “satışları fırlattığını” söylemesi boş değil. Sinemanın çirkinlik kavramıyla oynaması Romero ile sınırlı değil. ET ya da Yıldız Savaşları’ndaki uzaylılar gibi yaratıkları çirkin oldukları halde bize sevdirmesine ne demeli? Çağdaş sanatın çirkinlikle ilgilendiği kadar, onu kutsamasını da unutmamak gerekiyor. Sanatçıların sık sık kendi bedenlerini kanlı bir bozulmaya tabi tutmaları gibi. Bu eserlerin izleyicisine gelince... Güzel bir manzara ya da çocuk görmekten haz alanlar, bu “kanlı”, “eksik”, “bozulmuş” eserleri görmekten de kendilerine bir mutluluk ve eğlence çıkarıyorlar. Bir yandan Brad Pitt, Sharon Stone gibi Rönesans ressamlarınca da ideal kabul görülecek kişilerle özdeşleşen gençlik, bir yandan da bu dönemin insanlarınca “tiksindirici” bulunacak kişilere hayranlık duyuyor. Marilyn Monroe’dan ziyade Marilyn Manson gibi görünmek istemelerini örnek veriyor Eco kitapta.


Çirkinlik her yerde

Bir sorusu var: Peki ya kitle iletişim araçları tarafından bize ulaştırılan cborg’lar, göze çarpan unsurlar ve yaşayan ölüler aslında bizlere saldıran ve dehşete düşüren çok daha derin bir çirkinlik duygusundan kurtulmak, görmemek istediğimiz bir şeyse?

Sonuçta dehşet, çirkinlik bize öyle yakın ki... Açlıktan ölen, şişik karınlı, kemikleri sayılan çocuklar, işgalci askerlerin kadınlara tecavüz etmesi, insanların işkenceye maruz kalması... Bütün bunlar günlük yaşantımızın bir parçası. Peki sanatın bunlarla işi ne? Son söz yine Eco’da:

“Bir gökdelenin ya da bir uçağın patlamasından dolayı parçalanan vücutları görüyor ve yarın sıranın bize de gelebileceği korkusunu yaşıyoruz. Bu tip şeylerin sadece manevi anlamda değil, fiziksel anlamda da çirkin olduğunu hepimiz biliyoruz. Bunu hayatın aptalın biri tarafından anlatılan ses ve öfkeyle dolu bir hikâyeden başka bir şey olmadığına inananların kaderciliğiyle kabul etsek bile, bu görüntülerin aynı zamanda şefkat, kızgınlık, isyan ve birlik içgüdüsü uyandırmaları gerçeğinden bağımsız olarak bizlerde tiksinme, korku ve iğrenme duyguları uyandırmalarıdır. Estetik değerlerin göreceliğiyle ilgili hiçbir bilgi, çirkinliği hiç tereddüt etmeden fark ettiğimiz gerçeğini değiştirmez; biz de bunu bir keyif objesine dönüştüremeyiz. Bu yüzden çeşitli yüzyıllarda sanatın niçin ısrarlı bir şekilde çirkinliği resmettiğini anlayabiliriz. Sanatın sesi ne kadar aykırı olursa olsun, bizlere bu dünyada amansız ve kötü şeylerin olduğunu sık sık hatırlatmaya çalışmıştır. Bu kitaptaki birçok kelime ve resmin bizi bir insan trajedisinin çarpıklığını anlamaya itmesindeki neden budur”.