Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle

Cumhuriyet'in gençler için, gençlerle beraber hazırladığı "Cumhuriyet Genç Yazın" okurlarımızla buluştu.

27 Şubat 2021 Cumartesi, 02:00
Cumhuriyet Genç Yazın sizlerle
Abone Ol google-news

TANRI’YI ERKEK İLAN EDEN SON NESİL

İREM TURHAN

Marmara Üniversitesi  İletişim Fakültesi / İletişim Bilimleri Yüksek Lisans

Ellerimi dört bir yandan bağlayan her bir şeye yeni yeni isimler verdim. Birine aile diyorum, diğeri sevgili denilen yarının o belirsiz öznesi veya hiç tanımadığım bir adamın benim için söylediği üç beş parlak beyanat.

Ellerimi arkadan bağlayarak sokağa çıkmak üzerine bir plan yaptım bugün. Saydam bir halat ile bağlayacağım ki herkesin reddedebileceği kadar belirgin olsun. Sıkıca bağladım teamüllere göre ve ellerimin tek bir tırnağını da boyamadım, kaybım dikkat çekmesin diye. Köşeyi dönene kadar üç beş çocuk birbirlerine beni işaret ederek güldüler önce, sonra anneleri korkuyla bir hışım içeri aldı onları. Beni deli sanacak kadar aklıselim olduklarını bir sokak köpeği bile anca havlayarak karşılardı. Kahvehanelerin önünden geçmek en zoruydu herhalde. Kapılarında dilenci ve satıcı giremez yazmasına rağmen sadece en gizli yasaklılar hemcinslerimizdir. Eklemek tenezzülünde veya cüretinde bulunmak istemediklerini düşünmekle beraber buna gerek olmadığını idrak etmiştim. 

Yazılı olmayan vurgulamalar, olanlarına nazaran daha geçerliydi. Gelenek adlı bir dostumuz vardı bu durumlar için, asla aramızın bozulmadığı bir yoldaş. Koca bir ülkenin, en yaşlı üyesi olduğundan onun sözünden çıkmazdı kimse. Bu düşünceler kafamda münakaşa ederken ihtiyar heyetinden birisi “değişik!”, dedi beni görünce. Değişiği olduk koca bir neslin. Kimse değişmek istemedi korkularından o malum yaşlı üyeden biz de eğreti durduk haliyle. Bu sözü duyar duymaz hızla ilerlemeye başladım fakat gözleriyle takip ettiler beni bütün sokak boyunca. 

Yeterinde hızlı koşarsak ölümden bile kaçabiliriz diye konuşmuştuk kendi aramızda. Bir gün canımıza tak edip o yaşlı adamı birçok yerinden vuracağız bana kalırsa. Adam diyoruz çünkü ataerki söz konusu olunca olağan şüpheli hep olduğu yerde duruyor. Hatta Tanrı’yı erkek ilan eden son nesil belki de biz oluruz. Bunu da bir şekilde atlatıp kendi içimizde, yok etmeye girişiyoruz. Öyle bitirmek gibi bir yok ediş değil, kökünü kurutmak denli iddialı laflara yelteniyoruz. Ama diyorum ben, öteki fakat diyor hatta itiraz edenler bile oluyor. Yerine başka başka isimli ahbaplarının geleceği kuşkusu bizi kemiriyor. Bir ölüp bin doğacak heybette bir yığın... Koca bir nesil tükenirken asla tükenmiyor ve bizimle besleniyor bu canavar.

Her kılığa girme gücü...

Sokağın köşesinden döndüm ve yine görüyorum üzerime doğru geliyor. Başka bir kimliği seçmiş kendine bu sefer. Her kılığa girme gücünü ona verdiler. Her beden de onu zevkle misafir ediyor. Hızlı koşmaya çalışıyoruz ama arkamızdan, ellerimizden birileri çekip mahkûmiyete ön ayak oluyor her defasında. İşte son genç de ölüyor köşede, son kadın kendi boğazını sıkmış debeleniyor; çocuklar arabaların altına atıyorlar kendilerini aynı esnada dünyanın bir başka köşesinde bir bayram kutlanıyor. Doğanın değil, vahşetin kanunu. Neticede, bütün balıklar birbirini yiyor haliyle. 

Artık ellerimi çözdüm, ruhla beden arasındaki anlaşmamı bozuyorum. Yaşlı adam, yine bana, üzerime geliyor. O mu diye anlamaya çalışıyorum, öyle ki hepsi birbirine benziyor. Elimdeki ipi, bir neslin izniyle kullanacağım. Kaldırımlara su serpiyor arkadaşlar bir yandan yoksa birileri yere devrilince çok toz kalkıyor.

Tanrı’yı erkek ilan etmeye devam ediyoruz. Sonsuz yaşamı üzerine vazife aldıysa onlar, bize de ölmek eylemi mi kalıyor? Ölmeyi de kadın mı ilan ediyoruz?

Bugün öldüm ben, hiçbirinizin bilmediği bir saatte. Tanıdığım, bildiğim, yaşayan veya ölmüş, inanmış veya kanmış herkesin çorbada tuzu vardır.

BUGÜNÜN DÜNÜNDEN FARKSIZ DEĞİL ZAMAN

CEREN GÜLÜM ŞAHİN

Mersin Üniversitesi Gazetecilik Bölümü

Zamanı ağzıyla tutuyor bir kuş

Kanatları melodiden farksız

Rengi solmuş kaldırım taşları

şairlerin yürüdüğü şiirle

anlamını buluyor, kaybettiği renklerinin

Kalabalığın konuşmaları rahatsız ediyor

katliamı işleyen kelimeleri işiten kulaklarımı

Buz gibi soğuk dışarısı

aklını kaybetmiş bir ruhtan

hiç de farksız değil!

Yıkılıyor ve kırılıyor kalpler

Eski bir Samanyolu’nun rivayetine göre;

Kalbindeki tufanın sebebidir insan

ne az ne çok...

Gönlümde biriktirdiklerim

biriktirip, parçaladıklarım

çatlayan dudaklarım;

paslanmış adımlar yüzünden

Uzaklaşmak istiyor zaman

insan kalbinin soğuğundan

Ve yine kendi şiirini

seçiyor zaman

Püsküllü ayakkabılar giydiriyor insana

çekilmez olduğu zamanlarda

Zaman, kardeşidir hayatın

Birbirine, birbirine, birbirine

küsenlerin dünyasına hoş geldin!

kendi kendine ve hep

kendi kendine.

GECE MASALI

ALİ YÜCEL

Anadolu Üniversitesi

Sabahın ilk ışıkları

ve ilk sessizliği

Eskimiş paltosuyla bir fabrika işçisi

Elinde baba yadigârı tabaka

Sarıyor kaçak sigarasını

Derinden tütüyor dumanı

Düşünceli.

Arkasında üç çocuklu bir eş

Sabahın ilk sessizliğinde yolcu eder

Buğulu, uykulu gözleri, yarı açık gözkapakları

Yarım kalan rüyası

Bağdaş kurmuş kollarıyla dilinde dua

Düşünceli.

Gökyüzündeki son yıldız gitmek üzere

Uluyan kurtlar inlerine çekilmiş

Sokakta sokak sarhoşlarından kalma içki şişeleri

ve üzerinde unutulmuş sevda, ekmek sohbetleri

Gece lambaları artık kör.

Sokakta her şey terk edilmiş gecenin bitiminde

Yalnızlık, talihsiz çaresizliğinde

Düşünceli.

Gecenin sessizliğini bozan bekçi düdüğü

Acımasız, öfke dolu ötüyor

Kimseler duymuyor, uyanmıyor

Bekçi koşuyor, kovalıyor

Acımasız, öfke dolu,

Önünde kaçan acemi hırsız

Ömrünün ilk hırsızlığı, ilk talanı

Mahallenin en güzel kızın gönlünü çalmış

Çuvala sığdıramamış, yüreğine gizlemiş

Çıkarken pencereden yakalanmış bekçiye

Mahallenin en güzel kızı çığlık atmış

Sonrası malum…

HİTABET SANATI

DOĞA CİHAN 

ODTÜ İnşaat Mühendisliği 

Sanat, sanat için midir yoksa toplum için midir sorusu üzerine, içsesimle demeçler verirken buldum kendimi. İpe sapa gelmez, gençliğin getirdiğine inandığım yoğun nefret dolu fikirlerimi dünyanın duymasına ve hazmedebilmesine inancım oldukça düşüktü. 20 yaşında, bilgisayar başında ömür tüketen bir gencin vicdanını rahatlatmasına da yetiyordu zaten steril ortamlardaki “cesur” çemkirmelerim.

Saçlarına aklar düşmüş, yüzünde yılların yorgunluğunu taşıyan bu tartışma konusu bastonuyla girmişti beynimin kıvrımlarına. Çıkmasının da güç olduğunu ben biliyordum. Zift koyusu kahvemi bardağıma doldurmuş, düşüncelerimi sağa sola savurmak için konfor alanımı genişletmiştim. Bir terslik çıkacak elbette ki, kafamın içi o kadar da rahat değildi. Kendi kendime vermiş olduğum demeçler bir hayli tutarsızdı. Sinirlerim bozulmaya, inceden de hırs baş göstermeye başlamıştı. Kendi içimde kendimi kaybedecek kadar aciz miydim yani? Kazananın olmadığı bir yerde kaybeden olmaktan başka açık pozisyon göremiyordum. Yer yer iki görüş için de kurduğum afili cümlelerle sallıyordum kantarı iki ucundan. İçseslerim birbirlerini etkilemeye başlarken fark ettim hitabet sanatını. İşte bu da bir sanattı, belki de en eskisi. Sağ ve sol içsesimi susturup düşünmeye başladım. Kan, ter ve gözyaşı dökülen düelloda, ne sanat için kullanıyorlardı bu silahı ne de toplum için. Sanatçı için olsa gerekti hitabet dediğimiz sanat. Dibi yanmış kahvem ise kimse için olamayacak kadar kötüydü.

Yeni ürettiğim bu radikal görüş için uygun bir tanım düşündüm. Hitabet sanatı, ikna etmek üzerine kurulu, insanın özgür iradesiyle oynayabilen bir yanılsama (illüzyon), dedim. Güzel bir tanım yaptığıma ikna olmuştum. Platon’a göre de hakikat yerine yanılsamaları üreten konuşma türüymüş. Arkamda hissettiğim yaşlı bilgenin de desteğiyle deşmeye başladım bu bencil sanatı. Toy bir askerdim ancak kılıcım keskindi. Deşmeye devam ettikçe görüntüm bulanıklaşmaya başladı. Tekinsiz bir güç olduğu su götürmez bir gerçekti bu retoriğin (söz söyleme sanatı). Geçmişe doğru zihinsel bir zaman yolculuğuna çıktım. Eski politikacılardan günümüzdekilere kadar hepsi bir film şeridi gibi geçti önümden. Ölüm anında görünür derlerdi. Zaten ölüm gibi bir şeydi. İzlerken gördüm nasıl da çeşnilendiriyorlar sözlerini. Karşılarında henüz ne söylediğini anlamadan hipnoz hipnotize olmuş binler gördüm. Kanları çekilmiş ve kuklalaşmış binler, gördüm. Liderlerin yüzlerinde, gücün vermiş olduğu soğuk ama ateş dolu ifadeleri gördüm. Arkalarından sürüklüyorlardı insanları. Hepsini gördüm. Yorgun düşmüştü gözkapaklarım. Kapanıyorlardı hızlı ama sakin bir tavırla. Göz perdelerim kapansa da sahne devam ediyordu, görüyordum. Bir sessizlik çöktü sahneme. Hayra alametti. Süslü ve efsunlu cümleler kesilmişti artık. Kuklaların ipleri kopmaya başlamıştı, görüyordum. Kıyamet sonrası bir gün olduğunun farkındaydı herkes. Artık kaybedecek bir zincirleri bile yoktu. Ama bileklerindeki zincir izlerini gördüm. Dillerinin varlığından habersizmiş gibi davranıyorlardı, gördüm. Bu bencil sanat son bulduğunda, insanın insana zulmünün bittiğini gördüm. Gözlerim açıldı. Her şey aynıydı. Aynaya baktığımda kendimi devasa bir Şenay Yüzbaşıoğlu’na dönüşmüş olarak gördüm. Şarkı söylüyordum:

“Bütün dünya buna inansa, hayat bayram olsa.”

AŞK, DERİN BİR DOSTLUKLA BAŞLAR

MUTLUHAN YILMAZ

Ankara Üniversitesi Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Eğitimi

Sabahın erken saatleriydi. Uykudan uyanmış, Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan” kitabını büyük bir heyecanla elime almıştım. Geceden kalan bölümleri çok beğenmiş, uykumdan biraz daha izin istemiş fakat o izni alamamıştım.

Aslında bu sıralar çok yoğunum. Bir yandan okul dersleriyle, sınavlar ve projelerle meşgul oluyorum. Bir yandan da uzaktan eğitim sürecinin hazırlıklarını yerine getiriyorum. Gündelik hayatım bu uğraşlarla geçiyor. Yeni bir şey öğrendiğimde heyecanlanıyor, ruhumun ve zihnimin hâlâ öğrenmeye açık, diri, canlı olduğunu anlıyorum. Zaten beni akademik kariyere yönlendiren de bu duygu idi. Yeni bir şey öğrendiğimde heyecanlanmamı sağlayan duygu...

Derin ve karşılıksız güven

Sabahın mahmurluğu ile okuduğum sayfaların birinin son paragrafında tutuk kalmıştım. Aniden kendimi, okuduğum sözün derinliğini irdelemekte buldum. Şöyle yazıyordu: 

“Muhakkak ki aşk, derin bir dostlukla başlar.”

Bu sözün ne olduğunu sabahın mahmurluğu ile pek anlayamamış olacağım ki gün içinde kendimi sürekli irdelemeye çalışırken buldum. İlginç...

Sabahleyin ulaştığım sonuç, iki kişinin birbirini sevmesi, ahbaplık kurması sonucunda aşkın başladığı idi. Ama bu bir klişeydi. Bu tanımlamayı kabul etmemiş olacağım ki gün içinde aynı sözle tekrar ilgilendim. İlkin kendime, dostluk nedir, diye sordum. Bana göre dostluk, bir insanla özdeşleşmektir, ona derin ve karşılıksız bir güven, sevgi, muhabbet beslemektir. Kimseyle kurulamayacak bir bağın, ilişki ortamının, zemininin kurulmasıdır.

Henüz âşık olmayanlara...

Sözün anlamını yeniden keşfediyordum. Bana göre o sözle anlatılmak istenen, daha aşk serüveni başlamadan, karşınızdaki insana duyumsadıklarınızdı. Yani, onu tamamen tanımadan, doğru düzgün iki laf etmeden, edemeden, arkadaşlık/aşk serüvenini başlatmadan, belleğinizdeki izlenimleriyle soyut anlamda onunla yalnız kalmak, kimseye anlatmadığınız, anlatamayacağınız şeyleri onunla paylaşmak, onu içselleştirmekti. Evet, bunu kendimden biliyorum. Kimseyle paylaşamayacağınız şeyleri, zihninizde kurguladığınız sevgiliye anlatabiliyor, onunla sonsuz paylaşım içine girebiliyor, derin bir güven bağı oluşturuyorsanız; evet, aşk ondan sonra başlar... İzlenimlerin zihninizdeki kurgulamaya rehber olduğu bu süreçte, sevgiliyle derin bir dostluk ikliminde yaşar, bu süreçten artakalanlarla aşkın başlayıp başlamayacağına karar verirsiniz.

Henüz âşık olmamışlar; isterseniz bunu deneyebilirsiniz.