Deniz ve Yağmur'un zemheri gülleri

Zemheri kıştı yine. Yıllardır görmediğimiz babamızdan mektup gelmiş. Mektup her zaman ki gibi; “Az kaldı geleceğim!” Babama küsmem ilk o vakittir. Bu kaçıncı gelmeyişiydi, sayısını unuttum.

11 Aralık 2013 Çarşamba, 14:14
Abone Ol google-news
Soluk alamaz, kimselere anlatamazsınız babanızın nerede, ne yaptığını, hadi hepsi neyse de niye eve gelmediğini... O anda  anacığımızın bizi incitmeyen en güzel yalanı yetişirdi imdadımıza, “Güller çiçek açınca gelecek!”
 
Kasabanın tek havuzlu ve de bahçesi gül dolu evinin yüksekçe duvarından düşüp de üç kez pekmezimi akıtmışlığım ondandır. Duvarın üzerinden izler durursun güllerin çiçek açmasını... Ömrümün en uzun altı yılını bekledim açması için... Tıpkı Deniz gibi her bir tepeyi aştığında yeni bir tepenin belireceğini bilmeyen çocuk aklıyla.
 
Geçen hafta cuma günkü açık görüşte Balbay’a Çınar’ın beni cezaevine uğurlarken “Deniz’in babasına söyle, bu sefer bırakacaklar” dediğini aktardığımda, umutla umutsuzluk sarkacında az biraz salındık. Ardından Balbay’ın gözleri ışıldadı, “O söylediyse bu sefer gerçekten olacaktır! Gerçekten de oldu.
 
Cezaevi avlusunda özgürce kucaklaşırken, “Çınar demişti” deyip, gülüştük.

Otobüs karanlığı yara yara ilerlerken, yol boyunca apartmanlardan alkışlar ve el sallayanlar Balbay’ın özgürlüğünü selamlıyorlardı. Yanımızdaki onlarca konvoyluk araçlar Balbay’ı görebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.

Sabahın acı haber saatinde polisleri haber edip, “İfademe başvuracaklarmış” dedikten yıllar yıllar sonra nihayet yuvasındaydı. Cezaevindeki görüşlerde tanıştığı babasını ilk kez apartmanın koridorunda gören Deniz’in ağzından önce “Babam değil mi o?” cümlesi dökülüverdi. Babayla oğul dünyalar kadar sarıldı, sarıldı, sonra Deniz’in birden yabancılaması. Sehpanın altında farkedileceğini düşünüp oraya sızması...

Deniz ilk kez evlerinde gördüğü, tanıdık ama tanış olamamış, kucaklayıp uyuyamamış, uyku kokusunu bilememiş, hep orada olan ama niye gelemediği bilinmeyen bir babayı karşısında görmelerin şaşkını... Ne ki, “dozerle yıkıp duvarların arkasından almak istediği” babasının getirdiği koca çikolata bile yoktu gözünde... Derken kapısında “Deniz” yazılı odasına fırladı. Kendisinin aldığı ödülü, bir solukta getirip babasının kucağına koyuverdi. “Cık” olmadı, yine olmadı...

Babasının oturduğu koltuğun yanında yere çöküp kıkırdamaya başladı; “Kahkahalarla gülüyorum kendimi durduramıyorum” diyerek. Sonra koltuktaki babasının yanına oturuyor ama babasının dediği gibi “Onca beton, demirden sonra yumuşacık koltuk hiç de rahat değil.” Fırlayıp perdelerin arkasına gizlenmesi bir oluyor.  İyisi mi perdenin arkasına gizlenmek poposunu dışarda bırakarak. Çocuk işte nereden aklına geldiyse ablasına fanustaki balıkları gösterip, “Bu kadarcık yerde nasıl nefes alıyorlar?” sorusuna yanıt aramaya koyuldu.

Bir yandan konuklarla ilgilenen, bir yandan da kardeşine ablaca öğütler veren Yağmur ise her mahpus çocuğu gibi erkenden büyüyenlerdendi. Yıllar yıllar önce henüz minicik bir çocukken “polis amcaların” çizgi film CD’lerindeki “virüsleri ararken” yanlarında götürdükleri babasına kapıyı açma sözünü tam olarak tutamamıştı. Otobüsün mahalleye girmesiyle birlikte Yağmur’un kendini evden atıp, aracın önünü kesmesi bir olmuştu.

Gece babalarına sarılıp birlikte uyudular. Eğer bir çocuk yıllar sonra babasıyla tanışıp, koynunda uyursa, o gece anlar ki, o adamın saçları ipek gibi yumuşacıktır. Deniz babasının saçlarına dokunarak uyurken, zemherinin ortasında üç gül açtı.