Derimize işleyen kapitalizm

İlk kez Venedik Film Festivali’nde gösterilen “The Man Who Sold His Skin” (Derisini Satan Adam) ele aldığı temaları, zihinlerde yarattığı soru işaretleri ve çağdaş sanata dair çarpıcı tespitleriyle izlenmeyi fazlasıyla hak eden güçlü bir film

16 Ağustos 2021 Pazartesi, 14:38
Abone Ol google-news

Çağdaş sanatı yakından takip edenler hatırlayacaktır, 2017 yılında yabancı (sonrasında da yerli) basında çıkan bir haberde Belçikalı sanatçı Wim Delvoye’nin bir eseri bir hayli patırtı koparmıştı. Sanatçı, Tim Steiner adlı bir dövmecinin sırtına bir resim çizmiş ve bir anlamda tuval olarak Steiner’in sırtını satın almıştı. Eserin yapılış tarihi 2006 idi ve o zamandan beri Steiner çeşitli müze ve galerilerde sırtını sergiliyor, dünyayı bir sanat eserinin ‘ev sahibi’ olarak dolaşmaya devam ediyor. Sırtındaki eser 150 bin Euro karşılığı satılan Steiner öldüğünde sırt derisi yüzülecek ve çerçevelenip sabitlenerek bir müzede sergilenmeye devam edecek; yaptığı anlaşma böyle.

SALONLARDA BİR MÜCEVHER

Tunuslu sinemacı Kaouther Ben Hania’nın bir müzede gördüğü Tim Steiner’den esinlenerek çektiği “The Man Who Sold His Skin” (Derisini Satan Adam) 2020 Eylül’ünde ilk gösterimini yaptığı Venedik Film Festivali’nde bir hayli beğenilmiş, film başrolündeki Yahya Mahayni’ye En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandırdığı gibi 93. Oscar Ödülleri’nde de En İyi Uluslararası Film Ödülü’nün 5 adayından biri olmuştu. Haziranda İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen film şimdi nihayet ülkemizde de vizyona girdi ve salonlardaki büyük bütçeli gişe canavarları ile popüler kültürün en sevilen türlerinden korku sinemasının irili ufaklı örnekleri arasında parıldamaya başladı. Şurası bir gerçek ki, Tunus’tan çıkan çok az sayıdaki kadın sinemacıdan biri olan Kaouther Ben Hania’nın imzasını taşıyan “The Man Who Sold His Skin” pandemi sonrası yeniden açılan salonların şimdiye kadarki en etkileyici filmlerinden biri.

Bu arada şunu da hemen belirtelim, geçen hafta vizyona giren ve yine bir kadın sinemacının (Polonyalı sinemacı Malgorzata Szumowska) imzasını taşıyan “Bir Daha Asla Kar Yağmayacak” adlı film de son zamanda salonlarda şans bulan nadide mücevherlerden; eğer hala vizyondaysa kaçırmayın derim.

Kısaca bahsetmek gerekirse, tam da Arap Baharı’nın patladığı dönemde Suriye’de ‘imkansız’ bir aşka düşen (sevdiği kadının ailesi onu istememektedir zira) Sam Ali önce muhalif olduğu gerekçesiyle hapse atılır, ardından Lübnan’a kaçarak sevdiği kadından iyiden iyiye uzaklaşır. Üstelik sevgilisi bir diplomatla evlendirilmiştir ve Belçika’ya gitmiştir. Beyrut’ta açlığını bastırmak için sergi açılışlarına giden Sam Ali bir akşam dünyaca ünlü bir sanatçıyla tanışır ve önünde tüm hayatını değiştirecek bir kapı açılır. Kendisi de Belçikalı olan sanatçı Jeffrey Godefroi ona sırtına karşılık Brüksel’e gitme olanağı sunar. Sam Ali kabul ettiği takdirde Godefroi sırtına bir sanat eseri işleyecektir ve müze ve galerilerde üstü çıplak bir şekilde oturarak kendini sergileyecektir. Bu Faustiyen teklifi kabul eden Sam Ali’nin yaşadıklarını artık ben alatmayayım, siz izleyin…

Kaouther Ben Hania’ya ilham veren orijinal Wim Delvoye dövmesi “Tim”

SIRTA İŞLENEN SCHENGEN VİZESİ

İzlediğinizde siz de göreceksiniz ki “Derisini Satan Adam” öncelikle hem büyük temaları ele alan hem de çağdaş sanat hakkında çok çarpıcı tespitleri olan bir film. Bir yandan aşk, fedakarlık, özgürlük, beden gibi konuları politik bir açıdan ele alıyor; bir yandan da Goethe, Shakespeare gibi büyük sanatçıların bakışlarını da taşıyarak (“Faust” olsun, “Venedik Taciri” olsun akla gelen çok fazla referans var) günümüzde yeni bir yorumlamaya varıyor. En önemli detaylardan biri elbette Godefroi’nın Sam Ali’nin sırtına işlediği sanat eseri: Bir Schengen vizesi. Sistemin bir parçası olduğunu hiç reddetmeyen Godefroi (bir yerde “Sistemin parçası olmaktan daha kötüsü nedir biliyor musun; sistem tarafından dikkate alınmamak” diyor hatta) bu vizeyi çizerek Batı’nın ikiyüzlülüğünü mü vurguluyor, yoksa sadece provokatif bir sanatçı olmanın gereğini mi yerine getiriyor, bu tartışılır ama günümüzün en acil meselelerinden göçmenlik (ya da duruma göre mültecilik) konusunu alttan altta işlemeyi de ihmal etmeyen film bu çok katmanlı yapısıyla izleyiciyi aynı anda farklı tartışmaların içine de çekiyor.

ÇAĞDAŞ SANATA SERT ELEŞTİRİLER

Ben Hania’nın en sivri okları ise çağdaş sanat piyasasına saplanıyor. Bu anlamda hiç kimseyi ıskalamamış Ben Hania; sanatçısı da, sanat simsarı da, koleksiyoncusu da, sigortacısı da (filmdeki kısacık sigortacı rolünde Win Delvoye’nin görüldüğünü belirtelim yeri gelmişken), galericisi de, müze müdürü de almış nasibini filmden. Bu açıdan bakıldığında tam bir pespayelik söz konusu gerçekten de. Kısacık bir örnek; sigortacı, Sam Ali’nin ölümü halinde ne yapılacağı sorusuna şu yanıtı veriyor: “Kanserden ölürse sıkıntı yok ama bir patlama sonucu ölürse sigorta şirketimiz çok zor durumda kalır”. Bir de filmin bir yerinde müthiş bir müzayede sahnesi var ki akla bundan birkaç yıl önce büyük ses getiren “The Square” (Ruben Östlund) adlı filmin o meşhur yemek sahnesini getiriyor; bana sorarsanız ondan daha etkili ve daha samimi, tabii bu benim fikrim.

Sam Ali rolünde büyük bir keşif olan Yahya Mahayni (sinemadaki ilk ciddi işi bu film) kelimenin her anlamıyla filmi ‘sırt’larken, yan rollerde Ken De Bouw (Jeffrey Godefroi) başta olmak üzere, Monica Belluci (Godefroi’nun galeri menajeri), Dea Liane (Sam Ali’nin aşık olduğu Abeer) ustalıklı ve incelikli oyunlarıyla dramatik yapıyı çok güzel destekliyorlar. tabii Ben Hania’nın oyunculara çok güzel anlar yaratan, duygusal ve mizahi dengesi ustaca ayarlanmış senaryosunun da bunda önemli payı olduğunu unutmamak lazım. Uzun lafın kısası, gidip izlemenizi özellikle tavsiye ederim, pişman olmazsınız.  

FİLMİN NOTU: 8/10