‘En Türk’ İngiliz'i kaybettik

Atatürk Türkiyesi’nin nimetlerinin en çok görülen dönemlerini yaşamış birisi olarak kendisini ’Atatürkçü’ saymasının bir sonucudur onun Atatürk’ü anlatma çabası.

07 Temmuz 2014 Pazartesi, 23:03
Abone Ol google-news

Biz” diye söz ederdi Türkiye hakkında konuşurken. Aslına bakılırsa haklıydı, çünkü gerçekten de kelimenin tam anlamıyla “bizden”di Andrew Mango. 1800’lü yılların ortasından bu yana İstanbullu olan Ceneviz asıllı Levanten bir aileye mensuptu. Daha Abdülmecit döneminde St. Antuan Katolik Kilisesi’nin matbaacısı olan bir dedesi olduğunu bilirdik. 1926 yılında Beyoğlu’nda doğmuş, dünyayı tanıyıp kavramasına yetecek bir yaş olan 20’sine kadar İstanbul’da yaşamıştı. Bu ülkenin “ruhunu” daha delikanlılık yıllarında kapmasının nedeni budur.

Atatürk biyografilerinin çoğu yanlış, uydurmaca” diyerek başladı Atatürk’ü anlatmaya. Onu en iyi bilenlerden biriydi. Atatürk’ün, kendisi aleyhinde olduğu halde Türkiye’de yayımlanmasına izin verdiği 1930’lu yıllarda yayımlanmış olan Harold Armstrong’un Grey Wolfe (Bozkurt) adlı kitabı için“çok kötü bir biyografi” dediğini kendisinden de duymuşumdur. Aklımda kaldığı kadarıyla Şevket Süreyya Aydemir’in Tek Adam’ını beğenirdi. Sonra kendisi tam dört yılını verdiği Atatürk biyografisini, “Atatürk: Modern Türkiye’nin Kurucusu” kitabını kaleme aldı. Kendisiyle yapılan bir söyleşide “Benden önce kimse Atatürk’ün anılarını karşılaştırmalı olarak incelememiştir” dediğini anımsarım. Kitabı okuyan bunun ne kadar doğru olduğunu görür. Ziyarete gittiğim evindeki kitaplığında Atatürk biyografisi yazmadan önce Türkiye ile ilgili yazdığı kitapların ilk baskısını da görmüştüm. İngiltere’ye döndüğünde çalışmaya başladığı, 1958-1972 yılları arasında müdürlüğünü yaptığı BBC Dünya Servisi’nde Türkçe bölüm başkanı olduğu sıralarda “Yeni Milletler ve Ülkeler” dizisinin Türkiye bölümünü yazdı örneğin. Yine Türkiye ile ilgili bir gezi kitabı, ardından da “Bugün Türkler” adlı bir başka çalışma aklımda kalanlardan. Kısa yazılmış bir de “Turkey’s New Challenge” adlı kitabı vardır.

Oryantalist değildi

Londra’da katıldığı bir toplantıda kendisiyle bir sohbetimiz sırasında “memleketi” iyi anlatmak gerektiğini söylemişti bana da, birçok kişiye söylediği gibi. “Memleket” dediği Türkiye idi tabii ki. Gençlik yıllarından başlayarak Türkiye ile ilgilenmesi, bunu yaparken de “oryantalizm”in tuzağına düşmemesi, yani Türkiye’yi asla dışarıdan bir “nesne” gibi görmemesi “memleket” mensubu olmasındandı. Gençlik yıllarında İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’nde çevirmenlik yaptı. Resmi haber ajansımız Anadolu Ajansı’nda yarızamanlı çalışmışlığı da var ki, “memleket”i tanıyacak her türlü olanağa sahip olması demektir bu. Türkçeyi çok iyi konuştuğunu söylemeye gerek yok elbette, ama Arapça ve Farsça da bildiğinin atlanmaması gerek. Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyaya hâkimiyetinin buradan geldiğini anlamamıza yarar bu. Doktorasında ele aldığı İskender’in İslamiyetteki rolü konusunda bu dilleri bilmesinin avantajları da vardır elbette. Mustafa Kemal Atatürk Türkiyesi’nin nimetlerinin en çok görüldüğüne inandığı dönemleri yaşamış birisi olarak kendisini “Atatürkçü” saymasının bir sonucudur onun Atatürk’ü anlatma çabası.

Türkiye'yi çok iyi tanırdı

İlgisi, Türkiye’yi sonradan tanıyan birinin ilgisi değildi haliyle. Otuzlu yaşlarındayken Türkiye’yle ilgili ilk yazısı 1957 yılında Political Quarterly adlı dergide yayımlandı. Türkiye’nin yakın dönemlerine ilişkin değerlendirmelerinde kişisel olarak katılmadığım, kendisinin de sonradan yanıldığını düşündüğünü sezdiğim görüşleri olmadı değil. Türkiye’yi, ülkenin dinamiklerini bu kadar iyi tanıyan biri olarak AKP’ye karşı fazla kredi açtığını düşünmüşümdür. AKP’nin “Avrupa Hıristiyan Demokratları kadar modern bir parti” olduğunu düşünmesi bunlardan biridir örneğin. İslamcı değil, kültürel açıdan muhafazakâr bir parti olarak gördü AKP’yi. Son zamanlarda aynı düşüncede miydi, bilmek isterdim. Çünkü, bir telefon konuşmamızda sanki artık daha farklı düşünüyor gibi gelmişti bana. Kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde ABD - Türkiye ilişkilerini değerlendirirken, ABD ile Türkiye’yi -neredeyse- eşit bir güç gibi görmesine şaşırmıştım. “ABD Türkiye’yi sömürüyor, Türkiye de ABD’yi” demişliği vardır ki, bunu gerçekten nasıl gerekçelendirdiğini anlamak isterdim. Atatürk’ün dehasına olan inancı ona “Türkiye bir Atatürk geleneği olarak, kullanılmaktansa, diğer ülkeleri kullanmayı gayet iyi beceriyor” dedirtmişti. Söyleşilerinden birinde vardır. Türkiye’nin “kullandığı” ülkelerin hangisi olduğunu öğrenmeyi de gerçekten çok isterdim.

Ancak keskin gözlemlerinin hakkını verdiğini belirtmeliyim. Önceleri çok beğendiği, yetkin bir akademisyen olarak değerlendirdiği Ahmed Davutoğlu’nun Türkiye’yi soktuğu maceralardan pek hoşnut değildi. Türk dış politikasına yön verenlerin çok şeyi yanlış yaptığını da söylemiştir. Yine söyleşilerden birinde Türkiye’nin yanlışlarından birinin “kendisinin Ortadoğu’da özel bir rolü olduğuna inanmasıdır” demişti ki, haklı çıktığı görülüyor.

Gerçek bir Türkiyeliyi kaybettik. Işıklar içinde uyuyun Andrew Mango Bey.