Ev gezgini...

İçerisi, dışarısı yaşamın birbirini tamamlayan iki boyutudur. Dışarıya özgürce gidip gelebilmek ne büyük mutluluktur! Sağlık nedeniyle bu mutluluğu tadamadığımız günlerde birçok şeyin yanı sıra, özellikle düşünmemiz gereken bir konu vardır. Yok yere içeri tıkılmış olan ifade özgürlüğü ihlallerinin kurbanlarını... O özgür ruhlu insanların ne halde olduklarını...

21 Mayıs 2020 Perşembe, 23:01
Abone Ol google-news

Xavier de Maistre (1763 - 1852) doğduğu Savoie bölgesine Fransa’nın el koymasını içine sindiremeyerek başka diyarlara gitmiş, Rus ordusunda subay olmuş, ömrünü Saint Petersburg’da tamamlamıştır. Yazdığı birkaç kitap onu Fransızca yazınının unutulmazları arasında sokmuştur. En iyi bilinen yapıtı küçümen bir kitap olan Voyage Autour De Ma Chambre’dır (Odamda Çepeçevre Seyahat); deneme / anı olarak türlendirebilir.

Xavier bir kabahati nedeniyle 42 gün ev hapsi alır. Bu süreyi bir odadan oluşan evinde nasıl geçirdiğini anlatır 1794’de çıkmış kitabında. Jules Verne’in 80 Günde Devr-i Âlem yapıtını biliriz. Xavier’inkine de ‘42 Günde Devr-i Hânem’ diyebiliriz.

42 GÜN KAPATILDIĞINIZ HANE

42 gün kapatıldığınız hane, çilehaneye dönüşebilir. Yazarımızın ilk yaptığı işin bunu önlemek olduğu anlaşılıyor. Böyle bir kendine kapanıp derişme dönemi yaşamayı öteden beri istediğini öne sürerek odasını zindan değil devran gibi görmeyi yeğliyor. Her köşenin, her eşyanın, nesnenin hakkını vereceği bir yolculuk yapıyor odasında. Üstelik cebinden hiçbir şey çıkmadan yaptığı için bu yolculuğu mutludur (!) adamımız... İroni dozu az değildir bu metinde. Eh! Olmasın mı? Yoksa Edip Cansever’in şiirindeki gibi “günden güne odamın şeklini alıyorum” demesi gerekecek, “kuru bir dal parçasını içinden yiye yiye / dal olan bir böceğin öyküsünü” yazmak zorunda kalacak. İyisi mi, odayı benimseyerek, gezerek ona üstünlük sağlamalı...

Adamımız odasının enlemini boylamını, pencerenin hangi yöne baktığını anlatır, sonra o muazzam mekânı nasıl arşınladığını, çapraz, zig zag adımlarla. Gezi giysisiyle dolaşır odasında. Koltuğunu, hele yatağını nasıl ballandırarak betimler. Yatak ki, hem beşiktir hem de ölene döşek. Sanırsınız, adamımız ömrünü yatakta geçiyor.

Sonra sokakta aç açıkta yaşayan çocukları düşünerek içerde tutulduğuna neredeyse şükreder. Çalışma masası bir tapınaktır, çekmeceler, kalemler, hokka, kâğıtlar, hep birlikte sürekli kültür ayini halinde... Duvarlardaki tabloları ziyaret eder teker teker. Her birinde ayrı bir yolculuğa çıkar zihni. Neler düşünür neler...

En önemli tablo aynadır. Ayna kendini tanımanın metaforudur ama “bir elinde yana / umurunda mı dünya” dizelerindeki ruh halini de es geçmez. Ah bir de ruhumuzu gösteren ayna olsa! Oda gezintileri iç gezintilerine dönüşür. Çifte varlık olduğunu keşfeder: bir ruhu vardır, bir de “hayvan” dediği gövdesi. Ayin yapan şamanlarınki gibi ruhu odadan çıkarak geçmişte, uzaklarda gezinip gelir.

Platon, Perikles, Aspasya, Hipokrat da odaya teşrif ederler bir gün. Nefis bir felsefi tartışma izlersiniz.  Adamımız ruhuyla gövdesi arasında işbirliği sağlamaya çalışır ama insan bu, kolay mı? Dışarı çıkma günü gelir çatar. Xavier 42 günün oda gezisini tamamlamaya yetmediğini söyler. Onu içeri tıkanlara aklından nanik yapar.

Adamımızın kentte dolaşmasını engellemişlerdir ama böylece ona bütün evrende gezinme fırsatı yaratmışlardır. Onu içeri tıkanlar ne yaparlarsa yapsınlar onun ruhunu tutuklayamazlar. Ruhu her zaman her yerde özgürce gezer. Gel gelelim, çıkışa doğru giderken içinden bir ses yalnızlığı ölüme benzetir. Gövdesi hiç de yakınmamaktadır açık havaya kavuşmaktan. Kim bilir neler yapacaktır o hayvan!

TADI DAMAĞINDA

Bu gezinin tadı damağında kalmış olacak ki, otuz yıl sonra yazarımız yeni bir oda yolculuğu yapıp, L’Expédition Nocturne Autour de Ma Chambre (Odamda çepeçevre gece gezintisi) başlıklı yapıtında anlatır. Serdar Ünal’un bu yapıta ilişkin güzel bir yazısını okudum (Cum. Ü. S.B. Der., Mayıs 2001).

Yazarımız bu kez bir hanın çatı katı odasında 4 saatlik bir gece, aslında iç yolculuğu yapar. Alt balkonda gördüğü bir kadın yüreğini alır yıldızlara götürür. Pencere kenarında ata binip gider uzaklara. Akıl mı, yürek mi derken, kafasını eğik tavana çarpar, sonra bir yarasa girer içeri, ona çarpar. Yüce düşünceler duygularla bu kazalar arasındaki çelişkiden ironi doğar. Oda aslında adamımızın iç âlemidir ama orada dışarıda yaşadıklarından kaçamaz, kendini unutamaz. Odayı dışarıya yeğ tutmak konusunda bu kez daha dikkatlidir.

“Büyük kentlerde yalnızlığı seviyorum ama, önemli bir nedenle odamda çepeçevre bir geziye zorlanmadıkça sadece sabahları keşiş gibi yaşamak isterim: akşamları insan yüzleri görmeyi seviyorum. Böylece toplumsal yaşamın ve yalnızlığın rahatsız edici yönleri birbirini karşılıklı sıfırlıyor ve bu iki varoluş tarzı birbiriyle güzelleşiyor.” diyen Xavier 50 - 60 yıl sonra ortaya çıkacak aylak adam (flâneur) tipinin bilmeden öncülüğünü yapmaktadır.

DUYGUSAL YOLCULUK

Xavier ilk kitabını yazarken Laurence Sterne’ün ünlü gezi kitabı Duygusal Yolculuk’undan (Sentimental Journey: Bende bu yapıtın Ali Kâmi Akyüz’ün yaptığı ilk çevirisi var: Hissi Seyahat, Hilmi K., 1945. Çok hoş bir kitap) etkilenmiş, dış dünyayı odasına uyarlamak istemiştir. Ancak, Sterne’ün yapıtında değişik bir karşılaştırmaya yol açan bir bölüm okuruz. Gezgin anlatıcı kendini otuz yıldır zindanda yatan bir köle olarak düşünür, onun açısından duyumsar değerini böylece daha iyi anladığı devranı.

“Ben evimde de mutlu olurum. Dışarıya izin vermeseler de olur.” demek aslında züğürt tesellidir. Xavier çaktırmadan bunu anlatır. İçerisi, dışarısı yaşamın birbirini tamamlayan iki boyutudur. Dışarıya özgürce gidip gelebilmek ne büyük mutluluktur!

Sağlık nedeniyle bu mutluluğu tadamadığımız günlerde birçok şeyin yanı sıra, Sterne’un anlatıcısını örnek alarak özellikle düşünmemiz gereken bir konu vardır. Yok yere içeri tıkılmış olan ifade özgürlüğü ihlallerinin kurbanlarını... O özgür ruhlu insanların ne halde olduklarını... Yaşam zindan değil devran olmalıdır.