Fransa’nın Dilemması: Dreyfus ve Polanski

Titizlikle düşünülmüş ayrıntılarıyla J’Accuse, adeta tarihi bir film nasıl yapılır sorusunun yanıtını veriyor bizlere…

15 Mayıs 2021 Cumartesi, 15:58
Fransa’nın Dilemması: Dreyfus ve Polanski
Abone Ol google-news

Sanatçı ile sanatını birbirinden ayırmalı mıyız? Muhtemelen bu soruya herkesin yanıtı farklı olacaktır zira mesele objektif olmaktan bir hayli uzak… 

Sinema tarihine pek çok başyapıt armağan eden Roman Polanski, J’Accuse (Suçluyorum) filmiyle festivallerde ödülleri toplarken, Metoo depreminin yıkıntıları altında kaldı ve tecavüz suçlamalarıyla büyük hayal kırıklığı yarattı. Kendi adıma uzunca bir müddet, Fransa’nın Üçüncü Cumhuriyet devri üzerine çalışmış olmama rağmen, Dreyfus Olayı’nı konu edinen bu filmi izlemek istemediğimi itiraf etmeliyim. Ancak film eleştirisinin, yalnızca eseri incelemek olduğuna ve dolayısıyla onu yaratan kişinin karakterinden bağımsız değerlendirilmesi gerektiğine inandığım için daha fazla kayıtsız kalamadım; Bein Connect’te yayımlandığını görünce de üzerine yazmaya karar verdim. Vicdanen, tıpkı Emile Zola gibi ben de Roman Polanski’yi “suçluyorum” ancak onun yönetmen kimliğini ve sinema tarihine katkılarını tümüyle görmezden gelmenin doğru olmadığı kanısındayım. En önemlisi de J’Accuse’ün, eser olma haliyle, objektif bir değerlendirmeyi hak ettiğini düşünüyorum. 

Çünkü J’Accuse, hem Polanski’nin kariyeri ve hem de epik sinema için mühim bir film. Sinema tarihi açısından Fransa’nın Dreyfus hadisesi üzerine ilk filmi olmasının yanı sıra, Polanski’nin kişisel “onuru” açısından da önem taşıyor. Kendisini bir bakıma Alfred Dreyfus ile özdeşleştiren Polanski, filmin yarattığı etkiye benzer bir biçimde, 19. yüzyılın sonlarında Fransa’da toplumsal bir ayrışmaya dönüşen ve ülkeyi Dreyfusçüler ve Dreyfus aleyhtarları olarak ikiye bölen bir olayı masaya yatırıyor. Tarihte Dreyfus Olayı olarak adlandırılan ve Fransız Üçüncü Cumhuriyeti’nin Panama Skandalı ile Bulanjist hareketle birlikte üç büyük krizinden birine dönüşen konuyu, Robert Harris’in kitabından hareketle senaryolaştırıyor. Ve ortaya, gücünden bir şey kaybetmediğini kanıtlamak isteyen Polanski’nin gövde gösterisine dönüştürdüğü bir eser çıkıyor. O kadar ki, titizlikle düşünülmüş ayrıntılarıyla J’Accuse, adeta tarihi bir film nasıl yapılır sorusunun yanıtını veriyor bizlere…

Film, 22 Aralık 1894 günü Invalides meydanında, Fransa’nın o dönemde içinde bulunduğu kasvetli atmosferle uyumlu bir planla, Yüzbaşı Alfres Dreyfus’un (Louis Garrel) rütbelerinin söküldüğü ve vatan hainliğiyle suçlandığı sahneyle açılıyor. Bu görkemli açılışa Louis Garrel kusursuz performansıyla eşlik ederken, törenin gerisinde kalan askerler arasında Dreyfus Olayı’nın ve pek tabii filmin ana arterlerini oluşturacak karakterleri görüyoruz. Yaşananların asıl sorumlusu Albay Sandherr (Eric Ruf) ve filmin tüm yükünü, Dreyfus’ten bile daha fazla sırtlayacak olan Albay Picquart (Jean Dujardin). 

Nitekim film boyunca, Alman askeri ataşesine yazılan mektup nedeniyle Dreyfus’ün casuslukla suçlanarak Şeytan Adası’na sürülmesini ekseriyetle Picquart’ın anıları vasıtasıyla izliyor ve dava sürecini onun gözünden takip ediyoruz. Dreyfus’ün masum olduğuna inanan Picquart’ın hikâyenin ana figürüne dönüşmesi elbette diğer karakterlerin tek boyutlu olmalarına sebebiyet veriyor ancak Dujardin’in olağanüstü yorumu filmin bu açığını kapatmaya yetiyor. Kafkaesk bir bürokrasinin ülkenin her yerine nüfuz ettiği bir yerde, soruşturmalar, davalar ve mahkeme süreçleriyle öykünün gerilim damarı beslenirken, durağan akışın temelinde anlatının edebi tonunu muhafaza etme gayreti yatıyor.

J’Accuse’ün güçlü anlatısına tezat yanılgısı ise seyircisinin meseleye ve döneme tümüyle hâkim olduğu yönündeki inancı… Zira tarihe uzak bir izleyici için J’Accuse’deki referansları yakalamak oldukça güç. Öykünün katmanlarını oluşturan milliyetçilik, Alman düşmanlığı ve antisemitizm gibi kavramların dönemin Fransa’sında nasıl bu kadar taraftar bulabildiği açıklığa kavuşmuyor. Dreyfus Olayı’nın, salt bir antisemitist hadise olmanın ötesinde büyük bir fırtınaya dönüşmesinin asıl sebebi, Fransa’nın 1870 yılında Sedan’da, Almanya karşısında aldığı hezimetin ülkede intikamcı bir milliyetçiliği körüklemesi… III. Napolyon devrinin çöküşü ve Üçüncü Cumhuriyet’in kurulmasıyla sonuçlanan bu savaş, Fransız kimliğinin yaratılmaya çalışıldığı bir dönemde Fransız halkı için büyük önem taşıyordu. Filmde de top atışının yapıldığı sekansta Almanlara yönelik bu düşmanlığın uzantılarını görmek mümkün. Dolayısıyla yıllar boyunca beslenen milliyetçi duygular karşısında Dreyfus meselesinde geri adım atmak sadece ordu açısından değil, aynı zamanda skandallarla tahtı sallanan Cumhuriyet için de problemdi. Hal böyle olunca da meselenin ülke çapında bir krize dönüşmesi uzun sürmedi ve dava, Emile Zola’nın, L’Aurore isimli gazetede 13 Ocak 1898’de, dönemin cumhurbaşkanı Felix Faure’a ithafen kaleme aldığı “J’Accuse” başlıklı yazısıyla geri dönülemez bir boyut kazandı. Filmde söz konusu sahnenin, Alexandre Desplat’nın tansiyonu yükselten notaları eşliğinde tarihe unutulmaz bir tanıklığa dönüştüğünü de eklemeliyim.

Özetle J’Accuse, hem böylesi önemli bir davayı -bazı tarihi figür eksikleri ve Zola-Picquart tanışıklığı dışında- büyük oranda tarihi gerçeklere bağlı kalarak öyküleştiriyor, hem de ışık kullanımından, sanat yönetimine, müziklerine, kostümlerine değin adeta bir epik anlatı dersi veriyor. Roman Polanski, kendisiyle özdeşleştirdiği Dreyfus hadisesinde, elbette Dreyfus’ün masum olduğu gerçeğini gözden kaçırıyor. Ancak yine de Fransa’nın belle époque’una dair göz kamaştırıcı bir film yaparak ustalığını konuşturmayı da ihmal etmiyor.