Genetiği değiştirilmiş ürünler üzerine fırtına

‘GDO’ya Hayır Platformu’ üyelerinin iddialarının aksine ‘tavuk geni aktarılmış patates’, ‘kolera geni aktarılmış domates’ veya ‘akrep geni aktarılmış pamuk’ dünyanın hiçbir yerinde yetiştirilip tüketilmiyor.

06 Kasım 2009 Cuma, 13:00

Bitkisel veya hayvansal gıdalarla alınan genlerin bütün olarak insan bünyesine geçtiği şimdiye kadar hiç görülmedi. Burada yapılan hata, DDT veya ağır metallerle genleri karıştırmaktan kaynaklanıyor. Dolayısıyla uzun vadede GDO’ların insan sağlığı için tehlike oluşturacağı varsayımı bilimsel dayanaktan yoksundur.

2050 yılında 9 milyar olacak dünya nüfusunun mevcut tarım arazilerinde yapılacak üretimle beslenebilmesi için tahıl veriminin %80 artması gerekmekte. Bunun için yeni teknolojilerden yararlanmak gerektiğini bizzat FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) söylüyor.

Genetiği değiştirilmiş gıdalar üzerine, toplumda ideolojik, ama gerçeklerle ilgili olmayan kampanyalar sürdürülüyor. Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Selim Çetiner konunun ülkemizdeki en iyi uzmanlarından biri olarak sorularımızı yanıtlıyor.

 

1 - Genetiğine müdahale edilmiş, (genetik yapısı değiştirilmiş veya istenilen koşullara uyarlanmış) gıdalara, özellikle çevreci gruplarca muhalefet yapılıyor. Avrupa ülkelerinin de çok sıkı koşullarla incelenerek GDO ürünlerinin satışına izin verildiğini biliyoruz. Önce, transgenik ürünlere hangi özellikler kazandırılmış durumda bugüne kadar?

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak yapıları iyileştirilip geliştirilen ürünler için kullanılan bir deyimdir. Transgenik ya da biyotek ürünler de GDO’lu ürünler yerine kullanılabilmektedir. Biyotek ürünler sadece tarımsal ürünlerle sınırlı olmayıp, insülin ve hepatit B aşısı gibi birçok tıbbi ürün ve gıda sanayiinde kullanılan enzimler bu yöntemler kullanılarak üretilmektedir. Tarımsal üretimde halen yaygın olarak kullanılan ürünler, herbisitlere (yabancı ot ilacı) dayanıklı soya ve kanola, ile bazı zararlı böceklere dayanıklı mısır ve pamuktur. Bunların yanında, ABD’de az miktarda virüse dayanıklı papaya ve kabak da yetiştirilmekte. Kurağa dayanıklı mısırın 2012 yılında piyasaya sürülmesi beklenmekte.

 

2) Transgenik ürünlerin yararları, (mali, gıdasal vb.) neler?

İnsanoğlu tarım devrimini başlattığı günden beri doğaya müdahale ediyor ve 10.000 senedir evcilleştirdiği hayvanların ve bitkilerin genetik yapılarını iyileştirmeye çaba gösteriyor. Islah çalışmaları arzu edilen niteliklere sahip bireylerin (bitki ve hayvanların) seçilmesiyle başladı, daha sonra elle melezleme, radyasyonla mutasyon ıslahı gibi gelişen tekniklerle devam etti. Halen tükettiğimiz yerel çeşitler dahi, genetik açıdan doğal akrabalarından çok çok farklılaşmıştır. Bitkilerin genetik yapılarını değiştirmede kullandığımız klasik yöntemlerin yetersiz kalındığı durumlarda, genetik mühendisliği teknikleri devreye girdi ve doğadaki diğer canlı organizmalardan da yararlanılmaya başlandı.

Yukarıda belirtilen transgenik ürünler öncelikle daha az ilaçlama gerektirdiğinden çiftçiler açısından girdi masraflarını azaltıyor. Çevre açısından da daha az tarımsal kimyasal kullanımı olumludur. Yine, ürünleri ilaçlarken ya da yabancı ot mücadelesi için tarla sürümleri sırasında kullanılan traktörlerin saldığı karbondioksit miktarının (sera gazı salımının) azalıyor olması, çevre açısında önemli. Ek olarak, herbisitlere dayanıklı soya ya da mısır çeşitlerinin en az toprak sürümü ile ekimin mümkün olduğu bölgelerde toprak erozyonu da gözle görülebilir oranlarda azalmakta.

Bilimsel çalışmalar, GDO’lu mısırların klasik mısırlara göre önemli ölçüde daha az fumonisin (kansere neden olan madde) içerdiğini ortaya koydu. Bu da insan sağlığı açısından olumlu. Gıda içeriği iyileştirilmiş, örneğin vitamin A düzeyi yüksek Altın Pirinç ile demir gibi mineraller veya protein içeriği yükseltilmiş kasava gibi ürünler de güvenlik testlerini geçerek piyasaya sunulmak üzere.

 

3) Ürün üretiminden alınan verimi karşılaştırır mısınız?

Piyasadaki ürünlerin önemli bir kısmı bazı zararlı böceklere ve herbisitlere karşı dayanıklılık özelliği kazandırılmış ürünlerdir. Piyasada bulunan hiçbir transgenik soya, mısır ya da pamuk, “yüksek verimli” iddiasıyla pazarlanmıyor. Bu iddia teknoloji karşıtları tarafından ileri sürülüp sonra yine onlar tarafından çürütülerek kullanılan propaganda malzemesidir. Ancak, ilk defa 2009 yılında piyasaya sürülen “Roundup Ready 2 Yield” soya çeşidi, ABD’de 6 eyalette yapılan tarla denemelerinde önceki transgenik soya çeşitlerine göre % 7-11 verim artışı sağladığı için, yüksek verimli ilk transgenik ürün unvanını taşımaktadır. Tohum tedarikçisi firmaların bu iddialarının doğru olup olmadığı, bu soya çeşidini geniş alanlarda eken çiftçiler tarafından da sınanacaktır.

Türkiye’de Tarım Bakanlığı Araştırma Enstitüleri tarafından 2001-2003 yıllarında yürütülen, ancak sonuçları resmen açıklanmayan mısır tarla denemelerinde, transgenik mısır klasik mısıra göre % 35-40 daha fazla verim sağlandı. Ne yazık ki, bu 3 yıllık araştırma sonuçları gerek Tarım Bakanlığı bürokratları gerekse bu bilgile sahip GDO’ya Hayır Platformu sözcüleri tarafından ısrarla görmezden gelinmekte.

 

4) GDO ürünlerine yönelik karşı görüşlerin arasındaki, güvenli olmadıkları, insan sağlığına zararlı oldukları ve insan genetiğini bozabileceği görüşleri bilimsel mi, bu konuda bir kanıt var mı? Zehirleyici, antibiyotiklere karşı dirençlilik, alerji vb?

Halen piyasada olan transgenik soya, mısır, pamuk ve kolza gibi ürünlerin, ticari ekimlerine izin verilmeden önce, yoğun ve kapsamlı laboratuvar ve klinik testleri yapıldı ve bulgular bağımsız bilim kurulları tarafından incelendi. Nitekim, Avrupa Birliği ülkelerindeki kamuoyu endişelerini giderebilmek amacıyla, AB üyesi 13 ülkeden 65 bilim insanının katılımıyla, 11,5 milyon Avro harcanarak yürütülen ve 3,5 yıl süren ENTRANSFOOD araştırma programı, piyasadaki genetiği değiştirilmiş ürünlerin, insan sağlığı açısından, klasik yöntemlerle elde edilen ürünlerden daha tehlikeli olmadığını ortaya koydu.

 

Kolera genli bitki palavrası

‘GDO’ya Hayır Platformu’ üyelerinin iddialarının aksine, “tavuk geni aktarılmış patates, kolera geni aktarılmış domates veya akrep geni aktarılmış pamuk” dünyanın hiçbir yerinde yetiştirilip tüketilmiyor. Yine bu teknoloji karşıtlarının bilimsel araştırma sonucuymuş gibi sundukları örneklerin hiçbiri hakemli bilimsel dergilerde yayımlanmadı; bunlar, bilimsel dayanaktan yoksun, araştırma yöntemleri hatta kullandıkları materyalleri şaibeli çalışmaların ötesine geçemedi.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerini değerlendirmeye yönelik bilimsel esaslara dayalı çeşitli ulusal, bölgesel ve uluslararası kurallar var. Örneğin Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ve 18 Nisan 2004 yılında yürürlüğe giren genetiği değiştirilmiş ürünlerin etiketlenmesi ve izlenebilirliğini amaçlayan yönetmelikler Avrupa Birliği ülkelerinde transgenik tohumların ekimine, ithaline ve kullanımına yönelik adımlardır. Nitekim Türkiye'deki basında yer alan haberlerin aksine Avrupa Birliği her yıl 30-40 milyon ton mertebesinde soya ve bazı yıllar mısır ürünleri ithal etmekte, yine İspanya'daki mısır üretiminin yaklaşık % 70 i GDO mısır ile yapılmakta.

 

5) Bu konuda "bilinmeyen risk" görüşü var, yani GDO ların insan üzerindeki genetik etkilerinin çok sonra, hatta birkaç kuşak sonra ortaya çıkabileceği söyleniyor...

Bu da teknoloji karşıtları tarafından sıkça dillendirilen iddialardan biri; temel biyoloji ve biyokimya bilgisi olmayanların kulaklarına çok mantıklı gibi gelen, ancak bilimsel dayanaktan yoksun konu. Genetik iyileştirme için ürünlere aktarılan genler (DNA dizinleri) doğada bulunan diğer organizmalardan alınmakta ve çeşitli genetik mühendisliği yöntemleri kullanılarak bu bitkilere aktarılmakta. Bu genlerle kazandırılan özellikler, bitki içerisinde üretilen proteinler ve diğer organik moleküller sayesinde ortaya çıkmaktadır. Dolayısı ile GDO’lu bitki, esas itibarıyla doğadakinden pek de farklı olmayan moleküller içermekte.

İnsanoğlu dünya üzerinde var olduğu günden beri hayvansal ve bitkisel ürünlerle besleniyor, dolayısı ile her gün DNA ve protein tüketiyor. GDO’lu olsun olmasın besin olarak aldığımız her ürün ağzımızda mekanik (dişler) ve kimyasal (tükürük salgısındaki enzimler) olarak parçalanmaya başlar, ardından mide özsuyundaki enzim ve asitlerle daha da ufak parçalara ayrılan bu besin maddeleri kana karışır ve diğer organlar tarafından metabolizmaya alınır.

Bitkisel veya hayvansal gıdalarla alınan genlerin bütün olarak insan bünyesine geçtiği şimdiye kadar görülmedi. Dolayısıyla uzun vadeli genetik etki oluşturma tezi bilimsel dayanaktan yoksundur. Burada bilerek ya da bilmeyerek sıkça yapılan hata, DDT veya ağır metallerle genleri karıştırmaktan kaynaklanıyor. Ancak DDT ve çeşitli kimyasallar veya civa gibi ağır metaller gıda yoluyla alındıklarında karaciğer gibi çeşitli organlar tarafından veya yağ dokularında birikir. DNA ve proteinler ise sindirim sisteminde parçalandıktan metabolizmada kullanılır.

Ancak, her gün yediğimiz doğal ya da organik gıdalarda da bazı insanların sindirim sistemlerinde tam olarak sindirilemedikleri için alerjenik reaksiyonlara neden olan proteinler veya doğal kimyasal maddeler bulunabilir. Bunlar binlerce yıldır alerjenik reaksiyonlara neden oldukları halde, insanlar tarafından herhangi bir yasaklama hatta çoğu kez uyarı dahi olmadan tüketilebilmekte (yerfıstığı gibi).

Transgenik ürünler geliştirilirken, aktarılan genin bu tip alerjenik reaksiyona sahip proteinleri üretip üretmeyeceği araştırılıyor, alerji oluşturma potansiyeli bulunmadığından emin olunduktan sonra ekimine ve daha sonra tüketimine izin veriliyor. Dolayısı ile ENTRANSFOOD projesinde de vurgulandığı üzere transgenik ürünler klasik eşdeğerlerine göre çok daha fazla risk analizine tutulduklarından, alerji oluşturma olasılıkları klasik ürünlerden çok daha düşüktür.

 

6) Doğal çevreyi, çevrenin bitki ve hayvan biyolojisini bozduğu veya bozabileceği görüşü ileri sürülüyor...

Doğal çevreyi bozan en önemli faktör insanın bizzat kendisidir. İnsanın var olduğu ve varlığını sürdürmeye çalıştığı her doğal çevrede doğayla bir çatışma olması kaçınılmazdır. Buna paralel olarak, organik tarım dahil her türlü tarımsal üretimin çevre üzerinde bir şekilde olumsuz etkisi olmaktadır. Burada önemli olan bu çatışmanın yoğunluğu ve doğanın bunu onarıp onaramayacağıdır. Şu ana kadar, piyasaya sürülmüş olan tüm ürünlerde ekolojik denge üzerindeki olası olumsuz etkiler bilimsel veriler ışığında değerlendirilmiş, bu risk analizlerinin ardından üretim izinleri verilmiştir.

Örneğin, son derece sıkı olduğunu bildiğimiz Avrupa Birliği biyogüvenlik mevzuatına göre, transgenik ürünlerin insan gıdası ve hayvan yemi olarak tüketilmesi için risk değerlendirilmesi, merkezi olarak EFSA tarafından yapılır ve tüm ülkeler buna uymak durumundadırlar. Yine AB mevzuatına göre her bir transgenik ürünün çevre üzerindeki olası etkileri o ürünün ekiminin yapılacağı her bir ülkede ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız olarak, daha önceden ilgili direktifte çerçevesi çizilmiş bilimsel yöntemlere göre yapılır.

 

7) Şüphesiz en önemli itirazlardan biri, GDO ürünlerinin Amerikan şirketlerinin tekelleri altına olduğudur. Bütün tohumları bu tekeller satıyor ve dünya çapında bir ticari bağımlılık söz konusu. Bu bütün ülkeler ve üreticiler için tehlikeli değil mi? Her ekimde bu tohumları almak zorundasınız?

Bu tabii ki endişe verici bir durum ve başlı başına sosyo-ekonomik araştırmalara konu olan bir olgu. Modern biyoteknolojik ürünler, tohum olsun tıbbi uygulamalardaki aşılar olsun, uzun yıllar süren pahalı araştırmaların ardından ortaya çıkıyor. Bunların az bir kısmı kamu araştırma kurumları ya da üniversiteler tarafından üretilmekte, geri kalanı da büyük yatırımlar yapan çokuluslu birkaç şirket tarafından üretilmekte. Bu durum sadece GDO’lu mısır ya da soya için değil hepimizin yaygın olarak kullandığı sağlık ürünleri ve bilgisayar yazılımları için de geçerlidir.

Ama geçen 20 yılda artık kamu araştırma enstitüleri ve üniversitelerdeki araştırma bulguları da artık yoğun bir şekilde patentlenmekte. Dolayısı ile bu sorunu sadece çokuluslu şirketlerin tekeliyle sınırlamak konunun vahametini görmemize engeldir.

Örneğin, “Tohum yaşamdır”, “Yaşam patentlenemez” diyor teknoloji karşıtları. Bu görüşe ilk bakışta katılmamak elde değil. Ancak, bugün artık giderek artan oranlarda tohumun bir teknoloji paketi olduğunu görmemiz gerekiyor. Artan dünya nüfusunu besleyecek verim potansiyeli, klasik tohumlarda yok. Ayrıca 1960’lardan itibaren klasik ıslah, gübreleme ve zirai mücadele ilaçları kullanımıyla katlanarak artan tahıl verimlerinin sonuna gelindi, 2050 yılında 9 milyar olacak dünya nüfusunun mevcut tarım arazilerinde yapılacak üretimle beslenebilmesi için tahıl veriminin % 80 artması gerekmekte ve bunun için yeni teknolojilerden faydalanmak gerektiğini bizzat Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü raporu söylüyor.

Genelde kamu araştırma kurumları tarafından klasik ıslah yöntemleri kullanılarak genetiği geliştirilen tahıl çeşitleri, herhangi bir patent koruması olmadan kamu ya da özel şirketler aracılığı ile pazarlanıyordu. GDO’lardan çok önce, düşük verimli köy çeşitleri önemli ölçüde devlet kuruluşları tarafından tasfiye edilmişti. Modern biyoteknoloji ürünleri ise ağırlıklı olarak özel sektör ARGE yatırımları sonucu ortaya çıktı. Bunların patentlenerek kâra dönüşmesi günümüzün bir gerçeği. Çiftçiler klasik ıslah sonucu elde edilmiş ürünleri tercih edebilir. ABD dahil, GDO’lu ürünlerin yetiştirildiği dünyanın her yerinde, klasik ıslah yöntemleriyle geliştirilmiş çeşitleri temin edip yetiştirmek çiftçilerin tercihine bırakılmıştır.

 

8) Bu tohum bağımlılığına karşı ne yapılabilir? Dünyada rakip şirketler gelişemiyor mu? Avrupa bitki biyoteknolojisi, özellikle tohum üretimine yönelik, gelişme ne durumda? Dünyanın bu karşı alternatifi nedir?

Dünyada ilk tarımsal araştırma istasyonu 1843’te İngiltere’de kurulmuş, bunu Almanya ve Amerika’da kurulanlar izlemiştir. İlk transgenik bitki Belçika’da, keza Altın Pirinç de Avrupalı bilim insanları tarafından İsviçre’de geliştirildi. Ama tohumlukların geliştirilmesinde ABD, Avrupa’ya göre daha önde. Bunda çeşitli faktörlerin yanında ABD halkının yeni teknolojileri daha çabuk benimsiyor olmasının rolü var.

Moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği alanında Avrupalı firmaları yok saymak pek doğru olmaz (Bayer, Novartis, Limagrain..). Ancak, burada kısıtlayıcı faktör, Avrupa’daki araştırmalara karşı çıkışlardır. Örneğin, seralardaki ya da tarlalardaki transgenik bitki denemeleri teknoloji karşıtı gruplar tarafından tahrip edildi, böylece araştırmalar ABD’ye taşındı. Benzer sorun Avrupa’daki üniversiteler için de ortaya çıkınca, Atlantik’in batısına olan beyin göçü arttı. GDO’lu organizmalardan endüstriyel enzim üretiminin % 75’i Avrupalı şirketlerin elinde.

Türkiye dahil gelişmekte olan ülkelerin tohum bağımlılığına karşı yapmaları gereken ilk şey, ideolojik saplantıları bir yana bırakarak, pek çok övündüğümüz biyoçeşitliliğimizi bilimsel çalışmalarla faydalı ürünlere dönüştürmektir. Aynı şekilde Brezilya, Hindistan ve Çin gibi tarımsal biyoteknoloji alanında önemli gelişmeler kaydeden hatta kendi geliştirdikleri transgenik ürünleri piyasaya sürme aşamasına gelen ülkeleri de iyi izlemek gerekir.

Patentle korunan bu farklı bulguların ya da buluşların bir araya getirilerek yeni bir ürün ortaya konulması mutlaka bu patentli ürünleri (plazmidleri, genleri ve hatta aletleri) kullanmayı gerekli kılıyor. Bunun en güzel ve çarpıcı örneği Altın Pirinç; bu ürünü geliştirirken kullanılan patentli ya da lisanslı ürünlerin sayısı 70’i buluyor. Bu da Altın Pirinç’i geliştirenlerin, 70 tane hak sahibiyle lisans ya da patent hakkı uzlaşması yapmalarını ya da anlaşmalarını gerekli kılıyor.

 

9) Risk analizleri gerektiği gibi yapılıyor mu?

Her ne kadar, bizdeki ve dışarıdaki biyoteknoloji karşıtları “bu ürünler risk analizinden geçmiyor” deseler, hatta “ilaçlar aşamalı klinik deneylerden geçiyor...” vs deseler de, bu mesnetsiz iddiaların aksine transgenik ürünler de ekilmelerine ve tüketilmelerine izin verilmeden önce insan sağlığı ve yetiştirilecekleri ekoloji üzerindeki olası olumsuz etkileri bilimsel yöntemlerle belirlenip, bilimsel analiz ve deneme sonuçları bağımsız bilim insanları tarafından onaylanana kadar piyasaya sunulamamakta. Örneğin Altın Pirinç ve sonrasında Altın Pirinç II’nin geliştirilmesi yaklaşık 10 yıl kadar sürmüş ve bu projede yaklaşık 2 milyon dolar harcanmışken; piyasaya sürmeden önce yapılması gereken biyogüvenlikle ilgili testler için şimdiye kadar bunun neredeyse 10 katı harcandı.