Halka Ulaşmanın Yolu Söylenenlerin Değil, Söylenmeyenlerin Duyurulmasıdır...

Sevgili okuyucular, medyanın amacı haber iletmektir. Eğer iletilen doğru ise ödevini yapıyor demektir. Yanlış ise, haber adı altında yanıltmak için kullanılmıştır. Yorum, bir tarafın düşüncelerini yansıtır. Fakat yorum habere karışırsa propaganda amacı taşır.

01 Mayıs 2015 Cuma, 17:56
Abone Ol google-news

Gazete, dergi, radyo, televizyon haber ulaştırma görevi yaptıkları zaman, haber adı altında topluma haber, yalan haber, yönlendirici haber, politik propaganda ve reklam haber olur. Bunların birincisi profesyonel amaçlarıdır. Bunu yaptıkları oranda görevlerini yerine getirdiklerini kabul edebiliriz. Onun dışında başka amaçlara hizmet eden kurumlardır. Haber almanın uluslararası standartları, etiği, uluslararası yasaları, kuralları ve gazetecinin- habercinin dünyaca tanınan dokunulmazlıkları var. Haber özgürlüğü, uygar olduğunu düşündüğümüz toplumların en önemli özelliğidir. Ne var ki Türkiye hakkındaki doğru haber yabancı kaynaklarda.

Haber kaynağını en az ikiye ayırmak gerek:

Doğal afet, iklim değişiklikleri gibi politikacıların değiştiremeyecekleri olgular. Başbakan İstanbul’da kar yağarsa, yağmadı diyemez. Gerçi onu bile söyleyen idareciler var ama, iş bu denli çığrından çıkmadı. Deprem olursa, olmadı diyemezler. Fakat onların sonuçları ile ilgili bilgileri saptırmak, sonuçlarını tahrip etmek, güvenlik gibi uydurma bir kavramla halka ulaşmasını sağlamak, bir yangında 50 kişi yanarsa onu 30 yapmak, ahlaki ve yasal olmasa da, öğrenilmesini engellemek olanağına sahiptir. Medya da bunu bu şekilde yayarsa o zaman bu yalan haber olur. Yani haber değildir.

Medyanın ve basının taraf tutması doğaldır. Fakat bunu haber manipülasyonu ile yapmak ahlaka aykırıdır. Medyanın soyut etik yasalarına da aykırıdır. Bir ülkede bu ne kadar yaygınsa, o ülkenin basını o oranda görevini kötüye kullanıyor anlamına gelir. Gerçi dünya o kadar ahlaklı bir yer olmadığı için bu yaygın bir uygulamadır.

YANILTMA VE CEHALET

Ne var ki bu yozlaşma önce uygarlığın, sonra demokrasinin, basın özgürlüğü olarak tanımlanan ölçütlerine aykırıdır. Haber alma özgürlüğünün evrensel ilkelerine de aykırıdır. Bu diktatörlüğün, Batı emperyalizminin, kapitalist sömürünün temel aracı olmuştur. Uygar olduğu düşünülen ülkelerde, çağdaş özgürlüğe kavuşmuş devletlerin halkları bu özgürlüğe sahiptir. O ülkelerde, tek tarafa çalışan ve medya adı altında örgütlenmiş bir yalan makinesi halkı aldatmayı başaramaz. Kaldı ki bu yanıltma olanağı toplumun cehaleti ile orantılıdır. Cahilin en büyük özelliği, doğru ve yanlışı ayıramamaktır. Batı toplumunu yanıltmak olasıdır. Özellikle onun kültürel eğilimlerine uygun olursa daha kolay inanabilir. O toplumlarda da diğer toplumlara ilişkin sayısız önyargı vardır. Ermeni sorunu bunlardan biridir. Bugün çıkan gürültü bundan 150 yıl önce de vardı.

Fakat o toplumları kendi bünyeleri içinde Türkler kadar kolay aldatmak olası değildir. Batı ülkelerinde insan hakları bağlamında da bizde halkın çoğunun kulağına gitmemiş başka haklar var. Tarihi deneyimleri ve bu deneyimler konusunda bilgileri var. Türkiye’de medya adı altındaki hokkabazlık, sırtını cehalet sömürüsüne, ortaçağ batıl inançlarına dayamaktadır. Avrupa’da ve Amerika’da yalanı sahibinin yüzüne vuran bir basın özgürlüğü var.

Bugün Türkiye’de medya ağırlıklı bir yalan haber sıkıntımız var. Bu bize özgü olmasa bile, uygar toplumlarda olanaksızdır. Bazen ülkenin güvenliği adı altında halk bilgisiz bırakılıyor. Çünkü olumsuz toplumsal haberler hükümetlerin lehine çalışmaz. Japonya’da Fukişima felaketi hükümeti zor durumda bırakmıştı.

Soma faciası, su baskınları, tren kazaları kesin görüntü ve şemalarla halka yansıtılmadı. Bu yanıltmalar, halkın güvenliği için değil, politik idarenin güvenliği içindir. Halk güvenliği bağlamında zararlıdır. Çünkü halkın gelecek için hatta yarın için tedbir almasını engeller. En son deniz felaketi İtalya’nın ve Avrupa birliğinin kararlarının neye mal olduğunu dünyaya hatırlattı.

HABERİ ENGELLEMEK UYGARLIK DÜŞMANLIĞIDIR

Fakat sadece hatırlanması değil, boyuna yenilenmesi gereken bir şey var. Görünüşte demokratik hakların bu en dokunulmazı olması gereken ilkeye aykırı davranılması, uluslararası anlaşmalara aykırılığın en çok tepki alanıdır. Haber alma özgürlüğünü engellemek sadece demokrasi düşmanlığı değil aynı zamanda uygarlık düşmanlığıdır. Tarihte bütün zorbaların kalkanı toplumun cehaleti, yani karanlıkta yaşatılmasıdır. Osmanlıyı yıkan Osmanlı devlet despotizmi ve toplumun cehaleti, Türkiye’yi dünya sıralamalarında aşağı çeken de ortaçağ önyargıları ve despotizmin demokratik(!) modelidir.

Türkleri ilk kez düşünmeye sevkeden Avrupa’ya giden ya da oradaki düşüncelerden haberi olanların yurda taşıdıkları özgürlük nefesidir. II. Abdülhamit dönemi bizim yakın tarihimizde öğrendiğimiz ilk özgürlük çağrılarının çıktığı ve küçük bir çevrede yayıldığı dönemdir. Bugün bunlar olanaksız olduğu için, yerini medya şirketi denen yalan ya da yönlendirilmiş haber sistemine bırakmıştır.

Bu şirketlerle inşaat ya da ihracat şirketleri arasında bir fark yoktur. Serbest ticaret kurallarına uyarak çalışıyorlar. Fakat zorluk çalışanların sırtındadır. Onlar gazeteci olarak doğru haberi halka ulaştırma sorumluluğu taşıyorlar. Özel meslek kartları var. Halkın cahil bölümü haber analizi yapamaz. Onun için doğru haber gerçek bir toplumsal sorumluluktur. Propaganda ve reklama dönüşebilmesi bu toplumun uygarlık düzeyi ile orantılıdır.

Doğaya, sağlığa, yiyeceklere, iklime, kentsel yaşam koşullarına ilişkin bilgilerin topluma doğru ulaşma koşullarının engellenmesi yaşamın her boyutunu rahatsız etmektedir. Haber çağdaş yaşamın ve uygarlığın olmazsa olmazıdır. Yürüdüğünüz sokağın elektriklerinin söndürülmesi, yaşam hakkınızı tehdit eden bir durumdur. Bu bağlamda yalan söylenemez.

MEDYA BASİT BİR İŞ ALANI DEĞİL

Çağdaş yalan makinesi ‘Medya’ basit bir iş alanına dönüşünce, toplumsal sorumluluğunu yitirebilmektedir. Bu kurumsal bir çözülmedir. Toplum bunun işverenlerin ve hükümetlerin bilgilenmeyi kısıtlayarak, kamuoyunu şekillendirmeye çalışmak için olduğunu anlıyor. Fakat bu uygulamanın geleceği yok! Çağdaş dünya yaşamı bu dayatmaya olanak verdiği zaman, bunun acısı o toplumdan çıkıyor.

Haber bağlamında muhalif gazeteler, muhalif politikacılar tarafından yapılan bir büyük yanlış var: Bir yalanı teşhir ederken aynı zamanda onu duyuruyorlar. Fakat yalan haber, etrafında bir tartışma alanı açıyor, ona bir statü sağlıyor. Savcı’yı kim öldürdü? ‘Canım, biri böyle söylüyor, öteki böyle söylüyor.’ Olay birden politik çekişme konusu oluyor. Savcı’nın ölmesi ikinci planda kalıyor. Bu bağlamda içerik, üslup, boyut olarak üç farklı sorun var:

Soma’da 300 yerine 291 veya 307 kişi ölseydi olayın rezaletinin doğası değişmezdi. Acı çeken insanların durumu, ihmal, yetersizlik ayrı konulardır. Yetersizliğin teknolojik ve ekonomik içerikleri de değişik olgulardır. Bunların halka yansımasının üslup ve ağırlığı da başkadır. Kuşkusuz medyada bu boyutlar da işlenmiştir. Fakat dengesiz, önemli-önemsiz karışımı yarım bilgiler sadece halkı yanıltmaya yaramıştır. Halk ancak şimdi felaketi öğreniyor.

Elektrik kesintisi çok büyük bir teknoloji yetersizlik uyarısıydı. Millet savcının öldürülmesi olayına kilitlendi. Bu haber kargaşası ülkenin geleceği için tehlikelidir. Haberin içeriğini iktidar yönlendirirse bu zararlı haber ya da eksik haberdir. İktidarın ileri geri kendine göre biçimlenmiş haberini tarafsızlık adı altında yayınlamak da mantıksız ve zarar vericidir. İktidar kaynaklı haber propagandadır. Söyleneni değil, söylenmeyeni vurgulamak gerekiyor!

Türkiye eskidi diye Osmanlıya dönmek isteyen yeni Türkiye ne anlama gelir? Bir ‘KÂBE’ resmi ya da maketi etrafında dönen insanlar, kimin yarattığı gariplerdir? Hac, bir dini fariza’dır. Eskiden insanlar Kâbe etrafında dönmek için çöllerde ölmüşlerdi. Şimdi Üsküdar’a gitmek yeterli mi olacak? Khabe bir tiyatro konusu olabilir mi?