Hep ve her daim üretmek

En genci, Türkiye Cumhuriyeti’yle yaşıt. İki büyük paylaşım savaşı atlatmış, yeni sistemlerin kurulduğuna, yıkıldığına şahit olmuşlar, sevdiklerinin ölümlerine de. Hayatlarından hiç eksik olmayan bir şey var; üretmek. Yıllar önce başlamışlar yazmaya, hâlâ devam ediyorlar, edecekler. Başka türlü yaşamayı da bilmiyorlar...

20 Aralık 2009 Pazar, 07:22
Abone Ol google-news

Yazılacak haberler, çözülecek kasetler, yapılacak röportajlar var. Okunup özeti çıkarılması gereken kitaplar da. Gezilecek sergileri, izlenecek filmleri söylemiyorum bile. Muhtemelen ajandamdakilerin çoğunu yapamayıp, kendime bahaneler üreteceğim: Zaman az, hem o kadar enerjim de yok! İtirafımın nedeni, bu haberdeki kişiler. Onlar, neredeyse bir asırlık yaşamları boyunca hep üretmişler, hâlâ üretiyorlar. Burada beş altı isim var ama daha fazlalar. Zaman kısıtlı olunca dördünü yan yana getirebiliyoruz; Muazzez İlmiye Çığ, Aydın Boysan, İsmet Kür ve Rasih Nuri İleri. Fotoğraf çekimi için Büyük Londra Oteli’ndeyiz. Birbirlerini, eski tanıdıkları görmüş olmanın coşkusuyla selamlıyorlar. Eskiler dökülüyor ortaya, en son nerede, ne zaman görüştükleri. Şimdi nerede, nasıl oldukları anlatılıyor. Arada Aydın Boysan’ın reklam yıldızlığına takılınıyor, Rasih Nuri İleri’nin arşivindeki birkaç şey soruluyor. Muazzez İlmiye Çığ’ın dinçliğine atıfta bulunuluyor. Fotoğraf çekimi bitip de röportaja başladığımızda koca bir ülkenin tarihi dökülüyor kayıtlara. Ne yazık ki sizinle paylaşabileceklerimiz iki sayfayla sınırlı... Ankara’da yaşayan Halil İnalcık mail’le, Osmaniye’de kazıda olan Halet Çambel ise telefonla katılıyor haberimize...

 

Daha yapacak çok şey var

 

Muazzez İlmiye Çığ

Üretmeyip ne yapayım

- Yazmak, okumak beni canlı tutuyor sanırım. Biraz da sağlığımın iyi olması tabii. Artık yeter diyemiyorum. Kafam işliyor, imkanım var. Boş vakit geçirmek istemiyorum. Bu yaştan sonra ne yapabilirim ki? Bir şey yapmadan da rahat edemiyorum. Masamın her tarafı kitaplarla, yazılarla dolu. Aynı anda birkaç kitap okuyorum, yazıyorum. Neyse ki gözlerimde sorun yok.

- Şimdi Sümer’in tarihini, ekonomisini, günlük yaşantısını, cinsel hayatını, sanatını yazıyorum. Sümer edebiyatını zaten yazmıştım. Önümüzdeki sene, yeni kitabı da bitirince Sümer medeniyetine dair toplu bir kaynak hazırlanmış olacak. Ondan sonra yeni bir projem var; Sümer ve Türk dili üzerine karşılaştırma yapanların bütün çalışmalarını bir araya getiriyorum. Bir ekiple malzeme toplamaya başladık. İyi bir kitap olacak. Almanya’da 1914-15’te yapılan karşılaştırmalar var, onları getireceğim. Türkmenistan’daki çalışmalar için oradaki üniversitelerle bağlantıya geçiyorum. Bu arada da makaleler yazıyorum.

- Şimdiye kadarki en iyi eserim “Sümer’de Tufan Tufan’da Sümer”. Onunla ilgili eleştirileri bekliyorum.

- Dün çalışmalarımı karıştırırken “Bir Ömür, Bir Devrim”i yaşamak diye bir yazı gördüm, yarım kalmış. Geçmişe bakınca bir tarafta çok büyük bir ilerleme görüyorum. Pek çok sanatçımız yurtdışında ödüller kazanıyor. 1920’lerde her şey günahtı, tiyatroda kadınlar yoktu. Artık dışarıdan parça almak yerine ülkemizde üretim var. Halkımız eğer önünde iyi bir imkân olursa son derece yetenekli. Avrupa’nın 400 yılda geldiği Rönesans’ı, Sanayi Devrimi’ni 15 yılda yaptık. Bunlar kolay hazmedilecek gibi değildi ama halk da kabullendi. Ancak geldiğimiz nokta pek parlak değil. Özgürlüklerimizi kaybettik, bence bu ülkede büyük bir hareket olacak tekrar, ya özgürlüğümüzü tekrar kazanacağız ya da tamamıyla yok olacağız. Ancak ben umutluyum.

- Beni en çok şaşırtan değişim, dışarıda ödül alan bilim ya da sanat insanlarımız. Ancak bunları gazeteler yazmıyor, internette görüyorum. İnternet de ilginç bir iletişim aracı. Yüzlerce mail geliyor, ama hepsine bakmıyorum, çoğu dedikodu ya da yakınma oluyor.

- Tahminim üzerinde, hiç düşünmediğim şekilde kıymetim bilindi. Zaten hiçbir şeyi kıymetim bilinsin diye yapmadım. Ancak bugün Türkiye’de herkes Sümer’in ne olduğunu biliyor, bu bakımdan son derece mutluyum. Hayatımda yaptığım en iyi şey, emekli olduktan sonra Sümerlerle ilgili çalışmalara başlamaktı.

- Hayatıma dair hiçbir pişmanlığım yok. Bir tesadüfler sırası gibi oldu hayatım. Aileme bu hususta çok müteşekkirim. Babam, annem hatta eşim isteklerime hiç mani olmadı, beni destekledi. Şimdi de çocuklarım destekliyor.

- Geçmişe dair özlemim de yok. Her şeyi yerinde ve zamanında yaşadım. Çok güzel bir genç kızlık yaşadım; tiyatro, dans, eğlence, balolar... Bunları kızlarıma yaşatamadım. Çok seyahat ettim, gezdim. Karamsar biri olunca, bir şeyler bulunur ancak ben karamsar değilim. Her şey iyi olacak diye düşündüm, iyi de oldu.

 

Öfkeden yazıyorum

Apartmanın eski demir kapısından girip, dört kat tırmanınca, tam tarif ettiği gibi kapı önünde bir koltuk karşılıyor bizi. Üzerlerine anıların sindiği belli süslerinin yanında mavi saçları, gösterişli yüzükleriyle dikilen kişi, 20’ye yakın kitabın yazarı İsmet Kür’den başkası değil. 93 yaşında Kür hâlâ yazıyor, kalemi şimdi kendi oyununu kitaba çevirmek için kâğıtla buluşuyor. Üretme isteğini belki alışkanlıktan diyerek açıklıyor: “Yazmaya erken yaşta başlayanlar, yazmaktan kolay kolay vazgeçemiyor”. Onu perçinleyen duygulardan biri de, öfke. “O kadar acayip gidiyor ki dünya... Kendimi politikadan bir türlü alamıyorum. Çok sinirli, öfkeli, yazamadan duramayacağım bir devre geçiriyorum” diyor.

Ona göre, şimdiye kadar yazdığı en iyi eser çok az insanın duyduğu bir kitap; “Türkiye’de Süreli Çocuk Yayınları”. 1869’dan 1928’e kadar çıkmış bütün çocuk dergileri üzerinde yapılmış bir araştırmanın ürünü bu kitap. 1991’de basılmış. Kitabı nasıl hazırladığını Kür anlatıyor:

“20 yılımdan fazlasını aldı. Bu kadar uzamasının bir nedeni de, o zamanlar kütüphanelerde fotokopi makinesi yoktu, kitaplar dışarı da verilmiyordu. O yüzden bu çocuk dergilerinin sayılarını oturup kopya ettim. Bana hayatında kaç kitap yazdın, diye sorsalar. Bir tane diyebilirim, o da bu. Çok emek verdim ve gerçekten yararlı bir kitap oldu; araştırmacılara kaynak oldu. Türkiye’de ciddi kitap bastırmak zor olduğundan basılması hiç kolay olmadı”.

Hayatındaki hiçbir şey için pişmanlık duymuyor Kür. Türkiye tarihine bire bir tanıklık etmiş, bütün bu olaylar arasında onu en çok etkileyen iki şey var; biri Cumhuriyet devrimleri, diğeri de 1908’de “Fedekeran-i Millet Cemiyeti” adlı bir siyasi parti kurup muhalefet yaptığı için 101 yıla mahkûm edilen, gazeteci babası Avnullah Kazimi. “Babam hürriyet için çalıştı. Onu hiç hatırlamıyorum. Annemin babamdan bahsedişi, 2. Meşrutiyet’te hapisten çıkarken omuzlarda taşınması beni çok etkiledi. Babamın hayatı, hürriyet için çektikleri hayatımın en büyük olayıdır” diyor. O zamandan bugüne her şeyin değiştiğini söylüyor Kür. “İstanbul’un yapısı, insanların kafası dahil hiçbir şey birbirine benzemiyor. Her şey tepeden değişti” diyor. Pek de iyiye gidilmediğini anlatıyor, en çok da eğitimin bozulduğunu da. Geçmişe özlem duymasının nedeni biraz da bu. “Tepeden tırnağa özlemediğim hiçbir şey yok” diyor, “Ancak öyle bir özlem ki bu, içinde her şeyden çok öfke var. Eğitimi bu hale getiren cahiller, aptallar ve kötü niyetliler sinirlendiriyor beni”.

Hayatında yaptığı en iyi şeye gelince... “Biri yazar, öbürü de heykeltraş olan iki sanatçı kız yetiştirmek. Tabii torunlarımı da unutmayım”.

 

Yazmak yaşamımı elimden alıyor ama...

- Hâlâ üretmeye devam ediyorsunuz, üretim gücünüzü ne diri tutuyor?

- Yaşım 93, bütün kaygım hazırladığım yedi, sekiz eseri bitirip yayınlamak. Yaşamımın amacı bu, bu bir ödev gibi. Onun için uykuma, yiyeceğime, temaslarıma dikkat ediyor, düzenli yaşamaya çalışıyorum.

- Şu an bir şey üzerinde çalışıyor musunuz?

- Yedi-sekiz eser tamamlanmayı bekliyor. İlk cildi yayında olan İstanbul-Fatih’in ikinci cildini hazırlıyorum. “Osmanlı Sarayında Has Bahçede Nedimler, Şairler, Musikişinaslar” kitabımı tasarımcı resimliyor. “Osmanlılar ve Haçlılar” üzerine çalışıyorum. “Kuruluş Dönemi Sultanları, 1302-1481”, ISAM’a yakında düzeltilerle gönderilecek. “Osmanlı Denizcilik Tarihine Katkılar” kitabımın üçte ikisi hazır. “Rönesans Avrupası ve Haçlı Avrupası” bitti, Doğu Batı yayınlarından çıkacak. “Şöyleşi ve Konuşmalar”ı Profil yayıncılık basmak üzere. Osmanlı kaynaklarının alan araştırmalarıyla gözden geçirildiği “Osman Gazi’nin İzinde” içinse hâlâ çalışıyorum.

- Sizce en iyi eseriniz neydi?

- Batı üniversitelerinde el kitabı olarak okutulan “Economic and Social History of the Ottoman Empire”ın ilk cildinin tamamını ben yazdım. Yunanca, Arapça, Türkçe’ye çevrildi. Polonya’da basılıyor. Türkçe’ye, Arapça’ya Balkan ve Ukrayna dillerine çevrilen “The Ottoman Empire: The Classical Age”, 40 bin nüshası altı ayda satılan “Devlet-i ‘Aliyye” ve “Türkiye Tekstil Tarihi” de önemli.

- Neredeyse bir asra tanıklık ettiniz. Baktığınızda nasıl bir değişim görüyorsunuz?

- 1923-2009 döneminde üç-dört nesil geçti. Sayılacak pek çok önemli değişiklik noktaları var. Milli egemenlik temelinde demokratik-laik-sosyal Türkiye’nin esaslarının atıldığı Atatürk Reformlar Dönemi (1923-1938), II. Dünya Savaşı’nın bunalımlı yılları, 1950-60’taki Demokrat Pati Dönemi; halkçı bir rejim, kolay banka kredileri, üç binden 40 bine çıkan traktör sayısı, tarımda büyük gelişme, Atatürk reformlarından tavizler, 29 Mayıs Darbesi... 1960-80’de Askeri vesayet altında bir demokrasi; MGK, Stalin’in tehditleri, NATO üyeliği, solcu-sağcı kavgaları, kargaşa, Kıbrıs meselesi, Yunanistan’la sorunlar, yeni anayasa, işci sınıfının gelişmesi, sendikalizm... Turgut Özal dönemi (1982-1993); ekonomide liberalizm, ABD ile yakınlık, ekonomik gelişme, AB üyeliği için başvuru... 1993-2002’deki partiler, kararsızlık dönemi; koalisyon hükümetleri, Kürt sorunu: Öcalan, PKK, köylerden şehirlere akın, gecekondu mahalleleri, güçlenen gelenekçi kültür, Rusya’da komünist rejimin yıkılması ve soğuk savaş bitimi. Türkiye’de dış ve iç siyasette temelli değişiklikler, sanayide özellikle tekstil sanayiinde ve ihracatta büyük gelişme, İslamcı partiler. MGK ve yumuşak darbe 28 Şubat. Bu yıllardaki siyasi, sosyal, ekonomik gelişmeler sonunda ortaya çıkan temel gelişme ve sorunlara gelince... Büyük nüfus artışı; hızlı şehirleşme ve şehirli nüfusun çoğunluk kazanması; tarımcılıktan endüstriyel bir ekonomiye hızla gelişme, işçi sınıfının nüfusun önemli bir bölümünü oluşturması; vakıf üniversitelerinin kuruluşu; gelenekçi halk katmanlarının Meclis’te söz sahibi olması; Kürt sorunu: ayrılıkçı Kürtlerin terör ve siyasette önem kazanması, DTP sorunu, 2009’da Kürt sorununun Türkiye siyasetine damgasını vurması; gelenekçi kitle ile reformlara bağlı katmanlar arasında çatışmanın derinleşmesi, devlet kurumlarında uyumsuzluk, partiler arası kavga ve bunalım...

- Peki bugüne dair sizi en çok ne şaşırtıyor?

- Teknolojide hızlı gelişmeler ve bunun sosyal yapı ve davranışlarda geniş yankısı, oto ve cep telefonu kullanmada hızlı gelişme; genç nesillerin arasında gelenekçiler ve modernistler arasında ayrılığın kaygı verici derinleşmesi, medyada, gazete ve televizyonda sansasyonun egemen olması, özellikle gazetelerin birer magazin haline gelmesi... Kitap yayıncılığında tipolojide gelişmeler Batı’yı yakalamış; üniversitelerin, dolayısıyla çeşitli mesleklerde genç aydın neslin hızlı artışı, ekonomik gelişimin bu artışa ayak uyduramaması da şaşırtıcı.

- Geçmişe dönüp baktığınızda gördüğünüz en büyük pişmanlık nedir?

- Yüzyıla yakın süren yaşamıma baktığımda üzüldüğüm çok şey var. Bilimsel araştırmalar vaktimi o kadar fazla aldı ki, merhum eşim Şevkiye’ye karşı ödevlerimi hakkıyla yerine getiremedim... Göçmen, hukuk tahsilli bir aydın geçim sıkıntısında, para isteyemiyor, bana bir kitap verdi, isteği anlayamadım, derdine deva olamadım, anladığımda vakit geçmişti. Bu bana elli yıldır dert oldu... Bursa’da bir Bulgaristan göçmeni işçinin sözlerim gücüne gitti, kalbini incittim, tamiri imkânsız bir hata işledim, vicdanımda her zaman bir pişmanlık duyarım... Gençlik çağımda öğrencilerimin bazılarının kalbini kırdım, pişmanlıkla hatırlıyorum. Şimdi onlardan af diliyorum. Bugün çalışmalarım o kadar çok zamanımı alıyor ki, doğaya, sanata, sevdiklerime erişemiyorum, yayın çalışmaları yaşamamı elimden alıyor, pişmanım.