Hüseyin Kıran'ın yeni romanı

Hüseyin Kıran, “Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor” adlı kitabındaki masalsı kurgusuyla okuru iyilik-kötülük üzerine düşünmeye itiyor.

09 Aralık 2016 Cuma, 11:15
Abone Ol google-news

Dağ yolunu ararken

Zaman ve mekândan bağımsız kurgular, masalsı bir duygu yaratır. Hangi çağın, hangi kültürün hikayesi olduğunu bilmeden okundukları halde, alegori yoluyla bugünün siyasetini gönderme yapabilirler. Bir toplumun yaşadığı sıcak dönemleri bu türden eserlerde, tamamen soyutlanmış şekliyle buluruz. Silah kullanan bir insan vardır örneğin, bu silah tarih öncesinin insanının kullandığı el yapımı balta olabileceği gibi, kılıç, ok, tüfek ya da uzay çağının ışın kılıcı bile olabilir. Silah ne denli farklı olursa olsun, kullanan insandır; öykünün değişmezi insan doğasıdır.

Hüseyin Kıran, Dağ Yolunda Karanlık Birikiyor (Sel Yay., 96 s.) romanında böylesi bir hikâye anlatıyor. Romanın anlatıcısı ve kahramanı Yakup’un basit bir işi var, çağrıldığında Kapı Kâtibi kulağına bir isim fısıldıyor, o da duyduğu bu ismi koşarak Defter Katibine ulaştırıyor.

Kasaba kayıt defterini tutan Defter Kâtibi, defterde gerekli adresi bulup Yakup’a söylüyor ve yine koşarak bu adrese gidip korku içinde bekleyen zavallıyı, yargılanması için Efendi’nin huzuruna çıkartıyor. Bütün görevi, kendisine söylenen ismi doğru anlaması ve adresi bulması fakat Yakup bu sefer garip bir durumla karşılaşıyor, Kapı Kâtibinin kulağına fısıldadığı ismi iyi duyamıyor. İstenen kişi kendisi olabilir mi? Emirlere uymamaktan deli gibi korkarak kendisini Efendi’nin huzuruna çıkartıyor.

Yüceler yücesi meclisin önüne çıktığında, neyse ki suçlanmıyor, aksine terfi sayılacak yeni görevi bildiriliyor kendisine. Elçilik göreviyle Efendi’nin mektubunu komşu krallığa iletmesi isteniyor. Bunun için kendisine elçi kostümleri dikiliyor, uzun yolculuğu için erzak temin ediliyor ve at veriliyor. Komşu krallığın nerede olduğu, kimlerden oluştuğu, mektubu tam olarak kime vermesi gerektiği söylenmiyor, sadece elçi olarak gönderildiğini bilerek ayrılıyor kaleden.

Yakup’un yaşadığı yer yüksek kale duvarları arkasında korunaklı yaşam sürülen bir kent. Burada halk Efendilerin egemenliği altında baskı rejiminde yaşıyorlar. Efendinin iradesi dışında durmanın büyük suç sayıldığı bir toplum bu: “Efendi’nin iradesi çerçevesinde bir yaşam sürmek oldukça hoş sonuçlara yol açıyordu, bu açılan yoldan ayağınıza diken batmadan, (…) ilerliyordunuz durmadan, ta ki yaşlanıp meyve veremeyecek duruma gelene kadar.” Bir de tabii Efendi’nin iradesi dışında davrananlar var, onlar ise en ağır şekilde cezalandırılıyorlar: “Efendi, izinsiz biçimde ırmağında balık avlayan bir çocuğu kendi elleriyle öldüresiye kırbaçlamış, sonra da can çekişen çocuğun annesiyle yatmak için mutfağın yolunu tutmuştu, acının gerileteceği bir adam olmak şöyle dursun, acıdan bağırma karşısında tahrik olduğu düşünülse yeriydi.”
 
YANLIŞ YAŞAM, DOĞRU YAŞANIR MI?

Yakup’un Efendisi, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanındaki (5. Kitap, IV. Bölüm “İsyan”) General’i çağrıştırır türden, o da General gibi küçük çocuğu en acımasız şekilde cezalandırıyor. Kötülüğün hüküm sürdüğü bu krallıktan, evinden ayrılıyor Yakup fakat bu krallığın elçisi olarak görevlendirildiği için bir çıkmazın içinde buluyor kendini. Ne nereye gideceğini biliyor ne de mektubun içinde neler yazdığını fakat krallığın, başka deyişle kötülüğün, elçisi olarak yola çıkıyor. “Efendilerimin onurunu korumalıydım” diyerek görevini üstleniyor.

Yakup kimsesiz bir adam, geride bir dostu, sevgilisi, iş arkadaşı ya da ailesi yok. Evden uzaklaşmak özlem yaratmıyor; aklının kalacağı, merak edeceği kimsesi de yok. Ne kadar sürdüğünü anlamadığımız bir yolculuk sonrasında önce atını, sonra kendisi için hazırlanmış, işlenmiş deriden yapılan elçilik giysilerini kaybediyor. Atını ve giysilerini kaybetmiş olsa da Efendi’nin mektubu hâlâ elinde ve görevinin hala sürdüğünü düşünüyor.

Uzaktaki dağlara ulaşıp oradaki uygar halklarla karşılaşmayı umarken çadırlarda yaşayan küçük bir kabile çıkıyor karşısına. Yakup’un ilk izlenimleri bu insanların kendi halinde yaşadıkları: “Barışçıl bir görünümleri vardı ve yabanıllar için kuşku verici bir durumdu bu. Etrafta hiçbir erkeğin bulunmaması da ayrıca dikkate değerdi. Ava ya da savaşa, belki daha kötüsü, yabanıllarda adet olduğu üzere talana çıkmış olabilirlerdi.” Birkaç erkek dışında kadın ve çocuklardan oluşan bir kabiledir bulduğu. Çocuklar onunla oynamak ister, kadınlar ise hazırladıkları yemekleri paylaşmasına izin verirler. Hiçbir çatışma durumu olmadan burada yaşaması mümkün görünür.

Bu noktada bir soru şekillenmeye başlar okurun zihninde: hayatında özgürlüğün tadını almamış bir insan, özgürlüğe kavuştuğunda bunu anlayabilir mi? Üstelik bu kişi hayatı boyunca iktidar ile baskıyı aynı şey sanarak büyümüş ise, kendi eline erk geçtiğinde bunu nasıl kullanır? Theodor Adorno “yanlış yaşam, doğru yaşanmaz” dediğinde böylesi bir örnek üzerinden düşünüyordu kuşkusuz. Yapısal ve sistematik olarak iyi yaşamın önlendiği bir dünyada, iyi yaşamın nasıl olacağı -ya da nasıl olmayacağı- üzerine düşünüyordu. Hüseyin Kıran romanında doğrudan bu soruları sormuyor fakat okurun kafasında bu türden düşüncelerin şekillenmesini sağlıyor. Kötülüğün içinde, bir iyi yaşam hayali kurulabilir mi? Yakup’un kendine özgür ve sakin bir yaşam kurmak için eline fırsat geçtiğini görüyoruz, bu durumda nasıl davranacağı, hangi yolu seçeceği onun nasıl biri olduğu hakkında bilgi verecektir artık.

Yakup romanın bir yerinde tam bu dönüm noktasında durduğunu hissettiriyor. Et yemeyen, hayvanların sütünü sadece çocuklarını beslemek için kullanan, barışçıl bir toplum ile karşılaşmak Yakup’ta mutlak bir değişime neden olacaktır, burada bir kadını severek bu sakin yaşama ayak uydurarak hayatını sürdürebilir. Roman boyunca Yakup’un bu sessiz ve sakin yaşayan, çocuklarıyla oynayan, farklı bilgelikle donatılmış insanlardan değerli bir şeyler öğrenmesini umarak okuyoruz fakat o tam ters yönde hareket ediyor. Hayatı boyunca gördüğü, bildiği, öğrendiği güç gösterisini onlar üzerinde kullanmaya kalkışıyor.

Hüseyin Kıran, çok kısa birkaç paragraf dışında hep Yakup’un ağzından birinci tekil şahısta yazmış romanı. Üçüncü tekil şahısta, Tanrı-anlatıcıya geçtiği bölümlerin anlamını çözemedim, ayrıca bir anlamı olmayabilir, belki basit bir baskı hatasıdır. Fakat bundan daha önemli bir sorun var romanda, o da Yakup’un dilindeki tutarsızlık. Zaten bütün roman Yakup’un ağzından anlatılıyorsa rapor niteliğinde yazdığı mektupta bu denli farklı bir dil kullanması bir tutarsızlık yaratıyor. Yakup romanın başlarında kendi durumunun inceliklerine vakıf biri olarak görünürken sonrasında bunları anlamamış birine dönüşüyor. Yine de Yakup ilginç bir karakter, Hüseyin Kıran masalsı kurgusuyla okuru iyilik-kötülük üzerine düşünmeye itiyor.