İstanbul’un uğultulu ağrısı… M. Sadık Aslankara’nın yazısı

Koronavirüsün yol açtığı şu ıssızlıkta kentle yüzleşebilir, erguvanlar sönerken belki İstanbul’u yeniden kurmaya yatkın bir ruhla, bu kez ekini, şiiri, müziği, öyküsü, resmi, yontusu, romanı, oyunu dansı hakkıyla onu tanıma fırsatı yakalarız diyeyim hadi.

17 Mayıs 2020 Pazar, 14:50
Abone Ol google-news

Mario Levi, önemli bir İstanbul yazarı. Korona virüsünden önce yaptı yapacağını, sıcağı sıcağına iki İstanbul romanı bıraktı önümüze: “Alın size İstanbul, kıymetini bilin kentin!”

Yaman adam Mario. “Gördüklerimiz Göremediklerimiz” başlığı altında “yedi kitaplık yeni İstanbul yolculuğu” sunuyor okura. İlk iki kitap Covid-19’dan önce sergenlere yerleşip gülümsedi yüzümüze, ama ayırdına varamadık o sıra. Ya şimdi? “Beyaz bayrak” sallanan yedi tepeli salgın günlerinde ayırdına varabildik mi acaba orada öylece bekleyen bu romanlarını Mario’nun?

Everest yayını dizinin ilk iki romanı şunlar: Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy (Şubat 2019), Bu Salı ve Her Salı Şişli (Ocak 2020). Öteki romanlarında bakalım hangi günler hangi semtlerde gezineceğiz, bu arada kimlerle tanışacağız, kendi payıma ben de merakla bekleyeceğim.

Bu yapıtları Mario’nun, İstanbul üzerine ilk romanları olmadığı gibi, bundan sonra da kim bilir daha ne yolculuklara çıkaracak bizleri kentte?

Peki hangi kuşaktan Mario? 1990’lar evresinde yükseldiğine göre “90’lar Kuşağı” yazarı mı sayacağız onu? “Kuşak” kavrayışı, bizde çok farklı yaklaşımlar eşliğinde alınabiliyor ya, yine de hayır. Gelin onu Abdülhak Şinasi Hisar’ların yayına koyalım şimdilik, en azından İstanbul paydaşlığı bağlamında.

MARIO LEVI VE İSTANBUL

Mario Levi, andığım iki yapıtına, romanı ortaya alıp girişle çıkışa, bunu deşip köpürten birer bölüm eklemiş, olaylar, kişiler üzerine anlatıya çekmek amacıyla okuru kışkırtmaya yönelmiş. Öteki romanlarında da böyle olacak belli.

Kaleme alan kim, yazar mı, anlatıcısı mı? Mario’yla, yazar olarak yarattığı anlatıcı karakterin her iki romanda da kol kolalık sergilediği görülüyor. Gözünüzü kısıp bakıyorsunuz karşınızdaki yazarın kendisi, dönüp bir kez daha bakıyorsunuz hayır, anlatıcısı. Nitekim karakterler, hikâyeleriyle romanda yer alırken, bölümler arasındaki geçişlerde önceki bölümün tartışılması da sanki yazarla anlatıcının birbiriyle paslaşarak bunu sürdürdüğü izlenimi bırakıyor.

Bu arada çok farklı bir iş daha yapıyor Mario. Okuru gerek imgeleme gerekse kurmaca yönünde anlatısına ortak edip sürüklüyor diyeyim kestirmeden. Bölümler arası geçişlerde onları antikçağ metinlerindeki gibi konuşma örgüsüyle tartıştırıp okur ufkunu genişletmesi olağan karşılanabilir elbet, ne ki tutumunu her iki romanda anlatı boyunca da sürdürüyor yazar. Buna karşın yapıtın yine de roman türüne özgü dil-mantık yapısıyla örüntülendiği söylenebilir. Ama sözünü ettiğim giriş-çıkış metinlerinin kurmaca cilasıyla zırhlansa bile yumuşak deneme diline yaslandığı görülmüyor değil yine de. Varsayın bir “yazarlık atölyesi” bu.

Bunların yanında altını çizmem gereken bir yan daha var: Mario, anlatıcısı aracılığıyla bölüm geçişlerinde tartışmayı sürdürürken kendisinin çektiği siyah beyaz karelerle örtük bir belgesel havası da sindiriyor romana. Bu yaklaşımı yazarın, bir röportaj yanılsaması yayıyor aynı zamanda.

“CUMA”DAN “SALI”YA KADIKÖY VE ŞİŞLİ...

Mario Levi, Bir Cuma Rüzgârı Kadıköy romanında, kişilerini tramvay eşliğinde yolculuğa çıkarırken, Bu Salı ve Her Salı Şişli’deyse bir servis aracının gezintisiyle giriyor anlatısına. Böylece okur, canlı, yaşamakta olan bir evren üzerine kurulmuş roman çatkısına buyur edilip yapıtla aralarında anlatı ortaklığı duygusunun temeli atılıyor. Bu, okurda, bildiği evren dokusuna dayalı bir artalana geçtiği izlenimi oluştururken, onu bu yönde isteklendiriyor da.

Yazar, bir kamera-göz olarak kendisi yerine anlatıcısını bırakıyor, kamera kendi kendine çalışıyor sanki, okurla doğrudan sıcak bir ilişkinin de önünü açıyor bu yaklaşımı. Romanların “açık biçim”i bunu destekliyor zaten.

Ancak hünerli bir yerleştirme olmadığı düşünülmemeli. Özellikle ayrıntıların dolgu ya da yığma olmaktan uzak incelikli bir biçemle yerli yerine oturtulduğu açık. Gerçekten bütün ayrıntılar mutlaka işlevsel payda eşlemesiyle bütünleniyor. Zaten el alıp el vermeyle birbirine ulanan hikâyeler bütünü bağlamında yapılandırılıyor roman. Anlatıcı, okuru bu yönde kışkırtıyor hep: “ben bu hikâyede en çok kurulan ve kurulmaya ihtiyaç duyulan hayalleri sevdim.” Neden? “Her istediğini kahramanlarına yaptıramıyorsun.” “Çünkü esasında herkesin bir hikâyesi var.” (Kadıköy, 43, 65, 84) Bu, bir yandan yaşanmışlık heyecanı yayarken havalandırıcı uçarılık da kazandırıyor romana.

 Görüngüler üzerinde kayıp akarken aslında artalanda ortaya çıkan karmaşık çatışkılar ağıyla gelişen bir roman dizisi bağlamında özetlenebilir Mario Levi’nin “Gördüklerimiz Göremediklerimiz” dizisi.  Öyle ya, “hikâye asıl gerçeğini yalanlarla örmüştü(r)”, “bazı hayatların, çok yakınımızdakilerin bile, zaman zaman sandıklarımızdan çok farklı bir şekilde aktığını” görmemiz gerekir. “Bir uydurmalar ya da yalanlar silsilesi(dir)” bu. Anlatıcı da zaten “bunları on[ların] yerine anlatıyor(dur).” (Şişli, 31, 37, 45, 55)

Kaldı ki yazar, “kendi hikâyesini bulmayı tercih edecek” (Kadıköy, 230) okurla ilgilenir. Sonuçta hikâyeler, anlatıcı “gittikten sonra da devam edecek(tir)” (Şişli, 247) Mario, Şişli için kaleme aldığı girişte, “yaşadığım şehri daha da derinden hissetmem için deşmem gerekiyordu,” (13) diyor ya, kenti deşme sırası korona günlerinde size kalıyor demektir.

Beyaz bayraklı yedi tepeli kentle bakıştığımız şu günlerde ev içinde okunabilecek iki İstanbul romanı işte size.

ÖYKÜDENLİK…

BERNA DURMAZ: “METAL HAYATLAR”…

Bu yılın Sait Faik Hikâye Armağanına 123 öykü kitabı katılmış. Bunlar bir yılda yayımlanan ödüle aday yapıt sayısı. Kim bilir daha kaç kitap var geride. İlk öykü kitapları da ciddi sayılara ulaşıyor bu arada. Neredeyse gün başına birer öykü kitabı.

Berna Durmaz, bütün öykülerini okuyup üzerine yazdığım yazarlardan. Ama Metal Hayatlar (İletişim, 2018) öylece kalmış kıyıda. Aldım kitabı, ne diyor Berna, aa, baktım, Mario’nun romanları için söylediğim gibi bu öyküleri okumanın da sırası. Neden derseniz,  insana “Şehir tutması”, “Şehir bunalması” yaşatan kenti öykülüyor yazar. “Konuşmadan yaşamaya başladık şehirlerde” diyor bu arada. (43, 41) Zaten bunlar, içlerinden çıkılmaya çalışılan “zahiri” (38) kentler bir bakıma. “Taze Talaş Kokusu”nda çok daha derinden yakalıyoruz bu duyguyu.

 “Kapan”da şöyle haykırıyor öykü kişisi: “Delin, deşin, parçalayın yerin yüzünü. Derinine temel atıp, bıçak gibi saplayın toprağın karnına binalarınızı.” (21) Kitabın adı bile, korona virüsünün insanı çarptığı günlerde yazarın “metal hayatlar” nedeniyle bizlere yönelik uyarısı biçiminde alınabilir pekâlâ.

Berna, önceki evresinden bir ölçüde kopup bu kitaptaki öykülemesinde görece farklı bir arayışa girdiğini gösteriyor kanımca. Doğanın doğurgan niteliğine dönük ritüel, bu kez bireyin acziyle doğanın hüznü sarmalına yöneliyor. Anlamlandırma öne çekilirken öykülemede ön yüzle artalan arasında daha saydam köprü kurulmaya çalışılıyor.

Okurken siz de sorgulayacaksınız kentinizi, tam da sırası.

www.sadikaslankara.com , her perşembe öykü-roman, tiyatro, belgesel alanlarında güncellenerek sürüyor.