İşte yazarların öykü tadında kırtasiye anıları

Silgiyi sevmem, yanlışsa üstünü çizerim. Kırtasiye merakım yok. Yazarlara "Sizin var mı" diye sorduk.

30 Ocak 2021 Cumartesi, 16:04
İşte yazarların öykü tadında kırtasiye anıları
Abone Ol google-news

Küçükken babamın bir dolmakalemi vardı, bizden çok çekti. Önce ağabeyimin eline geçti. O bıktı, ben devraldım. Koyu yeşil, yuvarlak hatlı, ince uçluydu. Kapağı galiba siyahtı. İçinde bir pompası vardı, benim için dolma kaleme mürekkep doldurmak bir oyundu. Zavallıcığa ne çini mürekkebi doldurmadığım kaldı, ne renkli mürekkepler. Meğer dolma kalem ılık sularla temizlenmek istermiş de kimselere anlatamazmış. Sanırım ben kurşunkalemciyim. Silgiyi sevmem, yanlışsa üstünü çizerim. Kırtasiye merakım yok. Yazarlara "Sizin var mı" diye sorduk. Bazılarından öykü tadında kırtasiye anıları çıktı... 

Buket Uzuner: 

Benimki kırtasiye merakı değil, “kırtasiye hastalığı” denecek düzeyde bir kağıt, kalem, defter, mürekkep sevgisi ve tutkunluğu. İyi kalite kâğıttan bir defterin sayfalarına dokunmak, o deftere düşünce ve duygularınızı dökmek, mürekkep kâğıtla buluştuğunda ortaya çıkan yazının yarattığı güzelliği görebilmenin, kalemin kâğıtla aşkını kavramanın hazzı, çok sevdiğiniz bir yemeğin damağınızda bıraktığı lezzete veya hayvan seviyorsanız onun başını okşarken yaşadığınız sevince benziyor. Teşbihte hata olmaz. Bu söylediklerimi ancak bir kırtasiye tutkunu anlar, başkaları için belki saçmalık veya fetiş olarak düşünülebilir.

Babamın bir dolmakalemi vardı. Onun haznesini her gece bir bebek gibi ılık su dolu bir kasede yıkar, kurutma kâğıdıyla kurular ve mürekkep doldururdu. Bu bir rutindi ve o sırada dört yaşında olan beni de asistanı yapmıştı. Bir çocuk için büyük onur. Hiç konuşmadan dakikalarca onu izler, içine mürekkep konan dolmakalemin koyu mavi bir neşeyle kâğıdın üzerinde yazı denen mucizeye dönüşüne hayran olur, babamı sihirbaz zannederdim. O yüzden okula gitmeden okumayı öğrendim. Sanırım yazıya o zamanlar âşık oldum. Hâlâ roman ve öykülerimin ilk yazımını el yazması olarak bazen binlerce sayfa defterlere yazar ve sonra bilgisayara çekerim. Fakat teknolojiyi de severim. 1992’de Commodore bilgisayarla son yazımını yaptığım ve disketle Remzi Kitabevi’ne teslim ettiğim “Balık İzlerinin Sesi” romanının Türkiye’de bilgisayarla yazılarak yayınevine  teslim edilmiş ilk roman olduğunu düşünüyorum. Daha eskisi varsa lütfen söylesin. 

Kırtasiye dükkânına girince, bir çocuğun oyuncak dükkânına girdiğindeki sevincini hâlâ yaşarım. Her kırtasiye ürünü albenilidir. Birkaç dolmakalemim var, onlar da insanlar gibi hastalanır ve bakım ister. Dolmakalemi bakıma yolladığımda zarar görecek diye endişelenirim. Halbuki mal- mülk düşkünü bir insan değilimdir. Tanıyanlar bilir beni, lüks ve aşırı tüketim sevmem. Fakat kalemlerime düşkünümdür. Onlar biraz da yazarın eli, kolu gibidir. Ve defterler! Sanırım, kalemden sonra en çok defterlere düşkünüm. Moleskine defterler- şimdi pahalılandı alamıyorum- en sevdiklerimdendir. Türkiye’de de artık “dolmakalem sevenler” grupları var. Koronadan önce toplanıyorlardı, bazılarına ben de katılıyordum. Düşünün sadece dolmakalem sevenler ne konuşur saatlerce?

Çocukken şöyle bir oyun kurmuştum kafamda: Mürekkebin kâğıtla buluştuğu an, beyinden damarlara akan düşünceler, mürekkebin içinden kâğıda kodlanıyor, kâğıda dökülünce de yazı doğuyordu. Zaten pek çok alışkanlığımız çocukluk ve ilk gençlikte oluşup yerleşiyor hayatımıza. Yazı, nasıl dağınık düşüncelerimiz toparlayıp kendimiz için daha anlaşılır şekle sokuyorsa, defter de fiziksel olarak aynı işe yarıyor. Sosyal medyanın ve günlük hayatın hengâmesinde dağılıp kaybolan düşünce ve konuları deftere yazmak hem pratik hem çok pratik hem de insana huzur verme işlevine sahip. Öneririm, herkes cebine bir defter ve kalem koysun. Terapidir ayrıca, duacım olursunuz...

Frankfurt Kitap Fuarı ziyaretinde benden çok daha kıdemli bir kırtasiye tutkunu olan Doğan Hızlan ile bir Mont Blanc dükkânını ziyaretimiz vardır. Saatlerce sürmüştü. İki dolmakalem âşığı edebiyatçı bir kalemcide... Bir de New York’ta yaşadığım yıllarda Joon adlı ünlü zincir dolmakalemci ile olan maceram vardır. Kalemler pahalı olduğu için aylarca hiç alışveriş yapmadan ziyaret ettiğim dükkânın Madison Avenue’daki şubesinde, zincirin sahibi Hong Kong’lu Mr. Joon’un sonunda dayanamayıp bana indirim yaptığı dolmakalemi anlattığım “Küçük Mücevherci Dükkânı” adlı yazım “New York Seyir Defteri” adlı gezi kitabımda yayımlamıştı. New York’a giden okurlar, Mr. Joon’u arayıp, yazıyı kendisine anlatmışlar. O sert, hiç konuşkan olmayan adam bana selam yollamıştı. Belki de “yüzüklerin kardeşliği” gibi bir “kırtasiye kardeşliği” de vardır...

Mario Levi: Dolma kalemi ve kurşunkalemi çok severim. Zaten ben bütün kitaplarımı önce defterlere elle yazıyorum, ondan sonra bilgisayara geçiyorum. Bu yüzden de hem İstanbul'un birçok kırtasiyeci beni tanır, hem de oralara çok sık gider gelirim. Defter ve kalem alışverişim vardır. Moda'da oturduğum için Kadıköy'deki kırtasiyecilere çok giderim. Asıl alışverişlerimi Kadıköy Çarşısı'nda Güven Sanat Kırtasiye vardır oradan yaparım. Benim için kalemle yazmak hissederek yazmak demektir. Yazdığını hissetmek demektir. Bilgisayarı, her ne kadar hayatımızı çok kolaylaştırdığını düşünüyorsam da hem soğuk bulmuşumdur. Yazma duygusunu bilgisayarla bir türlü bağdaştıramamışımdır. Bir de yazınca kendinizden birşeyler bulmuş oluyorsunuz, yani size ait bir yazı oluyor, el yazınızla yazılmış ve benzersiz oluyor. Sadece gençler değil benim yaşıtlarım arasında da artık el yazısından uzaklaşıp her yazdığını bilgisayara yazanlar var, hatta muhtemelen birçok yazar da doğrudan doğruya bilgisayara yazıyor. Ben bunu çok üzücü buluyorum. Çünkü el yazısı başka bir dünya. Belki biraz yavaşlatıyor akışı ama kimliğini kaybediyor sanki yazılar. Daha dün akşam bir dersimde sözü edilmişti, mesela benim öğrenciliğim günlerinde okulumuzda bir yazı dersi vardı. Kaligrafi dediğimiz derste güzel yazı yazmayı öğrenirdik. Bütün bunların kaybedilmesi karşısında tabii ki üzülüyorum ama durum bu... Yazanlar azalıyor dünyamızda ama yazmaya devam edeceğiz. Sanırım bu alışkanlığımdan hiç vazgeçmeyeceğim. 

Ahmet Ümit: Romanlarımı yazmadan önce araştırma inceleme sırasında kırmızı, sarı, yeşil vs. kapaklı defterler alırım büyük. Bir de dolmakalem merakım var, notları dolmakalemle alırım... Okurken araştırma yaparken renkli ayraçlardan alır onları kullanırım. Kırtasiyeyle alakam bu kadar. Bebeğin emziği var ya, en huzurlu olduğu zaman emziği ağzına aldığı andır ya, bazı yazarlar daktiloyla yazdığı zaman, bazıları elde yazdığı zaman, bazı yazarlar da benim gibi bilgisayarla yazdığı zaman o emziği ağzına almış oluyor. İlk başlarda daktiloda yazıyordum bilgisayar yokken. Sonra o küçük ekranlı macler çıktı. Yazarken adeta görür gibi oldum ve ondan vazgeçemedim. O nedenle 90 yılından beri bilgisayarla yazarım. Yurtdışından İngiltere'den, Fransa'dan, İsviçre'den dolmakalem bakarım. Bana bir hediye alınacaksa mutlaka dolmakalem isterim arkadaşlarımdan, onlar da bilirler dolmakalem alırlar bana. 

Feridun Andaç:

Kırtasiye merakım resim çizmemle başladı diyebilirim. Okumayı sökmeden önce çizgi çizdiğimi, kâğıda kaleme düşkünlüğümü anlatırdı annem. Babam da çizen/yazan insandı. Ama ne zaman ki kitapların dünyasına girdim, okumaya başladım... Ardından okul çağı aslında tamamen benim “kırtasiye çağım”dır.

Babamın çalışma arkadaşı mimar Hilmi İnce, o sıralar ilkokul sondaydım, bana resim çizmem için tarama kalemi, çini mürekkebi ve bir de defter armağan etmişti. Onun masasının ucunda durur çizimlerini gözlerdim. Bu çok hoşuma giderdi. Odasındaki bir masaya beni oturtmuş, verdiği malzemeleri de önüme koyarak; “şu sokaktaki akasya ağaçlarını çiz” demişti. Çizdiğimi beğenmesi elimdeki kalemi, mürekkebi ve kâğıdı gözümde “yüce” kılmıştı. Sonra kendi defterlerimi, onların ciltlerini yapmaya başladım.

Ortaokulda karşımıza çıkan resim öğretmenimiz Fuat İğdebeli ise duruşu/eğitimi/bakışıyla olmazsa olmazların dünyasına bıraktı beni demeliyim.

Yazıya ve resme dair her şey benim çalışma mekânımın ve yaşama seyrimin ayrılmaz birer parçasıdır. Dolmakalemle yazarım, kurşunkalem halen benim baştacımdır. Renk renk mürekkepler kullanırım. Masalarımda uçları açık duran onlarca kurşunkalemim.. benim için yazmak, okumak çizmek çağrısındadır.

Kalem benim için yaratıcılığın en temel ivmesidir. Zihinle/beyinle elin ilişkisini, yönelimlerini kalemle anlar öğreniriz sanki! Evet, kalem benim için yaratıcıdır. Defterler yazan birinin belleğidir. Teknolojik aygıtlar son işlemcidir bana göre. Kalemin ucunun kağıda dokunduğunda çıkardığı hışırtıyı hissederek yazmak düşünmektir de aynı zamanda.

İnsanlık teknolojiyle gelenlerle dünyasını çöplüğü çeviriyor ne yazık ki. Dupduru suyu özler gibi bir gün kâğıdı, kalemi, mürekkebi özleyeceği günler gelecektir. Ama o güne bunlar kalır mı, bilemem.

Abartılı gelmesin, yurtdışına gidince ilk adımladığım yerlerdir; kırtasiye dükkânları, kitabevleri, müzeler. Bunlar benim için değişmez. Çünkü her birinde mutlaka kaleme, deftere, kâğıda dair ilgimi çeken şeyler çıkar karşıma. 

Kalem, defter, mürekkep, kâğıt konusunda uzman olmasam da; “bilirkişilik” yapacak kadar anladığımı söyleyebilirim. Yani hangi kalemle ne tür bir kâğıda yazılabileceğini, hangi kalemtraşın, hangi marka kalemin defterin ne tür özellikleri olduğunu bilerek alır ve kullanırım.

Doğan Hızlan:

Kırtasiye merakım teyzemin bana ortaokulda aldığı bir dolmakalemle . O zamanın en pahalı kalemlerinden biriydi . Buna başkalarının da gösterdiği ilgi beni başka kalemlere de yöneltti.

Kalemler arttıkça marka seçimine gidiyorsunuz, ben buna koleksiyon demiyorum merakın birikimi olarak yorumluyorum.

Hâlâ bir kırtasiye dükkânının önünden  geçerken ihtiyacım olsun olmasın mutlaka alış veriş yaparım.

Her marka dolma kaleme o firmanın mürekkebini koymak gerekir. Bu neden gereklidir? Çünkü başka marka kullanırsanız garantiniz düşer. Defterin önemini söylemeye gerek yok. Bende gerek Türk firmaların gerek dünyadaki sayılı firmaların defterleri bulunuyor. Silgi çeşitlerini belirtmeye gerek yok. Bunlara kurşun kalem açıcıları da katmak gerekir. Kitapları okurken satırları kurşun kalemle çizerim. Yüksek dereceli tabii ki . Başka çeşit kalemlerim de var elbette.

Dolma kalem kullanıyorsanız kurutma kâğıdına da ihtiyaç duyarsınız. Sağolsunlar kırtasiyeci dostlarım bana bunu sağlıyorlar. Tabii yurt dışından getirdiğim kurutma kâğıdı defterleri de var.

Uzun yazılarımı, eleştirileri, denemeleri el yazısıyla defterlere yazarım. Sonra onları düzelterek klavye başına geçerim. Düzeltme için çıktısını alırım onun üzerinde de düzeltme yaparım.

Bir zevk anlayışı. El yazım okunaklı olmadığı halde yazmaktan çok hoşlanıyorum. Üstelik ara vermeler insana düşünce süresi kazandırıyor.

Kırtasiye adabı şimdi bir çok kişiye zor geliyor, yaz at kalemleriyle idare ediyorlar. Şimdi biz de koşulları sıraladık, dolma kalem alacaklar acaba vaz geçerler mi? Kırtasiyeci dostlarımdan aldığım bilgilere göre, dolma kaleme ilgi varmış.

Ayşe Kulin: 

Kırtasiye merakım ilk okulun dördüncü sınıfında, okul çantama pergel, gönye gibi gereçlerin katılmasıyla başladı. Aynı yıl kuzenim ressam Prof. Ferruh Başağa’dan resim dersleri de almaya başlamıştım. Sivri uçlu kara kalemler, suluboyalar, pastel boyalar bana çok renkli bir dünyanın kapılarını açmıştı.

Kırtasiye hayatımdan çıkalı yıllar oluyor. Oysa eğitim hayatım tamamlanana kadar, defter, silgi ve dolmakalem yaşantımın olmazsa olmazlarıydı. Dolmakalemler mektuplarım içindi, defter ve silgiler de yazdığım kompozisyonlar, tezler, öyküler için şarttılar. Şimdi tükenmez kalemleri sadece imza günlerinde kullanıyorum. Kağıt parçacıklarını da... Bu işin dışında, kağıt tüketmemeye gayret ediyorum çünkü kâğıdı elde etmek için ağaç kesiyoruz. Yaklaşık yirmi yıldır, doğayı koruma amaçlı bir davranış içine girdim.

Ben önüme her türlü kolaylığı sunan bilgisayarda yazmayı tercih ediyorum. Böylece hem dünyamızda çok az kalan zamanım değerlenmiş oluyor hem de kendimce ağaç kesimine katkı sunmamış oluyorum.