Kıbrıs, Çok Boyutlu Bir AB Sorunu

02 Temmuz 2012 Pazartesi, 06:42
Abone Ol google-news

Ankara 1 Temmuz 2012’den itibaren sakin bir havaya girer ve “AB dönem başkanına” karşı aşağılayıcı bir dil kullanmamaya özen gösterirse, hem AB kurumları ile ilişkilerine gölge düşürmemiş hem de bu “altı ayı” hızla atlatmış olur. Kim bilir, Rumlar AB levyesinin işe yaramadığını nihayet kavradıkları ve çözümün Brüksel’de değil, adada gerçekleşmesi gerektiğini anladıkları için, şubatta Kıbrıs’a siyasette de bahar gelebilir.

AB dönem başkanlığı temmuzdan itibaren Kıbrıs’a geçiyor. Her 6 ayda bir AB üyesi tarafından devralınması sonucu gerçekleşen bu süreç, AB tarihinde ilk defa bir “dönem başkanlığı sorunu” yaşatıyor. Temmuz ayı yaklaştıkça tırmanan bu sorunu Kıbrıs Rum Yönetimi iki yıldır bir nevi “fırsat” bildiği için tırmandırıyor ve diğer AB ülkelerine dayanışma çağrısında bulunuyordu. Yine Kıbrıs dönem başkanlığını bir nevi “fırsat” olarak gören Ankara, bir iki ay öncesine kadar adada çözüm arayışını hızlandırmak için 1 Temmuz 2012 tarihini müzakereler için bir nevi karar tarihi yapıyor, değilse AB ile ilişkilerin “dondurulacağını” söylüyordu. Nihayet bu tarih geldi ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri yaşadığımız “monologlar” dizisine yeni bir monologla “dönem başkanlığı” eklendi. Adada barış ve çözüm ise hâlâ uzak. İsterseniz yılan hikâyesine dönen Kıbrıs sorununun derin boyutlarına inmeden, dönem başkanlığı ile yaşamakta olduğumuz AB boyutuna ve olası gelişmelere ışık tutalım.

Kadılık görevini yürüten Nasreddin Hoca, komşusundan şikâyetçi adamı dinledikten sonra, haklısın der ve komşuyu çağırtır. Onu dinledikten sonra sen de haklısın der. Karısı, hocam ikisi de haklı olamaz diye araya girince, sen de haklısın der. Bugünlerde Brüksel koridorlarında Kıbrıs konusunu irdeleyen konuşma ve girişimleri dinlerken Hoca’nın bu derin felsefesini hatırlamamak mümkün değil. Ankara “boykot” kararı ile doğru mu yapıyor, sorusu bir yana; Kıbrıs dönem başkanlığına “yarım devlet” çıkışı ile tavır koymakta haklı. Ankara, Birleşmiş Milletler’in “Annan Planı” olarak bilinen çözüm önerisine destek vererek ve bu planın Kıbrıslı Türkler tarafından kabulüne atıf yaparak, sorunun çözümünde gereğini yaptığını, sorunun hâlâ çözülmemiş olmasından Rumların sorumlu olduğunu iddia ediyor. Bu yüzden AB’nin Aralık 2006’da aldığı ortak karar ile 8 müzakere başlığının askıya alınmış olmasını anlayamıyor. AB 26 Nisan 2004 tarihinde Kuzey Kıbrıs ile “doğrudan ticaret” kararını Güney’in vetosu yüzünden uygulayamadığı için, Türkiye yine imzaladığı “Gümrük Birliği Protokolü’nü” uygulamıyor ve limanlarını “Kıbrıs’a” açmıyor. AB ise sekiz başlığı askıya alma kararını Türkiye’nin limanlarını ve hava sahasını Kıbrıs’a açmaması ile gerekçelendiriyor. Bu sekiz başlıktan sonra Kıbrıs’ın tek taraflı veto ettiği 6 başlık ise Ankara’ya “Brüksel’in yolu bizden geçer” mesajını içeriyor. Ankara da madem öyle, biz bu yolu kullanmayacağız deyip, dayatma politikasına kredi vermemekte hatta dönem başkanlığını “tanımamakta” haklı. Hoca da bunu farklı değerlendirmezdi sanıyoruz.

Meseleye Kıbrıs ve AB açısından baktığımız zaman onların da haklı gerekçeleri var. Kıbrıs, AB’nin tüm üyeleri gibi “normal” bir üyesi olduğunu ve üyelik haklarının diğer tüm üyeler gibi tanınması gerektiğini savunuyor. Özellikle dönem başkanlığı konusuna Ankara’nın değil AB üyelerinin karar vereceğini vurgulayarak “üçüncü ülkelerin” bu karara itirazlarını kabul etmemeleri gerektiğini, kulübün diğer üyelerine telkin ediyor. “Mazlum” konumunda olan Kıbrıs’ın bu tavrına, derin ekonomik ve kimlik, hatta varlık krizi yaşayan AB kurumlarının destek çıkmaması mümkün değil. Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, Ankara ziyaretinde kimle konuştu ise kendine özgü açık dili ile bu gerçeğe vurgu yapmıştı. AB’de kararları biz veriyoruz, diyen Schulz, aslında Kıbrıs üzerine değil AB’nin kurum olarak iç dinamiklerine atıf yaparak, herkesin, aday bile olsa “üçüncü ülkelerin” bu kurumsal gerçeğe saygı duymak zorunda olduğunu söylüyor ve haklı. Schulz’un bu tavrı, Kıbrıs ile ilişkili olsa da, Kıbrıs sorunu üzerine bir görüş içermiyor. Kıbrıs belki üye olmamalıydı; üye olması hem yanlış, hem haksız bir karara dayanıyordu gibi gerekçeler haklı bile olsa, bu gerekçeler AB’nin bugünkü gerçekleri ile çalışmak zorunda olduğunu değiştirmiyor. Yani Rumlar çözümsüzlükteki yükümlülüklerini tartışmıyor, haklı olarak “üçüncü bir ülke” tarafından aşağılandıklarını söylüyor ve “kulüp” üyelerini kurumsal dayanışmaya çağırıyor. Bu yüzden AB kurumları sicili bozuk da olsa üye Kıbrıs’a sahip çıkıyor.

AB’nin Kıbrıs meselesinde hata yaptığını, yapmaya devam ettiğini belgeleyen gerçekler de yok değil. AB Kıbrıs politikasında çözümsüzlüğün sadece “Türklerden” kaynaklandığı inancından hareket ederek Kıbrıs sorununa ve tarihçesine yakından bakmadan tavır takındı ve Rumlara çözümsüzlük halinde bile üyelik sözü verdi. AB politikacıları çözümsüzlüğün Rumlardan kaynaklanabileceğini öngöremedi. Bu yanılgıyı Annan Planı referandumunun sonuçlarını değerlendiren zamanın genişlemeden sorumlu Komiseri Verheugen oldukça berrak bir dille itiraf etmişti. Verheugen, Avrupa Parlamentosu’nda söylediği gibi, Rumlardan en az altı defa çözüme engel olmayacakları yönünde söz aldığını bu yüzden “kendini aldatılmış” hissettiğini gizlemiyor. Aynı konuşmada Verheugen Rumların artık iki bölgeli iki topluma dayanan federatif bir çözüm modelinden vazgeçtikleri sonucunu çıkarıyor.

Verheugen’in bu analizi, 2004-2009 yılları için pek yanlış sayılmazdı. Rumlar AB üyeliğini kaptıktan sonra uzun zaman AB’yi arkalarına alarak Türklere her şeyi kabul ettireceklerini, üyeliği bir nevi “levye”, yani kaldıraç olarak kullanacaklarını sanıyorlardı. AB’nin levye olamayacak kadar esnek ve çok uçlu olduğunu geç anladıkları gibi, AB kurumlarının birinci hatadan sonra ikinci bir hata yaparak Kıbrıs sorununu da AB sorunu yapmayacaklarını göremediler. Bu yüzden Rumlar ne kadar ısrarla “AB topraklarının üçüncü bir ülke tarafından” işgal altında olduğunu, Birleşmiş Milletler’in mavi berelileri tarafından AB’nin bir üyesinde barışın garanti edildiğini, Türkiye’nin bir AB üyesini tanımadığı gibi bir sıra gerçeğe dikkati çekseler de, Brüksel’de kimseye dinletemiyorlar. Bu yüzden Güney Kıbrıs yaklaşmakta olan “dönem başkanlığını” kullanıp bu gerçeklere dikkat çekerek Türkiye’yi sıkıştırabileceğini umuyordu.

Bunun pek mümkün olmadığını artık anlamaya başladıklarını görüyoruz. Rumlar “dönem başkanlığı” olgusunun bir imtiyaz değil 27 ülke adına konuşmak olduğunu ve “başkanın” ortak iradenin temsili ile yükümlü olduğunu herhalde biliyorlardı, fakat yine de bu dönemde gündeme kendi sorunlarını alarak dayanışma beklentisi içerisinde idiler. Lizbon Anlaşması’ndan sonra AB kendine bir Konsey başkanı ve Lady Ashton’ın kişiliğinde dış ilişkilerden sorumlu bir “yüksek temsilci” seçtiği için “dönem başkanlığı” kurum olarak zaten önemini kaybetmiş durumda. Konsey toplantıları, bu yeni kurumsal gerçeğe rağmen hâlâ üye ülkeler tarafından yürütülmesi bu gerçeği pek değiştirmiyor. Dış ilişkiler artık Brüksel’de koordine ediliyor, başkentlerin etkinliği sürse de.

Kıbrıs tam dönem başkanlığını üstlendiği bu günlerde sadece bölünmüş, toprakları işgal altında olduğu için değil, ekonomik olarak iflasın eşiğinde olduğu için de zor durumda. Son günlerde Moskova’nın acil bir transfer ile gönderdiği 2.5 milyar dolar olmasa, ödeme yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği gibi, bankaların önemli bir bölümünün iflas edeceği söyleniyor. Kıbrıs bankalarının Yunanistan “yatırımları” Kıbrıs’ta bütün bilançoları felç etmiş görünüyor. Bu günlerde Kıbrıs’ın ne zaman AB’nin kurtarma şemsiyesi altına sığınacağı tartışılıyor. Bu talebin dönem başkanlığı ile aynı günlere “tesadüf” etmemesi için Moskova’nın araya girdiği konuşuluyor.

Birleşmiş Milletler Kıbrıs Özel Temsilcisi Alexander Dovner, TBMM üyelerinin de katıldığı Karma Parlamento toplantısında (14 Haziran 2012) AB kurumlarını da hedef alan önemli mesajlar verdi. M. Ali Talat ile başlayan görüşmelerin bugüne kadar önemli gelişme sağladığını ve sorunların yüzde 50’si üzerinde çözüm mutabakatına varıldığını vurguladı. İkinci önemli mesajı müzakerelere Güney’de Şubat 2013’te yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar ara verildiğini, yani müzakerelerin şimdilik kesilmiş de olsa “sürmekte” olduğunu vurguladı. Üçüncü mesaj, seçimlerden kim başarılı olarak çıkarsa çıksın Birleşmiş Milletler’in müzakerede varılan noktanın gerisine gidilmesini arzulamadığını söyledi. “Sil baştan”, biliyorsunuz Kıbrıs müzakerelerinin on yıllardır yaşadığı akıbet oldu. AB kurumlarının New York’tan gelen bu mesajları aldığını ve gereğini yapacaklarını düşünmek, yanlış olmaz.

Sonuç olarak Ankara 1 Temmuz 2012’den itibaren sakin bir havaya girer ve “AB dönem başkanına” karşı aşağılayıcı bir dil kullanmamaya özen gösterirse, hem AB kurumları ile ilişkilerine gölge düşürmemiş hem de bu “altı ayı” hızla atlatmış olur. Kim bilir, Rumlar AB levyesinin işe yaramadığını nihayet kavradıkları ve çözümün Brüksel’de değil, adada gerçekleşmesi gerektiğini anladıkları için, şubatta Kıbrıs’a siyasette de bahar gelebilir.

Ali Yurttagül/Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Siyasi Danışmanı