Korku İmparatorluğu

Eski DGM savcılarından Mete Göktürk, "anlaşılıyor ki, bazı istihbarat ve bazı bilgiler alan Adalet Bakanlığı, müfettişlerini harekete geçirmiş, ‘kuşkulandığınız herkesin hakkında dinleme kararı alın, bunların dinlenmesini sağlayın’ demiştir. Bu olay Ergenekon davasını da, diğer soruşturmaları da etkiler” dedi.

11 Aralık 2009 Cuma, 10:27
Abone Ol google-news

Eski DGM savcılarından Mete Göktürk, yargı mensuplarının telefonlarının dinlenmesinin Türkiye için olağan kabul edilebileceğini, ama gerçekten demokratik kurumların tam olarak sorumluluklarını yaptığı, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, demokratikleşmiş bir toplumda bu tür uygulamalara rastlanamayacağını söyledi. Dinlemelerin Türkiye’de uzun süredir rahatsız eden bir hal aldığını belirten Göktürk, “Rastgele insanlar, rastgele dinleniyorlar. Herkes kuşku ve korku içinde yaşıyor. İnsanların en temel haklarından bir tanesi de özel hayatın gizliliğidir. Bu rastgele umumi bir kararla zedelenemez. Bunun zedelenmesi ve ihlali için yargı organlarının elinde, çok ciddi kanıtlar bulunması gerekir” dedi.

‘Şüphe ve dedikoduyla dinleme kararı verilemez’

Yargı mensuplarının dinlenmesinin özel bir durumu olduğunu belirten eski DGM Savcısı Göktürk, dinlenen savcıların çok önemli soruşturmaları yürüten hukuk adamları olduğuna dikkat çekti. Bu denli önemli soruşturmaları yürütenlerin haklarında sadece “şüphe” ve “dedikodu” ile dinleme kararı verilmesinin kabul edilemez olduğunu belirten Göktürk, “Bu, Abdülhamit döneminin jurnalciliğini, Nazi Almanyası ve Sovyet dönemindeki uygulamaları çağrıştıran, totaliter rejimlerde rastlanan bir uygulamadır. Herkes birbirinden korkmuş durumda. Böyle bir toplumda yaşamak çok zor. Bu soruşturmayı yapan cumhuriyet savcıları, bu durumda hangi ölçüde rahat hareket edebilirler? Hangi ölçüde hukuka bağlı kalabilirler? Bir an evvel bu işten kurtulmak için gayret sarf edecekler ve kendilerine güvenli bir biçimde hareket edemeyeceklerdir” diye konuştu.


‘AKP yandaş sendika yaratıyor’


Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu (Türkiye Kamu-Sen) Bircan Akyıldız, AKP hükümetince kişi ve kurumlar üzerinde yürütülen siyasi baskı ve ayrımcılığın sendikalar açısından en çarpıcı sonucunun hükümet eliyle kurulan yandaş sendikalar olduğunu belirterek,“Türkiye’de sendikalı sayısı yüzde 10-15 artarken, hükümetin kontrolündeki sendikaların üye sayısı yüzde 800 arttı” dedi.

Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Akyıldız, siyaset kurumunun kişi ve kurumlar üzerinde ciddi bir baskı unsuru yaratmaya çalıştığını belirterek, AKP hükümetinin sendikal hayatta “ayrımcılığı” öne çıkararak kişi ve kurumlar üzerinde baskı kurduğunu söyledi. Türkiye Kamu-Sen’in yöneticisi ve üyesi olan birçok sendikalı memurun görevden alındığını ya da görev yerlerinin değiştirildiğini de kaydeden Akyıldız, “Toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sırasında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’na sendikalı oldukları için görevlerinden olan arkadaşlarımıza ilişkin 48 tane dosya verdik. Ancak bu dosyalar Türkiye Kamu-Sen’den verildiği için dikkate alınmadı. Bugün gelinen noktada yapılan ayrıcılığın en çarpıcı sonucu hükümetin, kendi kontrolünde kurduğu sendikaların 7 yıl içinde üye kayıt sayısının yüzde 800 artmasıdır. Biz bu ayrımcılığı ILO’da dile getirdiğimizde yabancı sendikacılar hayretle karşıladılar. Bu süreçlerin ardındaki gerçek, iktidarın siyasi anlamda samimi olmadığı, kendi kontrolünde sivil toplum kuruluşları, sendikalar oluşturma gayretleridir. Bu süreçle memurları kendi sendikalarına üye olanlar ve diğerleri diye ikiye böldüler” diye konuştu.

‘25 Kasım'da kamu hizmeti üretmeyin’

İktidarın 2008 yılında TBMM’ye gönderdiği Çalışma Yasası taslağının da sendikaları bölme amacını taşıdığını kaydeden Akyıldız, “Amaç bütün sendikaları kontrol edilebilir hale getirmektir” dedi. Sendikaların baskı ve sindirme politikalarıyla susturulamayacağını da vurgulayan Akyıldız, KESK’le birlikte yaptıkları “25 Kasım’da kamuda hizmet üretmeme” çağrısının bunun en güzel örneği olacağını söyledi. Akyıldız sözlerini şöyle sürdürdü: “Kamu-Sen, KESK gibi örgütlenmenin güçlü olduğu yapıların söylemlerinde bir gerileme ya da duraklama söz konusu olamaz. Bu gerileme ancak hükümetin kendi sendikalarında olur. Çünkü o kurumlar konuş denilince konuşan sus denilince susan yerlerdir. 25 Kasım’daki iş bırakma eylemi çağrımıza katılım, sendikaların ne denli güçlü olduğunu ortaya koyacaktır.”


‘Frankenştayn imparatorluğu’

İktidarın TSK ve yargıyı ele geçirmeye çalıştığını söyleyen yazar Muzaffer İzgü, AKP’yle Türkiye Cumhuriyeti’nin en baskılı dönemini yaşadıklarını belirtti

Yazar Muzaffer İzgü, AKP iktidarıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin en baskılı dönemini yaşadığımızı belirterek, “Cumhuriyet bile diyemiyorum. Bu baskı totaliter rejimlerde olur. Korku imparatorluğu değil, falan diyorlar, korku imparatorluğunun daha ötesinde, bir ‘Frankenştayn imparatorluğu’ yaratmaya çalışıyorlar” dedi.

Son kitabı, “Anamı da aldım geldim” de, “Korku İmparatorluğu” öyküsünü yazan İzgü telefon dinlemelerinin baskı unsuru olarak kullanıldığına işaret etti. İzgü, herkesin dinlendiğinden kuşkulandığını ve insanların birbirleri ile konuşmaktan çekindiğini vurguladı.

“Artık adalet mülkün temeli olmuyor” diyen İzgü, “Onların temeli oluyor, dinleyenlerin temeli... Nasıl bir temelse. Kendilerine göre bir hukuk oluşturuyorlar. Ama bu temel hiç sağlam bir temel değil. Çökecek bu temel ve onlar da altında kalacak. Tabii bizi de etkileyecek” şeklinde konuştu.

‘Alay edin, fıkralar üretin’

AKP’nin bugün Türkiye’deki kurumları ele geçirdiğine, yalnızca Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile yargının kaldığına vurgu yapan İzgü, sözlerini şöyle sürdürdü: “Basının büyük bir bölümü bunların elinde. TSK ve yargı kaldı, şimdi bunları ele geçirmeye çalışıyorlar. Yargı boşuna mı yürüdü dün İstanbul’da?.. ‘Darbeci baro’ diye afişler asan kimlerdi bunlar? Baskılar yüzünden çok örgütlenmeye başladılar. İki gün önceden gidiyor otelden yer tutuyor, ondan sonra da afişi asıyor oraya. Bunlar önemli şeyler. Belki şimdi ikimizi de dinliyorlar.”

İzgü, “Herkes istediğini rahatlıkla söyleyebilmeli. Darbe dönemlerinde bile baskı bu denli değildi. Kimden kuşkulanırlarsa onu belki dinliyorlardı, şimdi herkesi dinlemeye çalışıyorlar. Kendilerine göre bir dinleme müdürlüğü kurmuşlar. Mutlaka bir organize gücün işi bu, bilerek kurulmuş. Bir tümceden, suç çıkarabiliyorlar, bir tümceden bu suç işlemiştir diyebiliyorlar” dedi.

Yapılması gereken tek şeyin dimdik ayakta durmak, korkmadan herşeye göğüs germek olduğunu vurgulayan İzgü özetle şöyle konuştu: “Bunlar geçicidir, onun için halkımın cesurca konuşması gerekiyor. Sivil örgütlere çok iş düşüyor. Hükümet baskısı çok ciddi boyutta. Kınıyoruz tabi bunları. Ama, bu ciddiyeti hafifletmek bizim elimizde. Alay etmekle... Gülmece topsuz tüfeksiz silahtır, göreceksiniz çok yakında bir bir yığın fıkralar çıkarılacak ortaya. İstiyorum ki, insanlar bu fıkraları üretmeye başlasın.”



Gizli dinleme gerçekleri

“Telekulak rezaletleriyle ilgili olarak karşılıklı suçlamalardan ortaya çıkan bir açık gerçek var: İktidar ve imkân sahibi olanlar kendilerine göre “karşı taraf” ya da “düşman” tayin ettiklerini, herhangi bir hukuki ya da etik kaygı gözetmeden dinliyor... Gizli dinleme konusunda çarpışan tarafların aslında birbirlerinden bir farkı olmadığını, bu iktidar imkânını kullanma meselesine Ankara’dakilerin hiçbirinin “hukuk”, “demokrasi” ve “insan hakları” açısından bakmadığını yine bir CHP’li milletvekili kanıtlamış oldu. Bu vekil, AKP hükümetinin gizli dinleme uygulamalarını eleştirirken “Bugün dinleyenler yarın dinlenen olacaktır” deyiverdi!.. Neden “bugün dinleyenler yarın dinlenen olsun?” Bu vekil, “Yarın siz de böyle bir haksızlığa uğramayın diye uğraşıyor, sizi doğru yola çekmeye çalışıyoruz” diyemiyor. Onun özlemi de bir gün iktidar koltuğuna oturduğunda, bu haksız muamelenin aynısını, daha önce kendisine yapmış olanlara yapmak. Böyle bir savaş ruhu içinde yaşayan, hukuk ve etik kavramlarını unutmuş olarak kendi içinde yaşadığı çarpık bölünmeyi bütün ülkeye yayan Ankara, gittikçe artan bir hızla gerçek sorunlardan uzaklaşma yolunda. ...Kimse Ankara’daki dökülmenin dışında kalamıyor, kimse bu dökülmeye savaşan tarafların dışında bir gözle bakıp yeni bir vizyon getiremiyor. Kocaman bir ülkeyi bu iktidar savaşının içine hapsettiler.”

Okay GÖNENSİN

20 Kasım 2009 / Vatan


Konuşmayan Türkiye

(...) Başbakan dahil “herkes” dinlenmekten şikâyetçi. İnsanlar konuşmaktan, düşüncelerini açıklamaktan korkuyorlar. 1990’larda demokratikleşerek “konuşan Türkiye” olma hayali kuran Türkiye, 2000’lerde “konuşamayan Türkiye” haline gelmeyi nasıl başardı? Totaliter rejimlere özgü “anti-iletişim” evresine nasıl ulaştık? Adalet Bakanlığı yılda 40 bin kişi için dinleme kararı alındığını açıklamış. Galiba, abartmayın, paranoyaya gerek yok, herkesin dinlendiği doğru değil demek istiyor. Öyle ya, 70 milyon içinde 40 bin kişi! Bu aslında demokratik ülkelere asla yakışmayacak türden dehşet verici bir rakamdır. Bu ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan çocuklarını, gençlerini, köylülerini, kasabalılarını, malsızlarını mülksüzlerini, işsizlerini, güçsüzlerini, yani ülke yönetimi açısından bir işlevi ya da ağırlığı olmayanları bir kenara koyun. Halkın yüzde 98’ini bu öbekte sayabilirsiniz. Geriye kalan yüzde 2 için 40 bin kişi az mı? Ülkenin tüm milletvekillerini, müsteşarlarını, medya yöneticilerini, üst düzey yöneticilerini, yazarlarını çizerlerini, komutanlarını, cemaat reislerini, yüksek yargıçlarını, mafya şeflerini vb. uç uca ekleseniz bile bu rakama ulaşamazsınız. Demek ki bu açıdan baktığınızda, bu ülkede “herkes”in dinlendiği iddiası fazla abartılı değildir. Çünkü “biri” olan “herkes” bu rakamın içinde olabilir. Bu demokrasi midir?

Haluk ŞAHİN

20 Kasım 2009 / Radikal



Hadi Daha Açık Konuşalım

Madem dinliyorlar. O zaman hep beraber konuşalım telefonda... Hiç çekinmeden... Hiç durmadan... Hiç hicap duymadan... Hiç korkmadan...

Telefon muhabbetlerimizde...

Hükümete atıp tutalım... Başbakan’la dalga geçelim... Ergenekon’u sulandıralım... Dedikodu yapalım... Duyduğumuz her söylentinin üzerine balıklama atlayalım... Numara çekelim... Geyik çevirelim... Ajanmış gibi davranalım... Yalçın Küçük’ü övelim... “Biz kaç kişiyiz” diyelim... Dalgamızı geçelim... Selam olsun Silivri’dekilere diyelim... Unutmayın: Yaramazlık yapanların sayısı artarsa...

Organize olup hepsini bir düzene koyacak denli yetenekleri olmadığından işin içinden çıkamazlar...

Ahmet HAKAN

19 Kasım 2009 / Hürriyet