Maaşlar Big Chief'in gizlenen havuzundan

Sonradan kitaplaşacak bu yazı dizisinde: Olayların geçtiği Ku-de-ta Adası ve adada geçen olaylar, olaylarda adı geçen kişiler yazarın hayal ürünüdür. Yazılanların gerçeklerle uzak yakın ilgisi yoktur. Meraklısına ve ilgililere önemle duyurulur.

08 Aralık 2014 Pazartesi, 12:58
Abone Ol google-news

Ku-de-ta Adası’na Doğru

Telefon çaldı.

Yumuşak ama emreden bir ses:

“Kenti kebirde tembel tembel oturacağına, kalk yolculuk için eşyalarını topla... Ku-de-ta (Türkçesi Darbe) Adası’na doğru derhal yola çık” dedi.

“Ama” diye söze başlayacak oldum.

“Aması maması yok” diye başlamadan sözümü kesti gazetemizin her şeyden sorumlu kurulun başkanı Nika.

“Adadan kamuoyunun, medyanın burnuna kötü kokular geliyor. Git oraya, senin bildiğin şu ünlü adaya. Bak bakalım, orada neler oluyor, her gün yayımlanacak bir yazı postala” dedi, bir de “Hadi işbaşına” dedikten sonra pat diye telefonu kapadı.

Ne söylesen nafile!

Emektar iç ve dış iş gezilerinde kullana kullana eskittiğim küçük yol çantamı birkaç günlük gömlek falanla doldurdum. Kırk elli yıllık Leica marka fotoğraf makinemi boynuma astım ve...

***

Adaya giden motorların iskelesine gittim.

Kalkmaya hazır olan motorlardan birine bindim. Orta yaşlı motorcuya merhaba dedim. Yanıt yerine homurdandı, o kadar!

Körfez’den açıldık. Adaya doğru.

Ben yaşlı başımı ve bedenimi dinlendirmek için üzerine şilteler serilmiş tahta kanepelerden birine uzandım.

Deniz, gök masmavi. Hava tertemiz.

Ne yazı, ne siyasal kavgalar, ülkenin geleceği umurumda bile değil... Öyle mavi göğü, denizin motora çarpan dalgalarını içime çekerek uyuyakalmışım.

Adaya bu üçüncü gidişim; ilkinde bekçiler (onlara general de diyorlardı) ada yönetimine emirlerindeki kadroları kullanarak el koydukları döneme rast gelmişti.

İkinci gidişim de adaya bekçilerin bağışladıkları demokraside seçimi kazanan Urgut Töööö’nün adaya gelişi ve iktidar günlerine rastlıyor.

O günleri düşlerken birden motorcunun haşin sesiyle uyandım.

“Kalk, ada diyordun işte ada. Geldik” dedi.

Motordan inerken eyvallah dedim motorcuya.

Hiç ummadığım bir şey oldu: Motorcu konuştu.

“Sen hangi gazetedensin? Kılık kıyafetin Zürriyet ile İlliyet gazetelerinden olanlara pek benzemiyor” dedi.

“Ben Umudiyet gazetesinde yazıyorum” dedim.

Hayret ve şaşkınlıkla:

“Umudiyet mi?” dedikten sonra bastı kahkahayı. “Adada göreceklerin ya da başına gelecekler hayırlı olsun” dedi, bastı gitti.

İlk izlenimler

İskelede birkaç adı yürüdüm ve bir baktım karşımda iki kapı. Kapıların sağdakinin üstünde kocaman bir A, soldakinin üstünde kocaman bir B harfi asılıydı.

Birkaç adım sonra karşıma iri yarı resmi kıyafetli biri çıktı.

“Kimlik” dedi ve sonra adaya neden geldiğimi, nerede kalacağımı sordu.

“Özgürlükler Oteli’nde” kalacağımı söyledim.

B kapısından çıkmamı işaret etti.

Çıktım, oracıktaki küçük meydandaki taksilerden birine bindim. Özgürlükler Oteli’ne dedim.

Şoför döndü baktı bana. “Siz mutlaka öte taraftan gelen gazeteci olmalısınız” dedi.

Bu kez ben sordum: “Bu Özgürlükler Oteli nasıl bir otel?”

“Yanınızda şu sıra çalışır ses aleti yok değil mi?”

“Var ama kapalı” dedim, “Bey ağabey” diye başladı anlatmaya. “Özetle söyleyeyim. O otelde duvarları dışında söyleyemeyeceklerini bağıra çağıra söyleyebilirsin.”

“Ya çıkınca?”

“Ne sor ve ne de ben söyleyim” dedi. “Buyrun işte otele geldik.”

Başka hiçbir şey söylemeden bastı gitti.

Otelde ilk öğretiler

Girdim içeri. Kapısı açık salondan yuhhh sesleri, hatta sonu ...tirlerle biten küfürler geliyordu.

Resepsiyon, ‘orası sinema salonu. Giriş serbest,’ dedi.

Kocaman ekranda bir film gösteriliyordu.

Asker kılıklı ve muntazam rap rap diyen adımlarla resmi kılıklı insanlar; sağ kolları sol göğüslerinde, sol kolları yere paralel sola açılmış biçimde yürüyorlar ve başları birden ekranda görünmeyen tribüne doğru şak diye dönüp selam veriyorlardı.

Karanlıkta yanımdaki koltukta oturan, durmadan küfreden adama, “Kim bu asker kılıklı adamlar?” diye sordum.

“Bunlar mı? Dünün, bugün bu hale dönüşen bekçileri” dedi.

“Ya sağ kolları kalpleri üzerinde, sol kolları yere koşut gösteri.”

“Ne anlama geliyor söyleyeyim” dedi koltuk komşum.

“Sağ kolların vücudun sol köşesinde olması sana kalben bağlıyız, sol kol ise gösterdiğin hedefe kadar seninle beraberiz anlamına geliyor” diye bir açıklama yaptı.

“Yaptığınız bu açıklamadakiler kim için?”

“B kapısından çık, A kapısından girer girmez dünün bekçilerinin bugün hangi amaçların bekçileri ve kime böyle selam durduklarını sağ ve soldaki duvarlara yapıştırılmış büyük afişlerde kim olduklarını anlarsın” dedi.

Sabah erken sokağa çıktım. Oteldeki hava yoktu ve insanlar sakin, birbirlerini sağ kolları kalpleri üzerinde, sol kolları yana açılmış o işaret diliyle sessizce selamlıyorlardı.

A kapısından girdim.

Kapının iki yanındaki büyük duvara büyük harflerle yazılı bir afiş resmedilmişti.

Afişin üzerindeki şu yazı yine büyük harflerle oteldeki adamın sözlerini açıklıyordu:

“BİG CHİEF ve ‘ON’LAR”

Ve altında:

Sırtının ve kıçının güvende olmasını istiyorsan BİG CHİEF’e ve onun yönetimindeki ON’lara güven! Yazılıydı.

‘ON’larla tanışıyorum

Kapının içindeki bir kulübeden güler yüzlü, siyah elbiseli biri çıktı, “Hoş geldiniz” dedi.

Aval aval afişe baktığımı görünce; “Galiba ON’ların ne anlama geldiğini anlamadınız” dedi.

Baktım yüzüne içtenlikle soruyor. “Doğrusu” dedim “pek anlayamadım.”

Yanıtımı algılamaktaki zayıflığıma vermiş olacak ki yine nazik bir ifadeyle “Pek çok kimseden aynı cevabı alıyorum” dedikten sonra, yine nazik bir tavırla, “İsterseniz size ON’ların anlamını açıklayayım” diye ekledi.

“Çok sevinirim” dedim. Yanıma geldi, “Şimdi birlikte afişteki resme bakalım” dedi, açıklamaya başladı.

“Resimdeki şık giyimli uzun mu uzun boylu adam, bir (1) rakamını, yanındaki şişman, yusyuvarlak, başında oturak biçimli şapkalı hanım ise sıfırı (0) simgeliyor. 1 ile sıfır (0) yan yana gelince nasıl okunuyor? ON diye değil mi? İşte afişteki Big Chief’in ve eşinin altındaki ON’lar” dedi heyecanla.

İtalyan tipi bir adamdı. Kapiş, tamam mı diyecek mi bekledim.

Teşekkür ettim; anladım demekle yetindim.

Nika’ya yazılarda kullansın diye Leica marka fotoğraf makinemi çıkarıp afişini çekmeye davrandım.

“Yo işte bu olmaz” diye seri bir sesle müdahale etti adam.

“Big Chief afişin resminin çekilerek dışarıdaki amansız muhaliflerinin eline düşmesini ve adayı ailece yönetiyorlar diye bir kampanya açılmasını asla istemiyor ve bu nedenle afişin hatıra olarak bile olsa fotoğrafının çekilmesini yasal izne bağladı” dedi.

Masum bir sesle sordum.

“Yasaya bağlanan izni kim veriyor?”

Bir mabuttan söz eden ve gururla, tabii cehaletimi de hoş gören bir sesle “Elbette Big Chief” dedi.

Yanından ayrılırken gazetelerin yayın merkezlerinin bulunduğu caddeyi tarif etmesini rica ettim kapıcıdan.

İlk görevim

Zira Nika ilk yazımda mutlaka adadaki gazeteleri konu almamı istemişti.

Daha ilk adımımı atmadan aaa bir de baktım yanı başımda biri.

İzlenmenin bu kadar hızlısını hiçbir ülkede görmedim diye düşünürken adam; “Ada yönetimi karışık sokaklarda kaybolmayın diye beni size refakatle görevlendirdiler” dedi.

“Ayol kıç içi kadar adada insan kaybolur mu” diyecek oldum, ama adamdan yararlanırım diye vazgeçtim.

Yürüdük birlikte.

Konuşturayım diye refakatçime, “Adanın bu bölümü ne kadar sessiz, sakin. Bir köpek havlaması bile duyulmuyor” dedim.

Adam bilgiçliğini kanıtlamak için olacak hemen şu açıklamayı yaptı: “Big Chief adada sokakta, evde köpek beslemeyi yasakladı. Tabii böylece havlama seslerini de...”

“Ama neden?” diye bağırdım.

O, sükûnetini koruyarak, alaylı bir gülümsemeyle, “Nedenini, niçinini medya sokağına girdiğinizde ve ziyaret edeceğiniz gazeteye gittiğinizde daha kapısı önündeyken anlarsınız” dedi.

Nedeni, niçini öğreniyorum

Medya sokağında mutlaka ziyaret etmemi salık verdikleri büyük görkemli binanın giriş kapısı üstünde büyük neon ışıklarıyla göze çarpan yazıyı okuyunca hayretle; refakatçimin köpeklere ve havlamalarına yasak konulduğunu içeren açıklaması aklıma geldi. Zira: Big Chief’in sözcülüğünü yapan gazetenin adı: Hav Hav’dı.

Günlük siyasi gazete!

Kapı önünde gazetenin adına bakarak durakladığımı gören refakatçim; “Bu bir şey değil. İçeri girince daha neler görecek, öğreneceksin, neler...” diye beni uyardı.

Gazetenin genel yayın müdürü, göbekli, gözlüklü, kısa boylu.

Yer gösterdi, karşılıklı koltuklara oturduk.

Şöyle bir odaya göz gezdirdim. Böylesine şık, pahalı mobilyayla donanmış bir çalışma ofisi, bizim gazetede nerdee? Sanırım şatafatlı yaşama meraklı, uzun boylu Chief’lerinin odasında bile böyle lüks yoktur diye düşündüm.

Hoş beşten sonra gazeteyle ilgili konulara geçtik. Tabii mesleki dürtüyle gazetenin tirajını sordum. “Hangi rakamı öğrenmek istiyorsunuz” diye sordu. Şaşırdığımı görünce anlattı: “İki tirajımız var. Biri halka açıkladığımız tiraj. Diğeri ada yönetiminin saptadığı ama halka açıklanmayan tiraj” dedi.

“Yazımda kullanacağım için hangisini münasip görürseniz onu söyleyin” dedim.

“Öyleyse halka açıklananı söyleyeyim. 100 ile 150 bin arası!”

“Ya ada sorumlularının saptadığı tiraj?”

“2 ile 3 bin arası.”

Halkı amma da kandırıyorsunuz demedim elbette.

Zaten genel yayın müdürü lakayt bir sesle; “Halka açıklanmayan rakamı yazarsanız zaten başınız Big Chief’le derde girer” dedi.

Sorulara devam ettim:

“Kaç kişi çalışıyor gazetede?”

“1500! Yüzü köşe yazarı”

“Nasıl seçiyor ve köşe veriyorsunuz bir yazara?” “Bir jürimiz var. Yazara gereksindiğimizde toplanır. Aday yazarları bir bir sınavdan geçirir.”

“Herhalde hukuk, ekonomi, sosyal bilimlerdeki genel kültürlerini sorgular bu jüri?” dedim.

“Yok canım” dedi. “Her adayı havlatır. Hangisi daha yüksek sesle havlıyorsa onu seçer!”

Yüzüne bakakalmışım. “Size limonlu sakinleştirici gazozumuzdan getirteyim” dedi.

Zile bastı odacıya, “Beyefendiye şaşkınlığını, hayretini giderici özel gazozlarımızdan getir” diye buyruk verdi.

Hav havlara maaşları nasıl ödeniyor?

“Ama bu tirajla, satıştan gelen gelirle bu kadar kalabalık kadroya maaş ödemekte herhalde her ay başında sıkıntı çekiyor olmalısınız” dedim.

Yine bilgisizliğimi hoş gören bir sesle, “Yok canım” dedikten sonra, “Bakın bugün ayın son günü. Yarın maaş ödeyeceğiz çalışanlarımıza. Ama biliyorum ki yeterli para yok kasada.”

Nika’nın bu konuda her ayki sıkıntılarını bildiğim için, “Eyvah” dedim.

Güldü. “Maddi açıdan hiçbir sıkıntımız söz konusu olamaz. Şimdi size böyle olduğunu kanıtlayacağım, gözlerinizle görecek ve inanacaksınız” dedi.

Doğrusu iyi gelecekti bu gazoz!

İnanmamak olanaksız

Yazı masasının bir yanında üzerinde bazı isimler yazılı küçük bir düğmeye bastı. Karşımızdaki büyük ekranda badem bıyıklı Big Chief göründü ve “Ne istiyorsun?” diye sordu.

Genel yayın müdürüne baktım ceketinin bütün düğmelerini ilikleyerek ayağa kalktı.

Önce, dün gece otelde ekranda izlediğim askerlerin duruşunu aldı. Ayaklardan hazırola geçen askerlere özgü ayaklarını birbirine çarparak çıkardıkları sese benzer ses duyuldu. Sağ elini kalbinin üzerine koydu. Sol elini yere paralel uzattı, her şeyin sallanmasına neden olan bir sesle... Tek bir kez:

“Hav” diye bağırdı.

Ekran kapandı. Genel yayın müdürü gevşedi, rahatlayarak koltuğuna oturdu.

Bir iki dakika geçti, geçmedi. Telefonu çaldı.

Genel yayın müdürü:

“Teşekkür ederim” dedi, kapadı ve bana döndü.

“Hav Hav Bankası’ndan aradılar. Bir milyon gelmiş, hesaba girmiş. Yarın maaşları rahatça ödeyeceğiz” dedi.

“Para Big Chief’in gizlenen havuzundan herhalde. Bunu anlıyorum da istediğiniz paranın miktarını sormadı, nasıl anladı” diye merakla sordum.

“Ah dostum” dedi.

“Adanın nasıl ve kim tarafından yönetildiği hakkında ne kadar cahilsiniz.”

“Paranın Büyük Chief’ten geldiğini anlarım ama rakamı nasıl anladı?”

“Çok basit! Big Chief rakamı sormaz ama benim şayet bir milyona ihtiyacım varsa bir kere hav derim. İki, üç ise, milyona gereksiniyorsam iki veya üç kez havlarım. O cin gibidir hemen anlar ve o kadar parayı şak diye emrindeki Hav Hav Bankası’ndan gönderiverir” dedi.

Big Chief’in köpeği olmak buradaki yaşamı ne kadar kolaylaştırıyor, rahatlatıyor diye düşündüm.

Yanından ayrılırken baktım genel yayın müdürü bir Havana purosu yakıyor!

Yarın: Bir ver beş al genel müdürlüğü

(Çizgiler: KAMİL MASARACI)