Metin Fındıkçı: ‘Dürüst aydına, şaire ihtiyacımız var’’

Şair Metin Fındıkçı’nın bu kitabındaki metinler; sadece anılardan oluşmuyor. Yaşadıklarına, zamana ve bu dünyadan çekip giden güzel insanlara ilişkin metinler kaleme aldıkları. Kimi zaman kendisini mutlu kılan kimi zaman ise kalbinde kapanmayan yaralar bırakan anlar-metinler hepsi de. Ve Türk edebiyat, sanat tarihine kara bir leke olarak kalan; yıllar sonra benzeri akıl almaz acıları ülkeye yaşatanların, ders alınmayan şiddetin kendi penceresinden görünen bölümü.

28 Ocak 2021 Perşembe, 00:26
Abone Ol google-news

ÖLÜMCÜL İKTİDARLAR!

- Sanırım, sorulara kitabın ön sözünden başlamak yerinde olur. “Yaşanmış, kimi zaman beni mutlu kılan kimi zaman benim kalbimde kapanmayan yaralar bırakan anlar-metinlerdir. Ama kimi zaman da yokluğumda yaşanmış ve Türk edebiyat, sanat tarihine kara bir leke olarak kalan; yıllar sonra benzeri akıl almaz olaylardan, benzeri acıları bu ülkeye yaşatanların, ders alınmayan şiddetin benim penceremden görünen bölümüdür.” diyorsunuz. Açar mısınız?

Bu ülkede özellikle 50 li yıllarda başlayan ve bugünlere dek süre gelen bir durum yaşanmaktadır, Aydınları, özgürlük ve demokrasi çerçevesinde hak arayan ve adalet isteyen herkese, daha düz bir deyimle sesini çıkaran herkes; ülkeyi yönetenler tarafından (?) şiddete maruz kalmıştır. Bu şiddetin ölüme kadar bir gittiğini defalarca tanık olmuşuzdur. Kitapta buna iki çarpıcı örnekle belirttim. Biri Arjantinli ünlü şair Juan Gelman’ın gözaltına alınıp öldürülen gelini ve oğlu. (ki bu örnek ülkemizle ilgisi olmasa da, Diktatörlükle yönetilen bir ülke için). Diğer örnek ise: Vedat Türkali ve Hayk Açıkgöz’ün yakın dostu Sefer Aytekin örneğidir. Sefer Aytekin’in çektiği acı ve maruz kaldığı şiddete bağlı; Ressam Marta Tözge’nin yaptığı birkaç yağlı boya tablo yüzünden gözaltında yapılan işkence sonucunda delirmesi… gibi.

UMURSAMADIKLARIM…

- Yine kitabın önsüzünde: “Gün geldi, kendini aydın sanan, çok zeki sanan, zarif esprileriyle karşısındakini sürekli alt etme derdinde olan bu aydınlar; beni ve yakınındakilerini hırpalama alışkanlığı edinmiş. Ama söyledikleriyle ne söylemek istediklerini anlaşılmayan veya benim tarafından pek de umursanmayan bu aydınları, o gün dışarıda bıraktığım gibi bu ‘Karşılaşmalar’da da dışarıda bırakıyorum” diyorsunuz.

Evet, bir şair olarak (kendi görüşüm) sadece karakterime ters düşen değil; gerçekten, bulundukları ortamlarda kendilerini “üstün insan” gören ve “bu dünyayı ben yarattım” havasında olan çok şair tanıdım. Yan yana bulunduğumuz anlarda onlardan nasıl haz almadıysam, bu kitapta da yer vermedim. Bunları yazmak, hatta söz etmek bana doğru gelmiyor. Belki onların gözünde tam tersi bir durumdur. Buna itirazım olmaz. Bu ülkenin dürüst aydına, şaire ihtiyacı var, doğru. Ama mütevazı ve kendini bilen aydınlara. Bu ülkenin şaire de ihtiyacı var. Ama yazdıklarıyla yaptıkları (azıcık da) olsa terazinin her iki kefesini eşit tutmaları gerek diye düşünüyorum.

- “Kaç türlü girilir anılardan içeri” kitabın ilk denemesi. Denemeye arkadaşınızın öldürülmesiyle başlıyorsunuz, sonra?

Deneme kitabı değil ama madem deneme dediniz: Evet, ilk denemede, daha lise yıllarında çok sevdiğim bir arkadaşımı faşistler öldürdü. Onun için yıllar sonra yazdığım ve Cumhuriyet Kitap’ta yayınlanan bir yazı…

Fethi Naci ile tanışmamla birlikte, geçmişten masaya katıldığım günlerden önce yaklaşık 25 yıldır her Cuma saat 12.30, 13.00 gibi toplanan, hatırı sayılır yazar ve şairlerden oluşan bu masa muhabbetine bağlıyorum. Bağlamamın nedeni de yazı yayınlandıktan 1.5, 2 ay sonra masaya ilk katıldığımda, Fethi Naci’nin yazıyla ilgili bana sorduğu soru oldu diyebilirim. Yazıyı unutmamıştı, ilk tanıştığımızda, o makaleden dolayı adımı da unutmadığının farkına vardım.

- Peki, masaya kimler geliyordu, birkaç isim söylemeniz mümkün mü?

Tabi ki; Fethi Naci, Cevat Çapan, Nuri Akay, Aydın Boysan, Metin Deniz, Turhan Günay, Arif Keskiner, Kemal Demirer, Alişan Çapan, Nadir Karakaş ve daha nice eş dost. Tabii burada belirtmekte fayda var: Kitapta da masaya katılanları yazarken, adını yazmadıklarım beni bağışlasınlar, yanlış anlamamalarını diliyorum.

MAHMUT DERVİŞ VE ADONİS

- “Kapılar sürgülenebilir / Ama konuşmaya engel değil / Seni hatırlamak gerekiyorsa / Ben yine “ölüyorum” deyişini hatırlıyorum.” Ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş’in ardından yazdığın uzun şiirin dört dizesi. “Veda” denemesi belki de kitabın en hüzünlü denemesi bana göre. Mahmud Derviş’le tanışıklığınızdan, dostluğunuzdan biraz söz eder misiniz?

Mahmud Derviş’le 1982 yılında FKÖ Ankara’daki bürosuna gidip geldiğim sıralarda, FKÖ nün Kültür Ateşesi, beni telefonla tanıştırdı, evet, ilk tanışmamız telefonla oldu. Daha sonraları kendisiyle iyi bir dost olduk. İki, üç defa Ramallah’a, Amman’a davet etti. İstanbul’u çok merak etmesine karşın, bütün davetlerime karşın gelmeye fırsat bulamadı, ta ki Nazım Hikmet ödülüne alana dek. Büyülendiği İstanbul’a gelişi ilk ve son oldu. Ölene dek kendisiyle haberleştik. Mahmud Derviş, Nazım’ın, Neruda’nın damarından gelme Komünist bir şairdi. Filistin davası bir türlü yakasını bırakmasa da, o davasından ve onurundan asla ödün vermedi. Hiçbir şeyin ardında gizlenmeye gerek duymadan; her fırsatta her şartta söyleyeceğini tereddüt etmeden söyleyen bir şairdi. Dünya onu Filistin davasıyla değil, şiiriyle tanıdı. Çok acılar çekti, kendi topraklarında sürgün yaşadı. İlk kalp ameliyatından kurtulduysa da, ikincisine yenik düştü. Unutamadığım, unutamayacağım önce insan sonra şairlerden biridir, Derviş. Nur içinde yatsın.

Arapçadan çeviri yaptığım geniş zaman zarfında birçok dostum oldu. Ama ön sırayı kim tutuyor derseniz, Mahmud Derviş ve Adonis derim. Mahmud Derviş’le hüznü ve acıyı paylaştım. Adonis’le mutluluğu ve hayatın keyfini. Evet, Adonis hayattan, yaşamaktan zevk alan biridir, paylaşmayı seven bir şairdir aynı zamanda.

‘YAZI VE ŞİİR COŞKU DA İSTER Mİ, İSTER!’

- Dil ve akıcılık açısından gerçekten beni sürükleyen, uzun sayılabilen deneme “Kanatlı Hayat” denemesi. Belki de kullandığınız şiirsel dilin etkisindendir, meselâ: “Bu pürüzsüz bulut kısa bir süre sonra, gökyüzünün üstünde iyice gerinip, biri güneye biri kuzeye iki kolunu bir tanrıca gibi uzatıyor.” gibi.

Teşekkürler. Evet, burada ne diyeceğimi, nasıl diyeceğimi, hatta bir şey demesem mi? Bu deneme, uzun yıllar süren bir arkadaşlığın, bir dostluğun denemesidir. Benim için o günlerin, ayların hatta yılların coşkusuydu. Şiirsel dili ve akıcılığı ondandır sanırım. Yazı ve şiir biraz da coşku ister mi, ister!

- “Kanatlı Hayat”ın hemen ardındaki deneme, diktatörlüğe ve erkek egemenliğe karşı çıkan iki kadın: Nazik el Melaike ve Furuğ. Ama başrolde yine “Kanatlı Hayat”.

Bazı durumlar insanın elinde olmayabilir. Tutulduğunuz, ilgi duyduğunuz bir kadın sizi alıp uzaklara, tahmin edemediğiniz diyarları gezdirebilir. Arap şiirinden söz ederken, adını andığımız bu iki kadın şairi anmadan geçmek olmaz. Gerçi Furuğ İranlıdır, Acemdir olsun. Erkek egemenliğe karşı dik duruşu yeter! Nazik el Melaike de öyleydi. Kanatlı Hayat da öyledir. Yaşadığımız coğrafyaya baktığımızda bu tür kadınlar insana umut aşılar, coşku aşılar.

- Bir de kedinin öldürtülmesi sonucunda yedi yıllık memurluk hayatını, istifa ederek noktaladın. Biraz söz etmeni istesem.

Nurdan Gürbilek, deneme kitabı Mağdurun Dili’nin giriş bölümünde: “En azından çocukken yaşadıklarımız başkaları tarafından küçük görülmenin, hatta bazen hiç görülmemenin insanı nasıl yaraladığını sarsıcı bir biçimde göstermiştir. Çok sonra başka nedenlerle küçük görüldüğümüzde, bunu genellikle o erken deneyimin diline çeviririz.” diyor.

İşte tam da öyle; birçok yerde ve mekanda bu “dilin şiddetini-şiddetin dilini” yaşadım. En çok da, kedim, müdür tarafından bahçıvana öldürtülmeden önce yaşadım. Siyah kedi seviyorum diye, müdür ve yandaşları yapmadıkları şey kalmadı, aklım ve zekâmla hadi bilgimle baş edemediklerini anladıklarında şivem dolayısıyla “dilsel şiddete” başvurdular.

Aslında insan bilinçli yaptığı şey konusunda şiddete maruz kaldığında umursamaması gerek. Doğrudur, seviye meselesi. Ama “bardağı taşıran son damla” ne yazık ki bu ülkede çokça yaşanıp görüyoruz. Ah zavallı insancıklar, kedinin uğursuzu olur mu?

- Kısa bir süre önce yayınlanan Sessiz-Toplu Şiirler kitabında aklıma takılan bir soru, toplu şiirlerin içindekiler bölümünde “Unutulan” adlı şiir kitabı adı geçiyor. Ama kitapta yer almamış, neden?

Haklısın, ufak bir yanlıştan mı desem, ufak bir dikkatsizlikten mi? aslında “Unutulan” Yom Yayınları’ndan çıkan seçme şiirlerimdir. Yani “Unutulan” kitabından önce çıkan üç kitabımdan yapılmış seçme şiirlerden oluşuyor. “Seçme şiirler” olarak belirtilmediği için böyle bir yanlışlık oldu. Unutulan kitabındaki şiirler, Toplu şiirler- Sessiz’de mevcuttur. Bu ara dikkatinizden kaçmadığı için de teşekkürler.

Karşılaşmalar / Metin Fındıkçı / Klaros Yayınları / 210 s. / 2020.