Mukaddes Erdoğdu Çelik 30 yıldır adalet peşinde...

Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi Eş Koordinatörü Mukaddes Erdoğdu Çelik, 12 Eylül'den üç gün sonra, eşi ve mücadele arkadaşı TKP/MLharaketinin önderlerinden İrfan Çelik'i kaybetti. Eşinin işkenceyle öldürüldüğünü ancak kayıtlara intihar olarak geçtiğini söyleyen Çelik, hukuk mücadelesine devam ediyor. İrfan Çelik'in ölümü için 'Darbenin cezaevinde işlenen ilk cinayetiydi' diyen Çelik, geçen Temmuz ayında AİHM'e başvurdu.

28 Eylül 2010 Salı, 08:02
Abone Ol google-news

Mukaddes Erdoğdu Çelik, İstanbul Eğitim Enstitüsü Matematik Bölüm ikinci sınıf öğrencisiyken 13 Nisan 1973 yılında gözaltına alınıp tutuklandı. Polisler Erdoğdu’nun ikamet ettiği öğrenci yurdunu basmışlardı. Gözaltına alınanlar Balmumcu’daki Jandarma Bölge Komutanlığı’na götürüldüler. Eski TKP’lilerin de tutulduğu ‘Harbiye hücreleri’ olarak anılan yerden, 15 gün sonra, Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderildiler. TKP/ML- TİKKO örgüt üyeliğinden yargılanıp beraat etti. Bir yıllık tutukluluğun ardından politik mücadelede yer almaya karar vermiş devrimci bir genç kadın olarak üniversiteye döndü ama kaydı silinmişti. ‘Devrimci yükseliş’in sürdüğü, memleketin taşının toprağının bile bir değişim istediği yıllardı. Toplumsal mücadele, öğrencilerden, işçilere, köylülere dek toplumun her katmanına yayılmıştı. Yükselen halk haraketine karşı katliamlara girişen faşist güçlerin, sokakta silahlı güç olarak kullanıldıkları, yıllar sonra belgeleriyle açığa çıkacaktı. İşte böyle bir ortamda gerçekleştirilen darbe, devrimci hareketin başarılarını ve yaygınlığını ortadan kaldırmak üzere, 12 Mart’ın yarım bıraktığı işi devralmıştı. Toplumsal mücadelede içinde aktif rol alan Çelik, darbeden yaklaşık üç ay önce tutuklanmıştı. 1. Ordu Selimiye Kışlası 4. Blok’ta tutuklu olan Çelik, darbe olduğunu sabah cezaevi müdüründen öğrendiklerini söylüyor: "Sabah her zamankinden daha kalabalık bir şekilde yoklamaya geldiler. 120 kadındık. Cezaevi müdürü Önder Murat, ‘Dün gece 04.00’da Silahlı Kuvvetler yönetimi ele aldı. Havalandırmaya çıkmayacaksınız. Kantin, avukat görüşü yasak. Siyasi tutukluluk yok artık hepiniz askersiniz’ dedi. Eğitim çalışmalarımızın da yasaklandığını bildirip gittiler.”

Üç gün sonra gelen acı

Çelik’e, 15 Eylül günü yapılan yoklamada savcılığa istendiği bildirildi. Binbir türlü düşünceyle, savcılığın olduğu binaya doğru yürürken, aklında Davutpaşa’da tutuklu eşi ve mücadele arkadaşı İrfan Çelik vardı. Davutpaşa’daki tutuklular, 1980 Mayıs ayından beri yoğunlaşan saldırılara grevlerle karşılık vermişlerdi. İrfan Çelik, eşine gönderdiği bir mektubunda, “Başıma her an bir şey gelebilir, hazır ol” diyordu. Aklından kötü ihtimalleri kovmaya çalışırken, cezaevi müdürünün odasına girdi. Bir süre sonra odaya Savcı Erdoğan Savaşeri geldi. “Savcı tutuklandığımız anda da çatıştığımız biriydi. Çok işkence görüp gelmiştik. Kafamda, üç ayrı bölgede boşluklar vardı, saçlarım yolunmuştu. Gördüğü halde tutanağa geçirmedi. Bizi adli tıpa da sevk etmemişti. Küstah bir tavırla ‘İrfan Çelik Davutpaşa’da kendini asmış’ dedi. 12 Eylül’ü aslında o gün yaşamış oldum... Çok ağır bir şeydi... Ölüm haberi almak başka bir şey bir de düşmanın elinde cezaevinde ölüm başka bir şey...” İntihar iddiasına hiç inanmayan Çelik’in eşiyle son buluşması ise morgda gerçekleşmiş. “İki tane asker vardı yanımda, ağlamaya o zaman başladım diye düşünüyorum. 12 Eylül’den önce devrimciler kadınlara hep bacı derlerdi. Askerin biri ‘bacı ne olur ağlama’ diyor. İrfan’ı bir battaniyenin üstüne sermişler. Buz gibiydi, her tarafı kesilmiş, ucuz sicimlerle dikilmişti. Bıyıkları vardı çok uzun. Kesmesine izin vermezdim. Onların hiçbiri yoktu. Babam da gitmiş görmüş, bıyıklarının yolunduğunu söylüyor. Bir sürü yeri morarmıştı, işkence izleri vardı... Onu son bir kez görmek istemiştim çok zordu.”

İşkencenin tanıkları var


İrfan Çelik, tanıkların anlatımlarına göre 12 Eylül günü sorguya alındı, 13 Eylül’de tecrit koğuşuna götürüldü ve işkence gördü. Darbe öncesi, “bizim de günümüz gelecek” diyen cezaevi müdürü binbaşı Adnan Özbey, tarafından sık sık tehdit edildi. Çelik’in sorgusuna Özbey’in ekibiyle bazı MİT’çiler de girdi. Tüm bu iddialara karşın, Savcı Savaşeri, hiçbir işlem yapmadan, 2.5 yıl sonra ölümle ilgili soruşturmaya takipsizlik kararı verdi. 1. Ordu Adli Müşaviri Hanefi Öncel, onlarca başvurusuna hiçbir yanıt alamayan Çelik'in avukatına, ‘bir komünist öldü diye subaylarımı yargılatacağımı mı sanıyorsun’ demişti. 1990’da yeniden Adli Tıp incelemesi isteğinden hiçbir sonuç alamadılar. Çelik, 2009 yılında yaptığı başvuru da rededilince, Temmuz 2010’da AİHM’e başvurdu. “İrfan’ın ölümünün 30. yılı ve sorumluları yargılatacak adli makam bulamadık. Başbakan 12 Eylül’le hesaplaşacağız diyor ya ne kadar yalan olduğu ortada. Onu öldürenler yargılanmadı ama ben onu anlattığım “Bizim Çakır ” adlı kitabım için iki ayrı mahkemede yargılandım.”

Her şey için direniş

Çelik, eşinin yasını tutamadan, devrimci kadınlara birlikte cezaevindeki baskılarla mücadeleye giriştiklerini söylüyor. “Özümüze önelik saldırılarda hiç uzlaşmadık. İçimizden birimizi savcılığa diye işkencehaneye yani 1. şubeye götürmek istediler mi kapıları kapatıp direnişe geçiyorduk. Bir gün yine bir arkadaşımızı götürmüşler. Kadınlar 48 saat yemek yemeden su içmeden direnmişler. Biz tecrittekiler o direnişi duymadık bile. Bize de o iki gün bol yemek vermişlerdi. Balık da vardı... Arkadaşı getirmişler direniş bitmiş. Havalandırmada durumu öğrenince balıkların hikmetini anladık. 15 metre uzaktan konuşuyorduk özel alfabe geliştirmiştik.” Selimiye’deki diğer tutuklularla birlikte bir yıl sonra 29 Nisan 1981’de Metris’e sevk edildiklerini, cezaevine girer girmez, dayakla içeri alınan erkeklerin açlık grevlerinin onaltıncı gününde, eyleme katıldıklarını anlatıyor. Sürekli kullanması gereken ilacını da bu grevle ‘içeri’ sokabildiklerini söylüyor. “Akdeniz ateşi hastasıydım. İlacım yurt dışından geliyor diye içeriye almıyorlardı. Altı ay nöbet geçirdim. Barış davasından Reha İsvan, bir yıllık ilaç getirtti oğluna benim için. İlacın adı Kolşisin. Asker buna golşist diyordu... Bu zulüm ortamında her günümüz üzüntü acı değildi müthiş de eğleniyorduk. Falakayı, elektriği anlatırken bile... 29 Nisan 1982’de bütün kadın koğuşları görkemli bir kutlama yaptık. Toplama kampı açılıyor ve biz orayı şölene çeviriyoruz... Erkek koğuşlarından da gece yarılarına kadar çay gönderildi. Zulümle dalga geçiyorduk. Artık her şey için direnmeye başlamıştık. Buna mecburduk.” 1 Mayıs 1977, Maraş, Çorum katliamlarının ardından gelen darbenin, devrimci hareketi, öç alırcasına ortadan kaldırmaya giriştiğine işaret eden Çelik, darbenin uluslarası boyutlarına değiniyor: “İran devriminden sonra Ortadoğu’da Amerika için doğan boşluğu ancak Türkiye doldurabilirdi. Bu uluslararası ihtiyaçları giderecek bir siyasi istikrar isteniyordu. Ama ortada bir devrimci dalga vardı. Biz de emekçilerin iktidara geleceği bir devrimin eli kulağında diyorduk. Türkiye’deki devrim, Balkanlar’dan Kafkaslar’a on yıl sonraki karşı devrimci gidişin önünün kesilmesine yol açabilirdi. Türkiye; hamaset ederler ama çok kritik bir yerde duruyor. Türkiye’de iktidarın emekçiler lehine değişmemesi tüm Ortadoğu’yu, Balkanlar’ı veAfrika’nın kuzeyini düşünün, böyle bir dalganın yayılmasını engellemiştir diye düşünüyorum.”

İnsan hakları mücadelesi

Çelik, baskılar ve açlık grevleriyle geçen günlerin ardından, 1983 yılı Ocak ayında tahliye oldu. Cezaevi çıkışında götürüldüğü şubede, İrfan Çelik’i kötülemek isteyen polislerle tartışınca meydan dayağına maruz kaldı. Şubenin kapısında bekleyen astsubay babası Çelik’i alıp eve götürdü. O dönemde tahliye olanları emniyet isterse yeniden sorgulayabiliyordu. Dosyaları polisler inceliyor, içerdekiler hakkında bilgi almak istiyordu. Çelik, 1997 yılında yeniden tutuklandı. Aynı operasyonda sendikacı Süleyman Yeter de gözaltına alındı. Yeter’in kolları gördüğü işkence nedeniyle tutmaz olmuştu. Yeter, 1999 yılında gözaltına alındığı İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’nde öldürüldü. Çelik, Atılım ve Özgür Gençlik dergisinin yöneticisi olduğu gerekçesiyle on ay hapis yattı. 22.5 yıla kadar hapisle yargılanırken beraat etti. Akademide kadın ve tarih kürsülerinde ders veren, yayıncılık faaliyeti yürüten Çelik, insan hakları mücadelesinin içinde, ‘Barış için aydın ve sanatçı girişimi’nin faaliyetlerine de katılmaya çalışıyor. İlk tutuklandığı günden bugün dek 37 yıldır aynı sorumluluğu hisseden Çelik, bugünü değerlendirirken, “Toplum barışa kardeşliğe ihtiyaç duyuyor. Kürtlerin, Alevilerin talepleri var. Kadınlar eşit yurttaşlarlar olarak toplumsal alanda var olmak istiyorlar. İşçinin, emekçinin bir değişim isteği var. AKP’nin programında bu taleplerin karışlığını bulamıyoruz. Demokrasi adına yapılanlar, sahtekarlık. Emekçilerin kendilerine yeni bir yol açmaları gerekiyor” diyor.