Nazan Öncel: İnsan vicdanı kadar insandır

Nazan Öncel, "Birisi geçen gün "Allah ömür versin ama cenazende en çok ben ağlayacağım" diyen de oluyor. "Piçliğimizde de hiçliğimizde de sen varsın" diyeni de. Kalbi benimle birlikte çarpan insanlarla aynı şeyleri hissettiğimizi bilmek çok anlamlı. Gurur verici. Çok şanslıyım çok" diyor.

22 Şubat 2021 Pazartesi, 13:54
Nazan Öncel: İnsan vicdanı kadar insandır
Abone Ol google-news

Yıllardır kendi yolunda yürüyen, zamansız şarkıların yazarı Nazan Öncel. Bu patırtı ortamında incelikli sözün, sesin işitilmesi giderek güçleşirken Öncel hep kendini korudu. Farklı kuşakların şarkılarında buluşması, tam da zamana dirençli olmasından kaynaklı…

Salgın öncesinde sahnede izledim, şimdi uzak gibi duran o günlerde, hep birlikte söyledik şarkıları. Şu “şarkı yazarlığı” kavramı henüz pek bilinmezken, kavramın hakkını veriyordu Öncel. Şarkının salt melodilerden oluşmadığını, sözün ne anlama geldiğini de gösterdi hepimize. 

Nazan Öncel’in gün gelip roman yazması kimseyi şaşırtmamıştır. Sözlerinden bize taşan o güzel imgeleri, bir zaman başka biçimde elbet koyacaktı önümüze. Pek söyleşi vermekten de hoşlanmıyor. Haksız da değil, sanatçı yapıtıyla sözünü söyler. 

Bir romancı olarak ben kitabı ele vermeyi yanlış sayarım söyleşerek. Ama yazma arzusu, serüveni üstüne sormak hoşuma gider. Buyurun çağdaş kadın ozanımız Öncel’le söyleşiye.

"Hayat bize her şeyi gösteriyor; "bak burada çok acı bir şey yaşanıyor" diyor.  Cumartesi Anneleri'nin on yıllardır gözünün yolda olduğunu görünce burnunun direği sızlıyor. Senin neyi ne kadar gördüğüne, ne kadar düşündüğüne veya görmezden geldiğine bağlı. Bir annenin on dört yaşındaki çocuğunun kemiklerini eteğine toplamasını yazmayacaksın da ne yazacaksın..."

- Sevgili Nazan, kitabı ele vermeyelim ama şu tümceni yok sayamazdım “insan büyünce çocukluk uzaktan el sallar” diyorsun bir yerde. “Yarınsız Yarın” romanında bana çok dokundu bu cümle. Çocukluk desem ne söylersin?

İnsanın hayatla tanışma noktasıdır çocukluk. Bugünden geçmişe bakmak bazen acı veriyor, bazen de gülümserken yakalıyorsun kendini. O kadar çok şey yaşamış oluyorsun ki çocukluk milat kadar uzakta kalıyor, sanki o çocuk sen değil de başkasıymış gibi oluyor. Eğer geçmişle hesabı tamamlamış, defteri kapatamamışsan yandın... Gün geliyor hiçbir şeye şaşırmayacak noktaya geldiğini üzülerek görüyorsun. Çünkü artık cevabını bildiğin sorulardan ibaret oluyor hayat. Oysa çocuk olmak bütün bunlardan bağımsız bir şeydir. Çocuk olmak demek yüzde yüz masumiyet demektir. Bir tarihte dört yaşında bir çocuk misafirim olmuştu. Çocuğun duracak başı yok; oradan oraya... Annesi "Dursana evladım, yaramazlık yapmasana" dediğinde "Başka ne yapabilirim" dedi. Böyle bir dürüstlük karşısında hoş görmeyip de ne yapar insan? Bir çocukla bir yetişkin arasındaki temel farklardan biri de budur: Masumiyettir, dürüstlüktür.

- Süsten uzak, sade bir dille okura ulaşmak öyle pek kolay iş değildir.  Zamanı aşan şarkılar yapan birinin, zaman üstüne çokça düşündüğü bir metin kurgulaması da şaşırtıcı değil aslında. Yazmak nasıl gereksinim oldu? 

Bir insanın eline kâğıt kalem verip yazmaya zorlayarak "yaz" diyemezsin, bu içsel bir şeydir. İhtiyaç duyduğunun farkında olmadan yazıyor insan. Öyle geliyor ki bütün işim yazmakmış gibi hissediyorum. Kahramanlar yaratmak, onları anlamak, tanımak bir süre onlarla yaşamak gibi bir dolu şey bu. Bir tür oyun gibi. O kalem sende olduğu sürece, muhayyile gücün de varsa yazıyorsun. Bu eylemi yapan biri olarak bunu sen daha iyi bilirsin. Bir kere eline kalemi aldın mı bir daha bırakamıyorsun sanki. Kış Baba'yı yazdığımda on iki yaşımdaydım. Ömrün hikâye anlatıcılığıyla geçince beyin o pratiği yapmaya alıştığından yazmak önünü alamadığın bir şey oluyor. Seksenlerin sonunda İstanbul'a yeni geldiğim yıllarda işle ev arasındaki sıkışıp kalmışlığımda kendimi yazarken bulunca bütün şuursuzluğumla on dört sayfalık bir hikâyeyi kalktım Erdal Öz'e götürdüm. İlerleyen zaman içinde okuyunca beni geri aradığında hikâyeyle ilgili olarak övgülerine mazhar oldum. Sonrasında haftalık bir dergiye verdiğim söyleşmede o övgülerden söz edince haber yapan arkadaş bana inanmamış olacak ki kalkmış teyit etmiş. Ama Erdal Öz aynı büyüklüğü göstermiş yine övgüyle söz etmişti. Bu beni push etmiş, yazmayı uzun zaman sürdürmüştüm. Bir çekmecede hâlâ sırasını bekleyen hikâyeler bunlar... Sonrasında zaman içinde soranlara "evet yazıyorum" deyince bir beklenti oluştu, "n'apalım yazayım bari" dedim... Böyle. Şarkı yazarlığım kadar eskidir bu yolculuk.

CEYLAN'I YAZMASAYDIM İNSANLIĞIMDAN ŞÜPHE DUYARDIM

- Sana “çağdaş kadın ozan” diyoruz pek çok sevenin. Şiire yakın sözlerin. Aşklarımızda, dostluklarımızda ve elbet yaşamımızın farklı dönemlerinde hep varsın. Sanki içinde hepimizin isyanı bu, farklı disiplinlerde yaratmak üstüne ne söylersin? 

Hayat bize her şeyi gösteriyor; "bak burada çok acı bir şey yaşanıyor" diyor.  Cumartesi Anneleri'nin on yıllardır gözünün yolda olduğunu görünce burnunun direği sızlıyor. Senin neyi ne kadar gördüğüne, ne kadar düşündüğüne veya görmezden geldiğine bağlı. Bir annenin on dört yaşındaki çocuğunun kemiklerini eteğine toplamasını yazmayacaksın da ne yazacaksın. Ceylan'ı yazmasaydım insanlığımdan şüphe duyardım. Öte yandan aşk şarkısını her gün yazarsın, o bile bir sorumluluk gerektirir. Mesela Güney denildiğinde genelde akla ilk gelen yer nedense Bodrum olur. Bir aşk şarkısında güneyi yazmanın da bin bir yolu olduğunu bilirsin. Sokak Kızı'nın son şarkısı olan Hadi Güney'de Deniz Gezmiş ve Yılmaz Güney'e selam yollamıştım. Onu yazdığımda kendimi iyi hissetmiştim. Bunu her dilde yazılan örnekleriyle çoğaltmak mümkün. Ne mutlu ki pek çok değerli insan bu anlamda en babasından şarkılar yazmıştır der susarım. 

Bu dörtlük de sana gelsin o zaman:

Hadi gel uçalım! 

İyi ama benim kanatlarım yok;

Olduğu kadar Enver olduğu kadar; aşağı bakma yeter.

- Sancılı, biraz da kaybolduğumuz çağı yaşıyoruz. Bilişim olanakları hepimize özgürlük sağlar gibi duruyor ama kimselerin okumaya zamanı yok. Roman yazmak, okurdan zaman istemek, senle düşünmeye, duyumsamaya çağırmak demek. Mümkün mü bu çağda, bu türden ortaklık?

Elektrikli ütüden önce kömürlü ütü vardı ama yine de ütü yapılırdı. Kimse ütüsüz gömlek giymezdi. O gömlek bir şekilde ütülenirdi. Mesela senin külliyatına sahip olan birinin, yeni kitabın için heyecan duyuyor olması bu dediğinin mümkün olduğu anlamına gelmesidir. Seni de, o hikâyeyi de sahipleniyor aslında. O kitap yazarla okur arasında sağlam bir köprü olunca o bağ kuruluyor, senin talep ettiğin şey kendiliğinden oluşuyor. Bu paha biçilmez bir his. 

İyi tarafından bakarsak sosyal medyada Cemal Süreya'yla da tanıştılar, Turgut Uyar'la da. Bir yerden başlayan arkasını da getir, o şairi, o yazarı merak edebilir, kendini bir gün o kitabı okurken bulabilir. Dolaylı da olsa beklentim bu kadar, fazlası değil. Çünkü çağın sürati bir yana edebi kültüre olan düşkünlük eğitimle, yetiştirilme tarzıyla, arkadaş çevresiyle, merak ve ilgiyle karşılığını bulabiliyor. 

- Yapıtlarına bakınca senin sesini işitiyoruz, şakacı bir yanın var, gözü pek sözlerin. “Araf’ta yaşamak” üstüne konuşsak. Herkes biraz öyle bir yerde değil mi? Romanda geçen konuşmalardan birine gönderme yapıyorum, hiçbir duygu sahicileşmiyor sanki. Öyle mi?

En kötüsü belirsizliktir hayatta: Belirsiz beklenti cehennem azabı gibi bir şeydir. Ölsen daha iyidir ama 'gidip bi öleyim' demekle de olmuyor. Bazen bitmek bilmeyen bir kıştır hayat. İnsanın iyi ya da kötü, elinde bir tane hayatı vardır, düze çıkması için kendi ile yüzleşmesi gerekir, başka türlü ruhunu kurtarması zordur. Romanda da öyle; bir anlamda düşüncenin düşle bağ kurarak seni gerçeğe götürmesi, gerçeğin yolunu göstermesi... 

"Geçmişte başımın dara düştüğü zamanlarım da oldu ama bazı şeyler kendimize olduğu kadar, çocuklarımıza da, gençlerimize de olan gönül borcumuzdur. Genç insanların yarınını yapmak onlarla el ele vermek mecburiyetimiz var..."

DARA DÜŞTÜĞÜM ZAMANLAR OLDU...

- “Her yeni gün, bitmesin dediğim yollar gibi bitiyordu. İnsanları, evleri, sokakları, yolları ardımızda bırakıp geçiyorduk, ama hepsinin hatırası bizimle geliyordu.” diyorsun. Bir zaman sonra yaşadığı ne varsa yabancılık duyar insan, bellek geçmişi yeniden kurar. Yazar Öncel biraz bunu da yapıyor mu?

Yeri geldikçe acı-tatlı ne varsa bellek itinayla önüne koyarak hatırlatıyor, o hatırlamalar tekerrür oluyor. Bir çekmecede unutmaya çalıştıkların, diğerinde hayallerin, ideallerin, içinde bulunduğun an oluyor ve yanına yenilerini koyarak yaşamayı sürdürüyorsun. "Ben şimdi bununla ne halt edeceğim, nasıl başa çıkacağım" dediğimiz şeyleri zaman hallederek bugünü katlanabilir kılıyor. Ne kadarını unutup, ne kadarını canlı tutmamızla da ilgilidir biraz...

- Evler, mekânlar, sokaklar ve şehrimiz. Bize kimlik veriyor. Tüm bunlara eşlik eden şarkılar. Yazarlık bir başına yapılan iştir ve son kertede kendi sesini bulma işidir. Romancılık yeni serüven mi artık? Yeni yolculuk mu başladı?

Biri gelip de elime vurmadıktan sonra biraz öyle görünüyor sanki. Yeter ki elimde anlatacak sağlam bir hikâyem olsun.

- “Ben sokak kızıyım” diyen Nazan, pek de kimsenin cesaret edemediği dilden haykırıyordu. Şimdi ağır bir baskı ortamı var. Sanata, sanatçıya, güzel olan her şeye… Gençlerin nasıl muameleye maruz kaldığını da gördün. Ne hissettin, ne gözlemledin?

Onları utandırdığımızı düşünüyorum. Mahcubiyetimiz büyük. Bunu hak etmediklerini biliyorsun, o noktada kalben yanlarında olmak sorumluluğun oluyor. Böyle çırpındıklarını görmek istemezdim doğrusu.  

- Sana “kadın ozan” derken, dünyadaki bir geleneğe de gönderme yapıyoruz. Elinde gitarı tüm dünyaya kafa tutan Joan Baez’i biliyoruz söz gelişi. Pek çok örnek var. Kendi bildiği yoldan, başını öne düşürmeden ilerlemek üstüne neler söylersin?

Geçmişte başımın dara düştüğü zamanlarım da oldu ama bazı şeyler kendimize olduğu kadar, çocuklarımıza da, gençlerimize de olan gönül borcumuzdur. Genç insanların yarınını yapmak onlarla el ele vermek mecburiyetimiz var. Bunun da bedelsiz olmadığını biliyoruz ama yapacak bir şey de yoktur, insan vicdanı kadar insandır. Hissettiğini söyleyebilmek dün de zordu, bugün de zor. Korkutucu olanı yarın da böyle olacak olması. Tünelin ucunu görmeyi ümit ediyorum.

PİÇLİĞİMİZDE DE SEN VARSIN!

- Elbette kadın olmak üstüne de son bir sorum var. Bu coğrafyada Kürt, Alevi, Sosyalist olmak hep zor… Ama kadın olmak en zoru! Kadın hep “öteki”. Seni seven milyonlarca kadın var. Kadın hareketi, edebiyatı üstüne düşünüyor musun? Bir de tarif doğruysa “öteki” olduğun halde, yaramaz, isyankâr hallerine rağmen bunca sevilmek nasıl geliyor sana? Sırtında yük mü, yoksa özgürlük paylaşılınca mı anlam buluyor?

Demokrasi duygusuyla yazılacak mühim meseleler bunlar; Marquez'in dediği gibi "anlatmak için yaşamak" lazım. Kadın cinayetleri dert edindiğim bir çok konunun başında geliyor. Bunu kaleme alarak bu meseleyle doğrudan ilintili olan yeni bir şarkı yazdım. Böyle bir dünyada bir gram işe yarasa yeter diyor insan. 

Özgürlük insanın doğuştan temel hakkıdır ama sahip çıkarsan senindir, 'paylaştıkça çoğalır' demiş ya şair, öyle elbette. O sevginin karşılık olduğunu düşünüyorum. Bunu bana her türlü hissettiriyorlar. 

Birisi geçen gün "Allah ömür versin ama cenazende en çok ben ağlayacağım" diyen de oluyor. "Piçliğimizde de hiçliğimizde de sen varsın" diyeni de. Kalbi benimle birlikte çarpan insanlarla aynı şeyleri hissettiğimizi bilmek çok anlamlı. Gurur verici. Çok şanslıyım çok.