Niçin Cumhuriyet?

28 Ekim 2009 Çarşamba, 07:02
Abone Ol google-news

Bugün, tarihimizdeki bu önemli sıçramayıhâlâ kavrayamamış, bundan 86 yıl önce ilan edilmişCumhuriyeti”, imparatorluk tarihi içinde zorunlu ama sıradan bir aşama olarak kabul eden Osmanlı gelenekçileri yine vardır.

Doğunun Hasta Adamının yazgısı, Birinci Dünya Savaşının sona ermesinden iki yıl kadar önce, o zamanın süper güçlerince belirlenmişti. 1916 yılında son biçimini alan gizli paylaşma planına göre,Osmanlı Ülkesi”, savaşa katılan bağlaşık (müttefik) devletler arasında parçalanarak paylaşılıyordu. Bu paylaşmada koruyuculukgerekçesi kullanılıyordu. Böylece, uzunca bir süreden beri, emperyalist güçler tarafından siyasal bir varsayımdanibaret görülen ama topraklarının bölüşülmesi konusunda uyuşma sağlanamadığı için varlığına katlanılan Osmanlı Devletinin yaşamı, eylemsel olarak sona ermiş oluyordu.

Bu gizli planın uygulamaya konulma biçimi Sevr Antlaşmasıdır. Gerçi savaş sonrasında ortaya çıkan yeni dengeler yüzünden planda bazı değişiklikler olmuştu. Örneğin, 1917 Devrimi dolayısıyla, gizli anlaşmanın taraflarından olan Rus Çarlığı devre dışıkalmış ve yeni kurulan Sovyet Cumhuriyetinin payı da kaldırılmıştı. Öte yandan, İngilizlerin çabasıyla panhelenizmdüşleri gören Yunanistan devreye girmişti. İngilizler, Batı Akdenize yayılmış güçlü bir İtalyanın korkusuyla, onlara vaat edilen paydan büyükçe bir parçayı, etnik (budunsal) gerekçeler uydurarak Yunanlılara peşkeş çekmişlerdi. Antlaşma daha yürürlüğe girmeden, pay sahipleri, paylarına mahsubentoprak işgallerine başladılar.

Anadoluda filizlenen Ulusal Kurtuluş hareketinin özünde, savaşta yenik düşmüş olan imparatorluğason verme perdesi altında, bir ulusu yok etmeye yönelik bu plana karşı savaşım düşüncesi yatar. Müdafaa-i Hukuk”, “Redd-i İlhak”, “Harekât-ı Milliye gibi adlar altında biçimlenen yerel direnme örgütlenmelerinin ortak yanı bu savaşım fikridir. Bunun başka bir anlatımı, ulusal varlığın ve bağımsızlığın konulmasıdır. Ordu müfettişi Mustafa Kemal Paşanın Samsuna varışından sonraki ulusal önderkimliği de bu noktada belirginleşir. Mustafa Kemalin o bunalımlı dönemde neyi amaçladığını gösteren en anlamlı belge Amasya Genelgesidir: Vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı tehlikededir”, “ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.Bunun için, hiç duraksamadan her türlü etki ve denetimden uzak bir ulusal kurul oluşturulmalıdır.

‘Ulusçuluk’

Amasya Genelgesinden Cumhuriyetin ilanına kadar süregiden olaylar dizisi gözlenirse, tümüyle bağımsızlık savaşımı(istiklal mücadelesi) olarak nitelenen bu sürecin en önemli öğesininulusçulukolduğu görülür. Milli Mücadele”, “Millet Meclisi”, “Milli Hükümetterimleri hep bu öğeyi yansıtır. İstanbuldaki tutucuların, Ankara hareketi için alaylı bir biçimde kullandıkları millicilersözcüğü de aslında bir gerçeği içermektedir.

Bu ulusçuluğu, Osmanlı İmparatorluğunun son dönemindeki Türkçülük ve benzeri akımlardan kesinkes ayırmak gerekir. Bu akımlar ulusal birime dayalı bir devletarayışıyla değil, çözülmekte olançokulusluimparatorluğa bir diriliş reçetesi bulmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Bununtarihe karşıbir düş olduğu ve üstelik emperyalizm tarafından nasıl sömürüldüğü bugün artık bilinen bir şeydir. Ulus gerçeğine dayanmayan bir cemaatler topluluğudevlette, bu anlamdaki ulusalcılıktanyapıcı bir işlev beklemek, gerçekten, düş kurmaktan başka bir şey değildir.

Ulus birimine dayalı

İşte, kurtuluş savaşımınınulusallıkniteliği bu noktada önem taşımaktadır. Ulus birimine dayanmayan bir çözümün geçerliliği olmadığı, çok cemaatli imparatorluğa değil, doğrudan doğruya onun çekirdeğini oluşturan ulusa yönelik yok etme eylemi ile somut olarak algılanmıştır. Bu nedenle, müdafaa-i hukukhareketi, hemen misak-ı millive kuvva-i milliyeiçeriğine kavuşmuştur. Bu içerikle değerlendirilirse, kurtuluş savaşımının, hantal ve anakronik Osmanlı Devletini yaşatma ya da diriltme çabası değil, ulus birimine dayalı yeni bir devlet kurma savaşımı olduğu anlaşılır.

Birçok kimse, hatta bir ihtilal meclisiolduğu kuşkusuz olan birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi nin üyelerinden bir bölümü, bu gerçeği kavrayamamışlardır. Yapılan savaşın, saltanat makamının kurtarılmasısavaşı olduğu sanılmıştır. O günkü koşullar içinde bunun olanaksız olduğu, ulusal temele dayalı bir savaş kazanılınca, artık istense bile, saltanat makamının kurtarılamayacağı”, çünkü saltanat düzeninin -tarihsel bağlar ve nedenlerle- ulusal temelle bağdaşamayacağı anlaşılamamıştır.

Askeri harekât sona erince, daha yeni devletin biçimini belirlemeden, saltanatın kaldırılmasına karar verilmesi bundandır. Cumhuriyetin ilanı ile saltanatın kaldırılma kararı arasında bir yıllık bir zaman farkı olması, bu yönden anlamlıdır. Bu karar, aslında, geç kalmış bir karar bile sayılır. Nitekim, saltanatın kaldırılması konusu görüşülürken bu kararın esasen gerçekleşmiş bir olgunun (daha 1920 yıllında gerçekleşmiş olgunun) tescilinden ibaret olduğu da söylenmiştir.

Osmanlı gelenekçileri

Geniş halk yığınlarınca önder Mustafa Kemalin güçlü kişiliğiyle birleştirilerek algılanan bu gerçek, yeni Türk Devletinin, Türkiye Cumhuriyetinin, hem kuruluş gerekçesi hem de vazgeçilmez özüdür. Saltanat döneminin bu öze aykırı kurum ve kuramlarınıntasfiyesieylemi, meydana getirilen eserin, başka bir ad altında yeni Osmanlılıkdeğil, ondan nitelikçe temelden farklı bir siyasal olgu oluşundan kaynaklanır.

Bugün, tarihimizdeki bu önemli sıçramayıhâlâ kavrayamamış, bundan 86 yıl önce ilan edilmiş Cumhuriyeti”, imparatorluk tarihi içinde zorunlu ama sıradan bir aşama olarak kabul eden Osmanlı gelenekçileri yine vardır. Örf ve âdetlerine bağlıcumhuriyet kuşakları yetiştirme kuralını üniversiteler yasasına bile sokabilen bu gelenekçilerdir. Cumhuriyetin getirdiği devrime karşı, akıl ve bilimle değil, geçmişin köhne kuramları ile eleştiri getirenler de yine bunlardır. Ne ki, bütün bozma ve saptırma çabalarına karşın, 86 yılın sonunda, Cumhuriyet çözümünün biricik doğru çözüm olduğu, tartışılması gerekli (hatta zorunlu) olan bütün siyasal ve toplumsal sorunların ancak bu doğrultuda tartışma kaldırabileceği kesinlikle anlaşılmıştır.