Nur Yoldaş: ’Sultan-ı Yegâh’taki sentez aşk gibi

Nur Yoldaş orijinalleri Şebnem Ferah, mor ve ötesi, Özlem Tekin, Emre Aydın ve Cem Adrian tarafından kaydedilmiş beş şarkıyı “İz Bırakanlar Vol.1” adlı albümü için yorumladı. Yoldaş ile zamanda bir yolculuk yaptık.

17 Mayıs 2020 Pazar, 12:39

Nur Yoldaş müziğimizde çok özel bir yere sahip, neredeyse 40 yıldır da imajını hiç zedelememiş, hep akıllarda müziğiyle kalmış bir isim. Benim kuşağımdan olanlar (ve elbette benim büyüklerim) onu 1980’lerin hemen başında kaydettiği “Sultan-ı Yegâh” ile tanıdılar. Benzerine az rastlanan  bir ses, benzerine yine az rastlanan bir beste ve düzenlemeyle buluşmuştu o müthiş şarkıda. Üstelik Attilâ İlhan gibi bir büyük ustanın dizeleriyle… Şimdi Nur Yoldaş yepyeni kayıtlarla çıktı karşımıza. 5 şarkının yer aldığı son albümünde yakın geçmişten hafızalarımızda iz bırakan melodileri yeniden yorumlamış, her birine bambaşka bir boyut katmış. Orijinalleri Şebnem Ferah (“Artık Kısa Cümleler Kuruyorum”), mor ve ötesi (“Araf”), Özlem Tekin (“Aşk Her Şeyi Affeder mi?”), Emre Aydın (“Hoşça Kal”) ve Cem Adrian (“Ben Seni Çok Sevdim”) tarafından kaydedilmiş beş şarkıyı “İz Bırakanlar Vol 1” adlı albümü için yorumlayan Nur Yoldaş ile zamanda bir yolculuk yaptık.

Yeni albümünüzde yer alan beş şarkı da daha önce başka sanatçı ya da gruplar tarafından ünlü edilmiş şarkılar. Bu şarkıları seçerken hangi kriterler önemliydi sizin için? 

 İyi bir ses sanatçısı olmak için iyi bir dinleyici olmak gerekir öncelikle. Ben de her türden nitelikli müzik işlerini yakından takip etmeye çalışıyorum. Albüm için seçtiğimiz şarkılar da benim sahiplerinin sesinden dinlemeyi çok sevdiğim şarkılardı. Zaman zaman kendi kendime de mırıldanırdım hatta. Arpej Yapım, İz Bırakanlar projesini sunduğunda da aklıma ilk gelen şarkılar bunlar oldu. Dinlemekten ve söylemekten keyif aldığım diğer şarkıları da sonraki projelere saklıyoruz. 

 İçinize sinen bir albüm oldu mu, keşke şurasını da şöyle yapsaydık diyor musunuz dinlerken? Hangi parçayı seviyorsunuz örneğin en çok?

Hiçbir sanatçının “keşke şurasını da şöyle yapsaydım” demediği bir eseri yoktur. O süreç aslında hiç bitmez. Elinden gelenin en iyisini yaptığına kendini ikna edip artık o işle vedalaşması gerekir sadece. Biz de Arpej Yapım bünyesindeki müzisyen ekibimizle el ele vererek birlikte çok verimli bir üretim süreci geçirdik. Aynı heyecanla İz Bırakanlar Vol. 2’ye yakın zamanda başlayacağız. “Ah keşke şunu da şurada kullansaydık” dediğimiz şeyleri de Vol 2’de değerlendireceğiz artık.

Sizin yeni şarkılarınızı da dinleyecek miyiz yakın bir gelecekte?

Tunç Devrim Yoldaş, benim sesimin bedenine tam oturan bir elbise gibi olan, yakışan eserler yaptı geçtiğimiz yıllarda, yapmaya da devam ediyor. Önümüzdeki aylarda yine onun benim için yazdığı şarkıları seslendirmek üzere tekrar stüdyoya gireceğim. 


ATTİLÂ İLHAN’IN EVİNDE

Müziğe çok uzun ara verdikten sonra 2010’lu yıllarda yeniden duymaya başladık sesinizi, şarkılarınızı… Yine de çok özletiyorsunuz kendinizi. Neden uzak kaldınız bu kadar müzikten?

Uzak kalmadım aslında. 2002 yılından beri Ankara Büyükşehir Belediyesi Kent Orkestrası solisti olarak şarkıcılık hayatıma devam ediyorum.  Her hafta düzenli olarak yirmibeş kişilik büyük orkestra eşliğinde prova yapmak ve sahne almak beni müzikal anlamda yeterince doyuruyordu, hatta bu süreçte orkestramızla birçok uluslararası konserlere ve festivallere katıldık, evet belki ana akımın içinde değildi bu işler ama ben yaptığımız işten çok memnun olduğum için başka arayışlarda olmadım. İhtiyaç duymadım diyebilirim, evet aslında ihtiyaç duymadım. 2012 yılında bir müzikalde sahne almıştım. Müzikalin bir sahnesi için şarkıya ihtiyacım vardı. Oğlum Devrim’den rica ettim müziklemesini. Yazdığı şarkıyı çok beğendim ve daha sonra 2014 yılında "Bir Gamlı Hazan" adıyla yayınladık o şarkıyı. Oğlumla beraber çalışabilmenin keyfini bir kere alınca bu keyfi orada bırakmadım ve 2015’te Sahiden adlı şarkımızı ve 2017’de de Arpej Yapım etiketiyle "Masal"ı yayınladık. Özellikle Masal’ın çok özel bir dinleyici kitlesine ulaşabilmesi ve uluslararası ödüllerle onurlandırılması şevkimizi artırdı. Geri dönüşüm böyle oldu. Daha nice besteler ve projelerle kendimi özletmeden dinleyicilerimle buluşmak için çalışıyorum artık. 

Nur Yoldaş denince akla gelen ilk şarkı “Sultan-ı Yegâh” elbette… “Mihrimah” gibi “Saki” gibi başka çok güzel şarkılarınız da var ama “Sultan-ı Yegâh”ın yeri ayrı olsa gerek. O şarkının hikâyesini anlatabilir misiniz, nasıl bestelendi (Ergüder Yoldaş’ı da analım burada hem), kimin fikriydi, söylemeyi siz mi istediniz vb.?..

Ergüder, "Sultan-ı Yegâh"ı 1979 yılında Berlin’de bir müzikal için bulunduğu yıllarda boş vakitlerinde yazmaya başlamıştı. Beni yanına çağırıp “Şuna bir bakalım” demesi 1980 sonları. Ben o kadar genç ve toydum ki ne olup bittiğinin zerre farkında değildim. Bir yanda Attila İlhan, diğer yanda Ergüder Yoldaş… İki dev ismin Türk pop müziğine ciddi bir baş yapıt kazandırmak üzere olduğunu idrak etmiş durumda değildim kısacası. Hiç unutmam, Attilâ İlhan’ın evine bitmiş işi dinletmeye gittiğimizde, Attilâ Bey bana “Esas sorumluluğun şimdi başlıyor Nur, bir ömür bu şarkıyı taşıyacaksın,” demişti. İkisinin de ruhları şâd olsun, onur ve minnetle taşıyorum. 

Şarkı bir dönem yasaklanmıştı hatta değil mi? “Sultan-ı Yegâh”ın da içinde bulunduğu albümünüz için Naim Dilmener, “herkesin peşinde olduğu mucizevi ‘sentez’i layıkıyla becerebilmiş tek albüm olarak geçecektir Türk pop tarihine” diyor. Sizce neydi sırrı o ‘sentez’in?

“Mucize” bir sentez ortaya koyabilmek için kendinizi teknik ve teorik anlamda son derece iyi donatmış ve belli bir tedrisattan da geçmiş olmanız gerekir. Hem Attilâ İlhan hem de Ergüder Yoldaş bu anlamda yetkin isimlerdi. A ve B unsurlarının aynı anda aynı mekânda bulunmaları sentez değildir.Yani basit iki akoru bir Batı enstrümanıyla çalarken melodiyi udla çalınca sentez yapmış olmazsınız. İki unsuru birbirleriyle diyaloğa sokarken tercih edeceğiniz sitil, teknik ve estetik kriterler ortaya nitelikli sentezi çıkartır. Söz konusu unsurların birbirlerini dönüştürerek ortaya yeni bir öneri çıkarmalarıdır aslında sentez. Aşk gibi belki de, iki insanın birbirine olan sevgisinin dönüştürücü gücü gibi.

Ergüder Yoldaş’ı da sormak istiyorum size. Müziğimizde çok başka bir yerde duran bir yaratıcıydı. Siz çok daha yakından bakan bir olarak nasıl tanıyordunuz onu, nasıl biriydi? Sizinle ilişkisinde nasıldı, çalışırken nasıldı?

Ergüder Yoldaş ülkesini, insanlarını, kültürünü, müziğini ve edebiyatını çok iyi tanıyan ve bu değerleri kimi zaman dönüştürerek kimi zaman da olduğu gibi koruyarak sonraki nesillere aktarmak çabasında olan bir sanatçıydı. Kurduğu müzik dünyası hep bu prensipler üzerineydi. Ergüder’in yanına gidip masasına balyayla para koyup düzenleme yaptıramazdınız ama nitelikli bir fikirle masaya oturduğunuzda sizi baş tacı ederdi. Onunla olan ilişkim bana sadece bugünki müzikal duruşumu ve becerimi kazandırmadı, hayata bakışım, kendimi tanıyışım, müziği duyuşum, toplumu görüşüm hep onun yanında şekillendi. Romantik ilişkimizde her zaman zarif bir beyefendiydi. Piyano başındaysa konu tam anlamıyla idrak edilmeden dersi bitirmeyen çok ciddi bir hocaydı. 


TRT HER ŞEYİYLE ÖRNEKTİ

Sizin çok farklı bir sesiniz, hemen ayırt edilebilen bir tonunuz var. Sizi kim keşfetti şarkıcı olarak, yoksa hayaliniz zaten hep müzikle iç içe olmak mıydı? Biraz o yıllara dönelim, her şeyin başladığı yıllara…

Sesimin güzel olduğu çocukluğumda aile büyüklerime söylenmiş. Ben zaten küçükken hep şarkı türkü söylerdim. Radyoları dinleyip oradaki şarkıcıları taklit etmeye çalışırdım. Daha sonra annem beni TRT İstanbul Radyosu’na götürdü. O zamanların TRT’si yorumcusuyla, şarkıcısıyla türkücüsüyle, spikeriyle, onların kullandığı doğru Türkçeyle her şeyiyle örnekti. O yıllarda çok doğru sanatçıların, doğru ustaların tedrisatından geçtim. Galiba benim en büyük şansım o dönem TRT gibi çok kaliteli işler yapan bir kurumun olmasıydı. 

80’li yıllarla günümüzü karşılaştırdığınızda ne gibi artı ve eksiler görüyorsunuz?

80’lerle günümüz arasındaki farktan ziyade müzik üretiminin ve müziğin dinleyiciyle buluşma şekillerinin son iki yüz elli yıl boyunca geçirdiği evrimi düşünecek olursak imkânların hep daha iyiye gittiğin görürüz. Bugün iki sesi bir araya getirip derdini müzik aracılığıyla ifade etmek isteyen herkes kendi bütçesine göre bir ev stüdyosu kurma imkânı bulabiliyor. Aslında günümüz popüler müzik akımlarının hepsi ozanlık geleneğine dayanıyor. İki yüz elli yıl evvel liri ya da lavtayı kapıp sokak sokak gezerek derdini anlatan insanla günümüzde basit bir ses kartı ve klavyeyle albüm yapıp dünya turnesine çıkan insan arasında temelde bir fark yok. Tabii ki, anlatmak istediği fikri stilize ve estetize ederken daha fazla özen gösterip kendisini teknik konularda daha iyi geliştiren insanların müzikleri daha fazla öne çıkıyor. Burada önemli olan fikri müzikleştirebilmek. Kırk yıl önce her isteyen müzik yapamazdı. İnternet çağında artık insanların önünde ne ekipmana ne de teknik ve teorik bilgiye ulaşmak konusunda bir engel yok. 


GÜMBÜR GÜMBÜR BİR YENİ NESİL GELİYOR

Yeni şarkıcılar içinde özellikle çok beğendiğiniz birileri var mı?

Kulağım hep rock ve pop rock müziğe gidiyor. Daha geniş ifade alanı olan müzikal işler ürettiklerinden olsa gerek. Yani üç dört akorun üzerine kurulmuş basit bir ritim değil de daha bir salınan, daha bir düşünülmüş işler rock müzikte daha çok. Gümbür gümbür bir yeni nesil geliyor, şimdi 20’li yaşların başındalar. Her ay üç dört isim görüyorum böyle ve hepsi birbirinden iyi. 

Tabii bu son kayıtlarınız tam karantina sırasında buluştu dinleyiciyle. Salgın sırasında olmasa konserler de gelecek miydi ardından, neydi planlarınız?

Turne orkestramız hazır bile. Ancak şu anda önceliğimiz sağlık. Salgın bittiğinde hep beraber şarkılarımızı söyleyeceğiz. Biz bu zor günlerde dinleyicilerimizi yalnız bırakmamak için daha fazla ertelemek istemedik projeyi. 

Neler yapıyorsunuz karantinada? Nasıl geçiyor günleriniz, geceleriniz?..

Başucumda bekleyen kitaplarımı okuyup bitirmeye fırsat bulabildim bu sayede. Şehrin sessizleşmesi, araba gürültülerinin azalması iyi geliyor. Bu karantina sürecinde ilk defa gerçekten dinlenebildiğimi hissettim. Yine de hareket etmeyi ihmal etmiyorum. Sokağa çıkma kısıtlaması olmayan günlerde Boğaz’da en az bir saat yürüyüş yapmaya çalışıyorum. Baharı da böylece kıyısından köşesinden yakalamış oluyorum. Yürüyüşlerim sırasında sokak hayvanlarını da ihmal etmiyorum. Mahalledeki kedi ve köpeklere mama su takviyesi yapıyorum. Akşamlarımı da dizi, film ya da konser kayıtları izleyerek geçiriyorum. Günümün en zor saatleri televizyon başında salgın raporunun açıklanmasını beklediğim ve günün acı tablosunu öğrendiğim saatler oluyor. Sağlık emekçilerimize minnettarım, onlara borcumuzu nasıl öderiz bilemiyorum.

Tüm dünya başını ellerini arasına aldı düşünüyor şu sıralar? Sizce bu salgından ve bu karantinadan nasıl bir ders çıkaracağız, ya da çıkarabilecek miyiz?

“Az, çoktur” diye daha sık düşünüyorum bugünlerde. Saldırgan tüketim alışkanlıklarımızı gözden geçirmemiz gereken bir zaman. Bu açıdan belki salgın bizi terbiye eder. En azından öyle umuyorum. Bir de insanoğlunun ne kadar istilacı bir tür olduğunu daha iyi görmüş oldum. Biz ortalıktan biraz çekilince dünya nefes aldı resmen. Bizden başka canlılar da yaşıyor bu dünyada ve onlara da yer açmalıyız. Sadece kendimiz yaşamayalım, dünyayı da yaşatalım.

(Fotoğraflar: Gökhan Palas)