Osmanlı'nın Muhteşem Yüzyılları

20 Aralık 2012 Perşembe, 07:38
Abone Ol google-news

Batı’nın Kanuni Süleyman’da gördüğü “ihtişam” Sultan’ın kişiliği değil, devletin zirveye varan rakipsiz gücüydü. Duraklama ve çöküş işte o zirvede, devletin ölümsüz olduğu yanılsamasıyla başladı. Hanların hanı, şahların şahı, dünyanın ölümsüz imparatoru hakan, Françeska Kralı’nı kurtarmayı denedi ama kendi kaderini değiştiremedi.

Muhteşem imparatorluklar birer ikişer dağılır yıkılır; kendileri gider, adları tarihe yadigar kalır. Tarihçi İbn Khaldun, devletlerle medeniyetlerin canlılar gibi doğup büyüdüğünü ve çöküp dağıldığını söyler. Uzakdoğu’nun Çeng (Çin) İmparatorluğu’ndan Mısır’a, Persler’e, Roma’ya, İslama, Cengiz Han’a, Bizans’a, “Üzerinde güneş batmayan” Büyük Britanya’dan dünya varoldukça yaşayacağına inanılan “ebedi devlet” Osmanlı’ya hepsi yıkıldı. Sovyetler Birliği kendiliğinden dağıldı, ABD’nin günleri değilse bile yılları sayılı görünüyor. Dünyamız, büyük ve güçlü devletlere belki dar belki büyük geliyor. Nedenleri, BBC’nin yayındaki Dünya Tarihi’nde izlendiği gibi çok farklı olsa da sonuç sanki hiç değişmiyor; bu tarih dersi geçerliğini günümüzde de sürdürüyor.

Okul tarih kitaplarında, Osmanlı Devleti’nin neden gerilediği sorusu, “Kimi sultanlarımızın hasta ve deli olmaları, at sırtında elde kılıç, ‘dar’ül harbi’ fethe çıkacaklarına, sarayda zevk ve sefaya dalmalarıyla” açıklanırdı. Kuşkusuz öyleleri de vardı ama hepsi öyle miydi? Batı’nın Kanuni Süleyman’da gördüğü “ihtişam” Sultan’ın kişiliği değil, devletin zirveye varan rakipsiz gücüydü. Duraklama ve çöküş işte o zirvede, devleti ölümsüz olduğu yanılsamayla başladı. Hanların hanı, şahların şahı dünya ölümsüz imparatoru hakan, Françeska Kralı’nı kurtarmayı denedi ama kendi kaderini değiştiremedi.

Bin atlı akınlar ve at sırtında fatihler

Ozanımız, “bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik” dizeleriyle o mutlu çağların özlemini dile getirmişti; ama Doğu’nun büyük bilgeleri, “Ülkeler at sırtında kılıçla fethedilir ama yönetilemez!” demişlerdi. Neden? Tarih felsefesinin iman mı akıl mı, güç mü hukuk mu, özgürlük mü özerklik mi, savaş mı barış mı tartışmalarına girmeden, hemen hatırlayalım ki atlı göçebeler ve askeri fetihler çağı sona ermiş görünüyor. Güçlüler, küçülen “dünya köyü”nde diledikleri gibi at koşturamıyor artık. Ülkeler günümüzde roketlerle işgal ediliyor da helikopterle tahliye edilemiyor. Devir devran değişti. Savaş kolay, barış zorlaştı. “Medeniyetler çatışması” dünyayı korkuttu ama sindiremedi. Yükselen barış cephesi, “savaşa hayır” diyor. Erkek egemen dünyanın kadınları uyandı ve Tanrı adına insanlığı yönetmeye kalkanlara hak, hukuk, özgürlük ve insanlık adına sömürnüye “hayır” diyor. Küreselleşen dünyanın ve iletişim devriminin görülen hedefi refah toplumu olmadı ama belki barış ve özgürlük olabilir.

Güçlü yöneticilerin güçsüzleri yönettiği bir toplumda, güçlü efendilerin kullarından daha mutlu olmadığı biliniyor. En otoriter olandan en demokratik ve en liberal topluma, siyasal iktidarın temelinde güç değil halk desteği, hak ve hukuk var. Ata yadigarı “Adalet mülkün temelidir” sözü bugün de geçerli; yalnız mal-mük için değil, hepsinin dayanağı olan devlet varlığı için. Birey için sağlık ne ise toplum içinde en yüce devlet, adalettir.

Anadolu-Türk hümanizmasının –insanlık idealinin– sözcülerinden, Mevlana Celaleddin Rumi ünlü dörtlüğünde aynı görüşü şöyle aktarmış günümüze:

“Dünle beraber gitti, cancağızım

neler varsa düne ait, şimdi,

yeni şeyler söylemek lazım!”

Kahraman atalarımızın, at binip kılıç kuşanarak dünyayı fethetmelerini bilmez, küçümser değilim. Ancak at ve kılıçla fethettiğimiz o dünya geçmişte kaldı. At sırtında kılıçla fethettiğimiz Rumeli’ye veda edişimizin ibret verici öyküsü ekranlarımızda. Günümüzün dünyası, dinle imanla değil, teknoloji, ideolojik eğitim ve emir kulu medya ile yönetiliyor. Atalarımızın muhteşem başarılarını unutmayalım, yaşatalım; ama selatin camilerinin minare/şerefe sayısıyla değil, yüzyıllar sonra saygıyla anılacak sanat eserleri yaratarak. Rasathaneyi topa tutarak değil, bilimi, sanatı ve felsefeyi yasaklayıp üniversiteyi medreseye dönüştürüp çağdaş ülkelerden “müneccim” ithal ederek; selameti, “maneviyat bakanlığı”nda arayarak değil. Sönen “asker ocağı”nın, Mısır Hidivi karşısındaki yenilgilerini, meşrutiyetçi Mithat Paşa’nın düzmece yargılamasını ve infazını, özetle, “Osmanlı’nın –geçmek bilmeyen– en uzun yüzyılı”nı unutmadan...

Öyleyse n’apalım?

İslamiyeti bilmedikleri gerekçesiyle ülkücü Platon’u, gerçekçi Aristoteles’i küçümseyip Hegel’in diyalektik tarih felsefesini, doğabilimci Darwin’in evrim kuramını “metafizik” olarak dışlamadan, siyasal bilimci Marx’ın yabancılaşma kuramını (komünizm diye) tarihe gömmeden... N’apalım? Tarih öncesinden günümüze etik felsefenin izlediği ve önerdiği en yüce erdem“kendini bilmek”tir. Sen “kendini [haddini] bil’mez isen bu nasıl okumaktır?” Ey insan, dön kendine ve sor, sen kendini bilmeden, ötekini nasıl yargılarsın?

Beğensek de beğenmesek de bildik dünyanın sona erdiğini izliyor ve seziyoruz.

Bilemediğimiz gelecek, yaygın kaygılara yol açıyor. Ben de bilmiyorum ve kaygılıyım. Sokrates de “tek bildiğim, bilmediğimdir” demişti. O günden bugüne, bilemediğimiz bir geleceği inşa ettiğimizi öğreniyoruz.

Bilgin ve bilge Einstein da bilmiyordu ama insanlığı uyarmıştı:

“Layık olduğumuz ya da hak ettiğimiz bir geleceği inşa ediyoruz!”