Pınar Öğünç'ün ilk öykü toplamı: 'Aksi Gibi'

Pınar Öğünç ilk öykü toplamı “Aksi Gibi” ile okurların karşısında. Öğünç’ün öykülerinde sıradan hayatlardan öylesine seçilmiş gibi duran kesitler aktardığı söylenebilir, ama bu saptamaya bir ek yapmak lazım: Sıradan hayatları, içerdiği sıra dışı, aklın almakta zorlanacağı, akılla tartıldığında saçma denilebilecek yanlarıyla birlikte anlatıyor yazar. Behçet Çelik'in değerlendirmesi...

09 Mart 2015 Pazartesi, 17:02
Abone Ol google-news

Pınar Öğünç'ten “Aksi Gibi”

Tuhaf zamanlarda laf kıymeti olmayanlar

“İçten içe olan her şeyden korkuyorum. İçten içe gerinen fay hatlarından, sessizce köpürmeyi bekleyen yanardağlardan, gizli yerlerinden çatlayan duvarlardan, belli etmeden çürüyen asırlık kavaklardan, aslında ne zamandır bitmekte olan ilişkilerden ve bunların hiçbirini zamanında göremiyor olmaktan korkuyorum.”

“Evde Yokum” başlıklı öyküde anlatıcının korkularından söz ettiği bu satırlarda Pınar Öğünç’ün öykü anlayışına dair bir şeylerin de saklı olduğu söylenebilir ama bunun nedeni öykülerde “içten içe olan” ve göremediğimiz bir şeylerin üstlerindeki türlü çeşit örtünün sıyrılıp görünür kılınması değil. Gerçi bir anlamda, görünür kılıyor ama derinde olanın üzerindeki örtüyü sıyırdığı pek söylenemez Öğünç’ün; belki sadece örtüye çekidüzen vererek, “burada bir örtü var” demeye getiriyor. Sadece bu kadar değil; ötesi de var: Pınar Öğünç, öykünün salt okumakta olduğumuz metinden ibaret olmadığını hissettiren öykücülerden – öykülerin, bize anlatılmamış olsa da, anlatılanlar sayesinde haklarında bir şeyler sezdiğimiz öncesi ve sonrası da var. İşte, çok zaman oralarda, öykünün yazılmamış öncesinde ya da sonrasında, “içten içe olan şey”i görmek, alttan alta kaynayanın, titreşenin, köpürenin ne olabileceğini öğrenmek mümkün.

ANLATICI HİSLERİ

“Evde Yokum”un ilk cümlesi mesela: “Fark ettim ki uzun zaman olmuş kapıyı anahtarla açmayalı. Hep kapı açılan olmuşum bir süredir.” Öykünün devamında girişteki bu iki cümleyle ima ettiklerine tekrar dönmez anlatıcı, evde olmadığımız saatlerde evin ne durumda olduğundan, bir evin boş ya da eşya yerleşmiş hali arasındaki farklardan, eşyanın durduğu yere insanın zamanla alışmasından ve alışamamasından söz eder. Evin içinde dolaşırken aklından geçenleri şöyle özetler bir yerde: “O gün karanlıkta odaları dolaşırken aklımdan bunlar geçiyordu. Nelere alıştığımı bilmek istiyordum. Neyi görmemeye başladığımı, neyin aslında bana uymadığını, nereden çürümeye başladığımı…” Onu böyle bir muhasebeye itenin ne olduğu hakkında da hemen hemen hiçbir şey söylenmez; her zamankinden farklı bir saatte evde olmak gibidir bunun nedeni – görünürdeki yanıt budur ama ya gerçek yanıt, içten içe olanlar? Bunun yanıtı öykünün öncesindedir. Kendisine kapı açılan değil, boş eve kapı açarak giren biridir artık öykünün anlatıcısı. Böyle başlamıştı öykü. Nedenleri, nasılları bizim için öykü boyunca meçhul kalsa da öykü boyunca anlatıcının yaşadığı dönüşümün etkisini, sonucunu derinden hissederiz. “Kapı açılan” olmaktan çıkmanın ya da buna benzer dönüşümlerin insanın iç dünyasında neleri altüst ettiğinin (ya da yerine oturttuğunun), “içten içe olanlar[ın]” görünürlük değilse de sezilirlik kazanmaya başlamasıyla odağın kayıp perspektifin nasıl değiştiğinin anlatıldığı öyküler yazmayı seviyor Pınar Öğünç. Bu tarzdaki öykülerde olayların geçtiği anda anlatıcının neler hissedip düşündüğünün yanı sıra anlatı zamanının öncesini, o âna kadar birikenleri, biriktikçe köpürmeye başlayanları da sezmek mümkün oluyor.

ÇİNLİLERİN BEDDUASINA “LEVEL” ATLATMAK

Pınar Öğünç’ün öykülerinde sıradan hayatlardan öylesine seçilmiş gibi duran kesitler aktardığı söylenebilir ama bu saptamaya bir ek yapmak lazım: Sıradan hayatları, içerdiği sıra dışı, aklın almakta zorlanacağı, akılla tartıldığında saçma denilebilecek yanlarıyla birlikte anlatıyor Öğünç. Birbirine taban tabana karşıt iki durumdan, ‘sıradan’la ‘sıra dışı’ndan söz ettiğimin farkındayım. Öğünç’ün öyküleri böylesi karşıtlık hallerine ışık tutuyor. Her şeyin hem kendisi hem karşıtı olabildiği bir çağda yaşıyoruz. Bir şeyleri tanımlamanın, adlandırmanın, sonrasını öngörmenin giderek zorlaştığı bir zaman diliminde yaşadığımızı hatırlatıyor Öğünç’ün öyküleri. Şu meşhur Çin bedduasındaki gibi, “tuhaf zamanlarda” yaşıyoruz, ama şunun da altını çiziyor Pınar Öğünç. Çinlilerin bedduasına “level” atlatmış durumdayız. Sanki birileri, “Tuhaf zamanlarda yaşayasın ve buna alışasın!” demiş gibi halimiz.

Böyle bir bedduanın gündelik hayatlarımızı ne hale getirdiğine dair örnekler var Öğünç’ün öykülerinde. Bir şeyler karşıtlarına dönüşmüş durumda – kendileri olmaktan çıkmadan üstelik. İki gülüş mesela, hem farklı hem de anlamadığımız halde bir şeyleri benzer gibidir. Ya da bir “dolmuşun ön tarafı aslında hiçbir yerine benzememesine rağmen bir evi çağrıştırıyordu[r.]” Parkta spor yapan kadınlar misafirlikte gibidirler ama “ev sahibi yoktu[r], hepsi ev sahibi[dir], hepsi misafirdi[r.]” Bir genç kadının söz ettiği erkekten delicesine nefret mi ettiği, yoksa aşkından geberdiği mi anlaşılamamaktadır. Bunlar öykü anlatıcılarının tespitleri, benzetmeleri, mecazları ama sadece bunlar değil, öykülerde bahsi geçen olaylar, durumlar da az saçma değil – üstelik bunlara gündelik hayatlarımızda da sıkça tanık olmaktayız. Yoksul, kredi kartının ancak asgarisini yatırabilen bir satış görevlisinin çalıştığı mağazada satılan ürünleri alamayacağını sezdiği birini hor görmesi; doğada yaşaması gerekirken evlere kapatılan hayvanları gezdirmeleri için birilerine ücret ödenmesi; yıkılan binaların molozlarıyla deniz karaya dönüştürülürken o binaların tıraşlanmış tepelerden getirilenlerle inşa edilmesi; stresten uzak durmalıyım düşüncesinin insanda stres yaratması…

ALIŞKANLIĞIN PERDESİ

Saçmanın yoğunluğu giderek hayatın, var oluşun anlamsızlığına, bunalıma götürebilir insanı. Ne var ki zamanımızın saçmalıkları bu kertede bunaltıcı değil. Belki de dikkat etmediğimizden, Pınar Öğünç dirseğiyle dürtüp kaş göz oynatarak göstermese farkına bile varmayacağımızdan. Ya da yaygınlaştıkça yaygınlaşıp sıradanlaşmış, bir anlamda saçmalığını yitirmiş olmasından. Sıradanlaştıkça alışmış durumdayız bunlara, alışkanlığın perdesi var gözlerimizde, saçma olan normalleşiyor. “Evde Yokum”un anlatıcısının taşınma ertesinde insanın yeni mekânına alışmasından söz ederken vurguladığı gibi: “İki ay geçtikten sonra başka bir perde çekiliyor insanın gözüne. Her şeyin yeri durduğu yerde normalleşiyor. Görmemeye başlıyorsunuz. Alışıyorsunuz. Hayat gibi.”

Gündelik hayatta “laf kıymeti” olmayan ayrıntılarla örüyor Pınar Öğünç öykülerinin kozasını. “Düşünürken omuzlarının bir güvercin gibi düşebildiğini, yanaklarının içini ısırabilmek için dudaklarını uzattıklarını hiç kimse onlara söylememiştir. Laf kıymeti yoktur bunların.” Laf kıymeti yoksa da, hikâye kıymeti vardır. Ayrıntılara sadece laf (hikâye) kıymeti biçmiyor Öğünç, o ayrıntıların bir araya geldiğinde içten içe fokurdayan nelerin resmini verebileceğine dikkat kesilmemizi öneriyor. İçten içe olanları sezmek kolay değil, kabul, ama gözümüzün önünde kopan irili ufaklı, kişisel ya da toplumsal kıyametleri de mi görmeyelim? Ayrıntılarda saklı hikâyeleriyle içteki ve dıştaki kıyametlerin birbirleriyle olan bağını, gevşek, uçucu, koptu kopacak… Her şeyi bilmemiz, anlamamız gerekmiyor, yaşayıp gidiyoruz, demek de mümkün; ama cehaletimiz alışkanlıklarımızın, konforumuzun, meraksızlığımızın, kayıtsızlığımızın, kof kibrimizin, bencilliğimizin bir sonucu. Saçmalıklar normalleşmiyor, biz bakar körlüğümüzle parçası oluyoruz onun. Aksi Gibi ayna tutuyor yüzümüze, görmezden gelemiyoruz.

Aksi Gibi/ Pınar Öğünç/ İletişim Yayınları/ 120 s.