Sakarmeke uçar, sen öyküyü hatırla!

“Siz turna mısınız serçe mi? Çatıları mesken tutan martılardan yana mısınız yoksa martı avcısının çaresizliğinden yana mı? Yavrusuna uzak bir kumru musunuz yoksa simurg mu? Fırat’ın öyküleri size göğü sunuyor. Mavisi ve beyazı, bulutu ve sonsuzluğuyla, kuşları ve kanatları, kışları ve baharıyla.”

26 Şubat 2021 Cuma, 00:04
Abone Ol google-news

Fotoğraflar: YAĞMUR ILGAZ ARIKAN

İRONİK ÖYKÜLER

Daha önce yazdığı roman ve öykülerle kaleminin gücüne tanık olduğumuz Mehmet Fırat Pürselim, yaşamın yüreğinde gezinen, size bize dair olağanüstü samimi, sıcak öykülerle bir kez daha okurların karşısında.

Sakarmeke isimli kitabı, evlatlık Serçe’nin (veya Gülten) öyküsüyle açılıyor. Serçe’nin kırık dökük hayatı dramatize edilmeye ve okuru göz yaşlarına boğmaya çok müsait. Oysa Fırat’ın kalemiyle o arabesk sulara hiç bulaşmıyoruz ve bu yaşama ilişkin izler, pek tanıdık, trajikomik, okuru gülümsetmeye hazır hallere dönüşüyor.

Çünkü hangimiz Serçe Tilbe (veya Yıldız) kıvamında değiliz ki ve hangimizin yaşamı psikolog legosu gibi kurulup bozulmaktan yıpranmamış halde değil? Çünkü biz acılarını gülüp eğlenerek bastırmaya, bazen de aşmaya çalışan bir toplumuz. Ve bu toplumun evlatlıkları namıyla az biraz Şahende, bir tutam 500A yolcusu ve bolca da kumru yavrusu Serçe’yiz.

Yani edebiyatta ironi tam da böyle, yerinde, kıvamında ve tatlı tatlı, dertleri ters köşeyle gözümüze sokmak için kullanılır. Oğuz Atay’ın yaptığı gibi. Fırat’ın sürdürdüğü gelenekle.

Fırat öykülerindeki atmosferi yaratırken betimlemeleri de hakkıyla kullanıyor. Hani kimi oldumcuk yazarların, “Ay bu devirde o kadar tasvir hiç gereksiz” dediği şeyi. Hadi canım sen de. Betimleme öykünün can damarıdır ve hayat damarı kesilmişse, öyküye niyetlenmişken ölü metinler okursunuz.

Öte yanda Sakarmeke’den birkaç örnekle, “Süpürgesiz işe yaramayan faraşın çaresizliği” veya “Yarısı yanmayan yarısı ölgün sokak lambaları” gibi şık betimler, biz okurları alır öykünün orta yerine, o çaresizliğin yanı başına, o sokağın tam ortasına bırakır. Ve bu sayede karakterlerin bir adım gerisinde gezer dolanır, öykünün havasını soluklanırız.

“İstesen bile kaybolamayacağın bir şehir” dendiğinde, üst üste binmiş derme çatma evleriyle bedbaht bir Doğu şehri gözümüzün önüne serilir ve burnumuza benzer kentlerin is kokusu gelir. Fırat’ın bu konuda, daha önceki kitaplarında olduğu gibi usta işi örnekler sergilediğini söylemek gerekir. Sırf bu tarafıyla bile nefis öyküler okuyoruz.

ÖYKÜCÜLÜĞÜNDE BİR YENİ: DİSTOPYA!

Ve Sakarmeke’de Mehmet Fırat Pürselim öykücülüğüne dair, önceki kitaplarında rastlamadığımız bir yenilik de karşılıyor bizi: Distopyalar. Özellikle Ledli Zaman Hikayesi ve Erektus Kalesi öykülerinin distopik atmosferi oldukça etkileyici. Ama bu öykülerdeki distopya dahi gücünü gerçeğe yakınlığından alıyor.

Ledli Zamanlarda anılan “Perdeleri açık, devletinden gizlisi saklısı olmaması” beklenen kişiler yan komşunuz olabilir. Hatta belki de sizsinizdir dönüp perdeleri yakacak olan. Gerçeklikle bağ koparan kullanımlar yerine, günümüz insanının aymazlığının yarattığı, yanımızda yöremizde dolaşmaya hazır, tuhaf ama tanıdık, ensesi soluğumuzda bir geleceği okuyoruz bu öykülerde. Hatta Erektus Kalesi’nde geleceğin, geçmişin ve bugünün içiçe geçtiğinden de bahsedebiliriz.

DÖN DOLAŞ TÜKENMEYEN UMUTLARIMIZ

Kitaplar, Atatürk’ün yalnızlığında, kitapçıların ıssızlığında geziniyor. Ve Atatürk Yalnızlığı öyküsü, memleket ve hatta dünyanın hallerine dair, dön dolaş tükenmeyen yalnızlığımız, yanmalarımız ve kitap okudukça yine dön dolaş tükenmeyen umutlarımıza dair ne çok şey söylüyor.

Öykü okumalarımda en değer verdiğim şeylerden birisi, öykünün bize hep hatırlanacak karakterler sunmasıdır. Öyküyü okuduktan bir yıl sonra, simurga uçan turnadan ve turnanın ardında bıraktığı, marketçinin oğlu İsmail ile evlenmeye razı iş arkadaşından bahsedebiliyorsak ne ala.

Ben, ufak bir teslimat için ilan veren beybabayı, öykü zamanında olmamakla birlikte öykünün sebebi haline gelmiş müezzini unutacağımı hiç sanmıyorum. Hatta belki farklı öykülerin beybabası ile müezzin aynı kişidir. Neden olmasın?


ÖYKÜLERDEKİ FİGÜRAN KARAKTERLER

Mesela ben bir de öykülerdeki figüran karakterleri çok merak ederim. Misal Hayri çok acayip birisi olabilir. Ya da belki değildir. Hayri kim mi? Bilmiyorum. Ya da biliyorum da size söylemiyorum. Adı Sakarmeke’deki bir öyküde bir kez anılıyor ve emin olun hakkında başkaca bir detay pek yok.

Ama ben Hayri’yi çok merak ediyorum ve kim olduğunu bulabilir ve ziyaretine gidersek bize bir beş yüzlük toka edebilir. Daha fazla bilgi edinmek isterseniz Sakarmeke’ye bakın. Hayri önemli. Fırat’ın yarattığı karakterler, baş kişisinden yan karakterlere, öykü zamanı dışındakilerden figüranına varana dek önemli.

SAKARMEKE, EDEBİYATIN GÖĞÜNDE SÜZÜLÜYOR

Başta samimiyetten bahsetmiştik ya. Her Vakit öyküsündeki nenenin deliliğe meyleden samimi duygusuna sahip olmak isterdim. Ufak bir teslimat yapması gereken işsiz gencin çaresiz, matrak ve saf samimiyeti ölüme bile çare olabilir.

Gerek Mehmet Hoca’nın gerekse de Fırat Hoca’nın endüstriyel futbolun yersiz ve sentetik ciddiyetine bulanmış halleri karşısında, Muşlu gencin umudu ve hatta hayal kırıklığının saflığı yüreğimizde yer ediniyor. Siz hiç hareket çeken dağ sıçanı gördünüz mü? Sakarmeke’yi samimiyetle okuyunca görebilirsiniz. Tabii isterseniz. Bilemiyorum.

Peki siz turna mısınız serçe mi? Çatıları mesken tutan martılardan yana mısınız yoksa martı avcısının çaresizliğinden yana mı? Yavrusuna uzak bir kumru musunuz yoksa simurg mu? Fırat’ın öyküleri size göğü sunuyor. Mavisi ve beyazı, bulutu ve sonsuzluğuyla, kuşları ve kanatları, kışları ve baharıyla. Ben edebiyatın göğünde süzülen Sakarmeke’den tarafım. Çünkü bu samimi şakımayı çok özlemişim.

Sakarmeke / Mehmet Fırat Pürselim / İthaki Yayınları / 168 s. / 2020.