Salgında bedenimiz kurtulur belki, ya ruhumuz?

Bazı akşamlar ben de dizilere bakar oldum. “Unorthodox” adlı diziye denk geldim. ABD’de gettolaşmış Yahudi cemaatinden kaçan bir genç kadının öyküsü. Deborah Feldman başından geçenleri kitap haline getirmiş. Her dinde, mezhepte gericiliğin, cemaatçiliğin insanı nasıl esir aldığını izledim. Kadınlar için her yer güç, tüm dinler hapishane...

04 Şubat 2021 Perşembe, 21:28
Salgında bedenimiz kurtulur belki, ya ruhumuz?
Abone Ol google-news

Unorthodox dizisinden...

Okullar yarıyıl tatiline girdi, karneler verildi. Bu cümle olağan koşullarda sevinç yaratır, güzel düşler kurulurdu. Salgın döneminde kekeme gibi aç kapa günlerini saymazsak, çok zamandır “uzaktan eğitim” denen felaketle yaşıyor çocuklar. İnsansız eğitim bu, yapay zekâ, robot çağında duygusuz insanlar yetişiyor. Yetişiyor derken, elbette nasıl, nereye diye sormak gerekir. Belki bir takım bilgiler istifleniyor olabilir, lakin ruhsal gelişim, düşünsel olgunluk bağlamında kayıp günlerindeyiz. Eve kapanmış, insan ilişkilerine yabancı çocuklar arasındayız. Eskiden karne elinde eve gelen çocuğa, sonuç her ne olursa olsun, tatille ilgili umut verilir, az ya da çok birlikte düş kurulurdu. Geçen hafta kar yağınca şöyle bir baktım sokağa, çocuklar heyecanla dokunuyorlar kara, hemen içine atılıveriyorlar. Kimi ilk kez karşılaşıyor karla; artık her ne varsa yaşama dair yapay, uzak. 

Yeşile hasret her İstanbullu gibi, okulun kapanmasını fırsat bilip, yürüyüş için Atatürk Arboretumu’na gittik. Trafik içinde geçecek olan zaman, gidiş dönüş yolu hesaba katılmalı, eylemin pek de akıllıca olmadığını gösteriyor elbette; tıpkı kara hasret çocuklar gibi, benzer sevinçle ağaçların, bitkilerin kollarına bıraktık kendimizi. Endemik bitkilerin varlığından haberdardık da, aralarında dolaşmak ayrı bir keyif; gelişmiş ülkeler yurttaşlarına şehir içinde dinlenme, düşünme olanağı sağlayan parklar sunar. Can çekişen İstanbul çoktandır bu armağanı veremiyor. Çocuklardan kar sevinci gibi, ağaçlar, parklar,  yeşil, kuşlar, yaşama dair ne varsa çalınmış durumda. Kulak kesilince gençlerin sözcük dağarcığının ne denli yoksullaştığını görüyor insan. Hazin. Dilsiz, hissiz insanlar yetişiyor.

Geçen gün büyük bir şirketin başındaki adam sırıtarak “evden çalışanların yüzde otuzu görevlerini aynı şekilde yapmaya salgın sonrasında da devem edecek” dedi. Eklemiş “Esnek çalışma koşulları hem insanların kendine zaman yaratmasına yarıyor, hem de maliyetleri düşürüyor” diye. Birinci sav diğerinin kılıfı! İş yaşamına katılmak, özellikle bizim ülkede, sosyal varlık olmanın kazanımıdır. Keşke “esnek” denen koşullar sahiden patron bekçisinin söylediği gibi olsa, kölelikten kurtulan çalışan yaratıcı etkinliklere zaman ayırsa. Elbet hakikat bu değil, fırsattan faydalanan patronlar yeni sömürü biçimleri buluyor. Salgında katlanan kârlar bunun en güzel göstergesi. Dilsiz,  hissiz, boyun eğen insanlar arasındayız.

Taksim’den geçerken yükselen heybetli camiye, yerle bir olan Atatürk Kültür Merkezi’ne baktım hüzünle. Cumartesi sabah saat 11.00’de izlediğim klasik konserleri ansıdım. Dünyanın en değerli şefleri, solistleri sahne alırdı. Cep harçlığı yeterdi bilet almaya. Konserde nasıl davranılır, giyim kuşam nasıl olmalıdır, öğrenirdik. Öğleden sonra bale ya da opera izlerdik. Şimdi baleye spor muamelesi yapılıyor. AKM bunu diyebilmek için yıkıldı. Milyonlarca genç insanı yetiştiren binanın varlığı, kasıtlı biçimde ortadan kaldırıldı. Üstelik karşısına ibadethane konarak, bir tür ideolojik şifreleme yapıldı. Salgın koşulları sanatçıları muhtaç konumuna düşürdü sanılıyor, oysa çok zamandır vaziyet böyle, ne zaman toplum AKM’den vazgeçti İstanbul o gün son nefesini de verdi! 

Gençler arasında yaygın söylem “paçayı kurtarmak için kapağı yurtdışına atmak” şeklinde. Dili olmayan birinin düşüncesi olmaz. Sabaha dek oyun bilgisayarları karşısında kendini imha eden birinin memleketi yoktur. Herkesin aynı oyunu oynaması, benzer sözcüklerle birbirini asgari ölçüde anlaması evrensellik göstergesi değildir. Kaba ortaklıklar aynılaşma doğurur, rengi olmayan, rengini yitiren insan kimliksizdir. Elbet “kimlik nedir?” sorusu değerli, tartışmaya muhtaç.  İstanbul’dan silinen ne varsa bizim kimliğimiz değil midir? Gezi Parkı’nın hüzünlü, mahzun hali gözümün önünde… Kuşaklar arası bağ tamamen koptu. Aynı memleketin yurttaşları değiliz. 

Kredi kartıyla vergi ödeme olanağı sağlıyor devlet. Salgın günlerinde bu türden kolaylıklar olması hayranlık verici! Baktım, ne iş yaptığımı sormadan –işsiz gazeteci çağındayız malum- basmışlar cezayı. Birkaç kez hastanelere yolum düştü, hekimlerin canı pahasına çalıştığını görümdü zaten- o rakamları ödeyebilen kaç âdem vardır memlekette acaba? Aşı tartışmalarının alabildiğine arttığı günlerde kimileri “özel teşebbüs de ithalat yapsın” diyor. Yoksul insanla yolu kesişmemiş tuzu kuruların hali böyle. Vergimizi ödedik, başımız belaya girmesin bari. Bir söz vardır; “devlet borcuna kuzu alacağına kurttur” diye.

Bazı akşamlar ben de dizilere bakar oldum. “Unorthodox” adlı diziye denk geldim. ABD’de gettolaşmış Yahudi cemaatinden kaçan bir genç kadının öyküsü. Deborah Feldman başından geçenleri kitap haline getirmiş. Her dinde, mezhepte gericiliğin, cemaatçiliğin insanı nasıl esir aldığını izledim. Kadınlar için her yer güç, tüm dinler hapishane. İnsan kendi zindanını yaratıyor; çevrimiçi zorunluluklar farklı türden sürgünlüğe, hapisliğe hepimizi mahkûm ediyor, o ayrı. Asıl sorun artık dilsiz yığınların sağa sola çarparak, bu görüntü kirliliği içinde tükenişidir. Bu çağa yabancıyım, biliyorum. Peki,  bu çağa kendini ait sayan var mı? Salgın geçer belki ama bu yara hep kanayacağa benzer…