‘Şiir, sabır ve özenle yapılan bir kazı!’

Şiir dalında 112 yapıtın değerlendirildiği ve Seçici Kurulu Ataol Behramoğlu, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan, Turgay Fişekçi, Eray Canberk’ten oluşan 75. Yunus Nadi Ödülü’nün kazananlarından Gonca Özmen’le; eve hapsolmak istemeyen bir benlik idealinin ön planda olduğu Bile İsteye isimli kitabını konuştuk.

19 Aralık 2020 Cumartesi, 00:15
Abone Ol google-news

- Belki Sessiz’den sonra Bile İsteye yayımlanana kadar geçen 11 yıllık bir süre var. Bile İsteye, bu 11 yılın harmanlandığı bir yapıt diyebilir miyiz?

Her yazdığını yayımlayan biri değilim. Çok olanla, hızla ilgilenmiyorum. ‘Az’la ve ‘haz’la ilgiliyim daha çok. Koşar adım, çalakalem yapılacak bir edim değil şiir yazmak. Bir birikme ve biriktirme işi. Yaşantıda, duygusal-düşünsel bakışta, estetik beğenide, kültürel donanımda gelişme, dönüşme, başkalaşma şart. Beslenme alanlarını çoğullama.

Şiir, bir kazı - derine ve dibe doğru - sabırla, titizlikle, özenle yapılan! Kendini özerk bir özne olarak kurmak da oldukça zahmetli hele ki bizimki gibi tutucu, baskıcı, ikiyüzlü, cehaletin ve şiddetin egemen olduğu güdük bir ülkede. İnsanı bezdiriyor, silkeliyor, hırpalıyor bu ülke.

Yazan özne de toplumsal koşullarından bağımsız değil. Gündelik yaşantının yükü, zorunluluklar ve sorumluluklar, benim için dirimsel bir gereksinim olan okuma ve yazmaya, düşünmeye, imgelem alıştırmalarına, yaratmaya ayıracağım zamanı kısıtlıyor.

Yazdıkları üzerinde fazlaca titizlenen, kılı kırk yaran bir yapım da var. Yayımlamadan önce çok oyalanıyorum. Sözcüklerin tarihsel, toplumsal, duygusal, düşünsel yüklerini, yan anlamlarını, mecazlı kullanımlarını, yarattıkları çağrışımları, sessel/ritmik uyumlarını, sözdizimini, biçim ve yapıyı, bütünselliği, anlamı yoğunlaştırmayı ve bu nedenle de eksiltmeyi önceliyorum.

“Sanatın ekleme değil, çıkarma olduğunu günden güne daha iyi anlıyorum,” der ya Necatigil. Bir şiire bitti demek de çok kolay olmuyor benim için. Deneyimi ve onun biricikliğini yeniden kurma, onu iyi bir şiir kılma, bir zengin anlam alanı yaratma-nesnel gerçekliği bozup değiştirerek şiirsel gerçekliğe dönüştürme… Bir yapıt ortaya koyma… Edip Cansever’in “zamana zamanla bakmak” dediği. Onu yaptım tam da!

ATAERKİL DİZGEYE DİRENEN KADINLAR

- “Uzun kentlerin uzun erkekleri vardır Ömer” diye başladığınız bir bölüm var. “Memet” var, “Mustafa” var, “Koray” var, “Sebastian” var. Eril dile ve toplumsal cinsiyet rollerine bir gönderme mi?

Seslenişler var şiirlerimde, evet, personalar. Aynı bölümde Dante, Said, Süleyman da var. Diğer bölümlerde Derrida var, Ada var, Gamze var, Zeyneb var. Memet, asker Memet ama Nazım’ın da Memet’i. Sebastian, örneğin, İngiliz romanlarında uşaklara sıklıkla verilen bir isim. Ada, kızımın ismi. Zeyneb, bu ülkedeki ilk şiir kütüphanesini var edenlerden bir dostum, türkülerin de Zeyneb’i ama. Her şiirde birden çok gönderme, anıştırma, çağrışım var.

Elbette kadına özgürlük tanımayan, onu yok sayan, bedenini tehdit olarak algılayan, onu yağmalayan, öldüren başka Mustafa’lara, Koray’lara itirazım var! Öldürülen kadınların anısını yaşatmak için kurulan, her gün güncellenen dijital anıt, Anıt Sayaç, utancımız bizim. Anıt Sayaç, öfkemiz bizim.

Kadın, toplumsal dizgenin de kültürel dizgenin de kurbanı. Maria Anna Mozart’ı değil de Wolfgang Amadeus Mozart’ı var kılıyor bu eril dizge. Ataerkil tüm yapıların cinsiyetçi ikili karşıtlıklara dayalı, ötekileştirici, sınıflandırıcı yapısı kadını siliyor, görünmez kılıyor. ‘Erk’eklerce oluşturulan, onların egemen olduğu bu sistem, kadını edilgen, sessiz, uyumlu, bağımlı kılmak istiyor.

Fahriye Abla’yı Dıranas yazıyor. Bir de Fahriye Abla yazsa kendini, ondan dinlesek hikâyeyi neler olur’un peşindeyim ben. Bugün kendi sesini, bedenini, kimliğini sahiplenen, yazan, çizen, eyleyen kadın özneler, bu ataerkil dizgeye direniyor ve dayatılan toplumsal cinsiyet rollerine karşı kendi metinlerini üretiyorlar. Yazmak, insanı ayakta tutuyor.

‘EYLEMİ HARLADIKÇA GÜZELDİR UMUT!’

- Yer yer dünyanın gözden düştüğünü görüyoruz şiirlerinizde, bazen dallanıp budaklanana kadar bekleyen birini de. Karamsarlık da var, öfke de var ve ne olursa olsun yaşama tutunacak bir umut arayışı da var. Umut hep olmalı mı?

Dünyaya gücenmeyenimiz mi var? Bir amansız toplama kampı, bir bataklık değil mi dünya? Çok olmadı mı dünyanın gözümüzden düştüğü? Dünyaya bakmak, onu okumak, dünyayı yeniden yazabilme olanağı da verir bize - bu sefer bir başka yazıyla. Umuttan bir yazıyla. Karamsarlıkla karılmış, öfkeyle yoğurulmuş bir yazıyla!

Yorulmuş, aşınmış, içi boşaltılmış kavramlardan umut. İçinde yaşanılan toplum düzeninin değiştirilebileceğine, geleceğin yeniden kurulabileceğine olan umut, eylemlilik arzusu, bir gelecek tasarısı taşır. Eyleme bir ateş yaktıkça, eylemi harladıkça güzeldir umut. Göğsümüzün, aklımızın, kalbimizin sol yanıdır.

Umar insan hep bir adil düzeni, bir güzel yarını, bir aydınlığı. Umdukça daha insan kalır. Umdukça harekete geçer. Uğraşır, didinir - bir başka yaşamın fitilini yakar. Güzele doğru bir değişimi, iyiye doğru bir dönüşümü fişekler.

‘POETİK VE POLİTİK BİR KAVGAM VAR’

- İmgelerinizde doğa unsurlarına sıkça yer veriyorsunuz. Ev ile bir sorun da gözlemliyoruz. Evden doğaya kaçış diyebilir miyiz?

Doğa, o bilge! Yazma deneyimimi besleyen sonsuz bir kaynak. Bir suyun izlediği bitimsiz yol. Bir ağacın halleri. Toprağın devinimi. Çocukluğumdan beri kapalı mekânlardan sıkılırım. Yerleşikliği içselleştiremedim hiç. Evden çok kırlar, sokaklar, ara yollar, sapaklar, uzaklar çeker beni.

“Evin içi tuzaklarla doludur.” (Sami Baydar) Geçmişimizdir ev. Geçip gidenler ve geçip gitmeyenlerdir. Çelişkiler yumağıdır. Evler, bizi sarar. Evler, bizi biçimler. Evler, bizi cezalandırır da. Evler, bizi boğar. Tekinsizdirler. Evler örter - perde çeker yaşananlara. En çok ortaya dökülmesi gerekenleri saklarlar.

Evler benlik algımızı oluşturmada derin izler bırakır. Aidiyet duygusunu dayatır ki benim aidiyet duygusuyla, mülkiyet arzusuyla, iktidar kavgasıyla, ahlakçılıkla, kurulu düzenle, evlerin içinde olup bitenle, evlerin içinden evlerin dışına taşanlarla poetik ve politik bir kavgam var. Evlerden dışarıya sızan pası, irini, zehri söylüyorum. Dışardan, toplumsal yaşantıdan içeriye akan şiddeti ve kiri de…

GONCA ÖZMEN: 1982 yılında Burdur’un Tefenni ilçesinde doğan Gonca Özmen, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Kuytumda (Hera Yayınları, 2000), Belki Sessiz (Kırmızı Kedi Yayınevi, 2008) adlı iki şiir kitabı bulunuyor. Seçme şiirleri, The Sea Within (İçimdeki Deniz) adıyla 2011’de yılında İngiltere’de Shearsman Yayınevi’nce yayımlandı. Belki Sessiz, Almanya’da Elif de Verlag Yayınları’nca yayımlandı.

Bile İsteye / Gonca Özmen / Kırmızı Kedi Yayınevi / 80 s.